16 Nisan 2022 Cumartesi

TURİST TAVUK MU KAZ MI?!

TURİST TAVUK MU KAZ MI? Turist altın yumurta yumurtlayan tavukmuş ama biz sanırız onu kaz, yolmak isteriz biraz. Dinlemeyiz ne itiraz ne ikaz, atarız kazıkları. Kazıklarımız buradan oraya yol olur, yollarımızda trafik canavarı bol olur. Acılı kebaplarımızla karnını, acıklı şarkılarla kafasını şişiririz; halis tereyağlı(!) yemekler pişiririz, zorla yediririz. Üstüne de sunarız ekşimiş ayran, kurtlu kiraz. Çalar teneke orkestra, söyler kurbağa solist; deriz buna caz! Çok severiz biz turistleri, bağrımıza basmak isteriz karısını kızını. Turizm gönüllüsü delikanlı alamaz hızını, biriyle dans ederken öbürünün avuçlar kalçasını. Plajda da yalnız bırakmaz, iyice yanına sokulur, onu kem gözlerden korur! Bu ekstra hizmetlerden asla para almaz, turist memnun oluncaya dek onu başka bir yere salmaz. Tam turist mevsiminde belediye aşka gelir; yollar kazılır, turistik faaliyetlerle gözler boyanır. Tam sekiz ay yatılır, yumurta kapıya gelince ancak o zaman uyanılır... Sen istediğin kadar bağır, iste
diğin kadar yaz; bizde böyledir turizm. Ne söylesek boş; turizm mevsimi başladı, koş vatandaş koş! Atılan nutuklarla sen de coş, turistlerin gönüllerini ediver hoş. İlginle, sevginle olsunlar sarhoş... Turist tavuk değil kaz. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az! ERHAN TIĞLI

10 Nisan 2022 Pazar

DOSTLUK VE AŞK

DOSTLUK VE AŞK Dost olgun kişidir, aşk başında kavak yeller esenlerin işidir Dost akıllı uslu, aşk deli doludur Dost kar yağdırmaz umduğumuz dağlara Aşk yağmur olup yağar gönlümüzdeki ovalara bağlara Dost gül diker sevdiğinin bahçesine Aşk koklamak, hatta koparıp vazosuna koymak ister Sevgilinin gülünü karanfilini Aşk ver benim olsun, der Dost al, senin olsun, der Aşkın ateşi yakar, dostun ateşi ısıtır Aşık, sevdiği kişiyi kıskanır, dost sevdiği kişiyi kıskanç kişilerden korur Aşk, sevdiğine kavuştuktan bir süre sonra yerini alışkanlığa terkeder Dost yerini hiçbir zaman terketmez Aşk gücünü duygulardan alır Dostluğun kaynağı akıldır
Ne mutlu sevdiğine aşkla sarılan, onu kucaklayan dosta Ne mutlu sevgilisine dostça yaklaşan, dostça davranan aşıklara Erhan Tığlı

9 Nisan 2022 Cumartesi

Sevgi ve Dostluk bağından seçmeler

Sevgi ve dostluk bahçesinden bir demet çiçek yolluyorum sizlere kabul ederseniz eğer gönlümde bahar yelleri eser kalmaz içimde dertlerden hiçbir eser ** Merhaba irem bağının goncası sevgi ve dostluğun dört yapraklı yoncası

4 Nisan 2022 Pazartesi

GÜNAYDIN DEMEYENLERE

Kulağım ne zaman günaydın diyen bir ses duysa Günüm aydın olur, gönlüm Bursa Derim ki kendi kendime Selam verip günaydın demeyenleri Göndermeli kursa Başarılı olamayanları bırakmalı İnsanlık dersinden,sınıfta

30 Mart 2022 Çarşamba

HALK DÜŞMANI!

Kentin yabancısıydım. Bir iş için üç beş gün kalıp gidecektim. Gözüme bir şey çarptı; daha önceki gelişlerimde çok sevildiğini, el üstünde tutulduğunu gördüğüm bir gence bu kez halk düşmanı gibi davranıyordu herkes. Kendi kendime, “Bu genç ne kabahat işledi ki böyle birdenbire gözden düştü” diye düşündüm ve onu dikkatle izlemeye başladım. Parkta otururken bizim halk düşmanının da orada olduğunu gördüm. Birini bekliyordu herhalde. Bir süre sonra beklediği geldi. Güzel bir kızdı bu. Genç onu sevgiyle karşıladığı halde kızın yüzü asıktı. Genç, kızın elini tutmak istedi, kız itti: “Bırak artık yakamı. Seninle bir daha görüşmek istemiyorum” diye bağırdı. “Bu son buluşmamız. Gidiyorum. Sana hoşça kal bile demiyorum. Çek git!” Delikanlı şaşırdı: “Hani beni çok seviyordun, ne oldu, niye değiştin?” diye sordu. “Fazla soru sorma. Yakamdan düş.” Delikanlı kızın kolunu tutarak gidişini engellemek istedi: “Dur bir dakika. Bir açıklama yapmalısın. Gitme, beni böyle bırakma” dedi. Ortalık bir anda karıştı. Sağdan soldan gelenler, “Bırak ulan kızın yakasını!” diye bağırarak gence vurmaya başladılar. Delikanlı kendini zor kurtardı ellerinden ve arkasına bakmadan kaçmaya başladı. Bu olay hakkında, “Bu genç herhalde adi bir çapkın, ırz düşmanı olmalı. Foyası meydana çıkınca halkın tepkisini çekmiş. Namusuna, ırzına düşkün bir milletizdir biz. Aynı şeyi kendimiz yapsak övünürüz de başkası yaparsa öldürecek kurşun ararız. Karda yürüyüp izini belli etmeyeceksin, yoksa yersin ayvayı” diye bir yorum yaptım. Rastlantı bu ya, oturduğum kahveye de geldi halk düşmanı genç. Çay istedi, garson duymazlıktan geldi. Genç üsteleyince kızdı, “Sana çay yok bu kahvede!” diye bağırdı. Sonra da, “Kaçırılır mı o be!” diye ekledi. “Tamam” dedim kendi kendime, “Vergi falan kaçırmış olacak bu namussuz. Ondan sevmiyorlar, nefret ediyorlar kendisinden. Halk bilinçleniyor. Böyle vergi kaçakçıları ayıplanır, toplum dışı bırakılırlarsa kimsenin yüzüne bakamazlar. Kaçacak delik ararlar. Bak o zaman nasıl düzelir memleket, nasıl kalkınırız ve de çağdaş uygarlık düzeyine erişiriz.” Halk düşmanı çarşıdan geçerken herkes sırtını döndü, yüzüne bile bakmadılar, bakanlar da kin kustular, verdiği selamı almadılar, yere tükürdüler yüzüne tükürür gibi. Herhalde buradaki kişilerin çoğunu dolandırmış olacak bizimki. Yazıklar olsun! Öğleyin bir lokantada yemek yiyordum. Halk düşmanı geldi. Geldi ama kimse ilgilenmedi onunla. Garsonun birini çağıracak oldu. Garson öfkeyle, “Sattın ulan bizi. Yok sana yemek falan. Çek git buradan!” diye öfkeyle soludu. Elinden gelse bir kaşık suda boğacaktı halk düşmanını. “Vay namussuz vay! Karaborsa mal satmış galiba bu, garsonu da kandırmış muhakkak. Bozuk malı kaliteli diye yutturdu galiba zavallıya. Garson ‘satmak’ dediğine göre böyle bir şey olmalı. Halk biliyor canım ne yapacağını. Karaborsayı önlemek için karaborsacıları asmaktan falan söz eder kimileri. Ne gerek var asmaya, kesmeye ya da hapiste beslemeye. Bak, nasıl bulmuş pratik çözüm yolunu canım halkım. Hiç konuşmayacak, yüzüne bile bakmayacaksın böylelerinin. Aforoz edeceksin. Toplum içinde toplum dışı kalacaklar. İşte o zaman kalkar karaborsa, düzelir her şey. Güllük gülistanlık olur her yer.” “Parasıyla değil mi, niye yemek vermek istemiyorsun bana, ne yaptım ben sana?” diye sordu Genç. Garson sesini çıkarmadı ama lokantadakiler hep bir ağızdan; “Ona yemek verirsen biz de bir daha buraya gelmeyiz” diye bağırıştılar. “Bu kadarı da fazla” diye söylenerek gence döndüm: “Sen de başka bir lokantaya gidiver kardeşim” dedim. “Niye gideyim canım?” diye diklendi genç. “Hem oralarda da böyle karşılamayacaklar mı bakalım! Ağız birliği etmişler hepsi de...” Acıdım herhalde. Acıdım da hiç düşünmeden ‘kardeşim’ deyiverdim. İyi ki farkına varmadılar; yoksa beni de suç ortağı, dostu falan sanırlar nemelazım. Bir tekme de sen vuracaksın böylelerine. Atalarımız ne demiş; merhametten maraz doğarmış... “Nereye gidersen git, bizi rahat bırak” dedi bir müşteri. “Seninle aynı ortamda bulunmak istemiyoruz. Defol git bir an önce. Yüzünü bile görmek istemiyoruz.” Diğer müşteriler de masaya çatallarını, bıçaklarını vurmaya, “Git, defol git! Bize görünme, bizden uzak dur da ne yaparsan yap” diye homurdanmaya başladılar. Halk düşmanı dudak bükerek: “İyi ama daha önce masalarınıza çağırıyor, yemek ısmarlıyordunuz” diye konuştu. Lokanta sahibi koşarak geldi, genci kolunda tutarak dışarıya sürükledi. “Yapılır mı bu be bize? Hangi yüzle geldin sen buraya. Çek git, yoksa fena olacak, elimden bir kaza çıkacak. Benden bulma, Allah’ından bul” diye bağırdı. “Yapılır mı bu?” diye sorduğuna göre, çok ayıp bir şey yapış bu genç. Yörenin adını kötüye çıkarmış. Artık iyice belli oldu. Yüz kızartıcı bir suç işlemiş. Kaçakçılık yaptı, mal stok etti, halkı sömürdü, genç kızları kötü yola düşürdü... Ne bileyim; her türlü namussuzluğu, yolsuzluğu yaptı. Amma da yüzsüzmüş be’ Ben olsam, kimsenin yüzüne bakamam doğrusu. *** Bir otobüs yazıhanesinin önünden geçiyordum. Halk düşmanının başka bir yere gitmek için bilet aldığını gördüm. Demek, artık burada yaşayamayacağını anlamış, istenmediği bu yerden bir an önce uzaklaşmak istiyordu. Aslında böylelerine hiçbir yerde hayat hakkı tanımamalıydı. Ama böylesi de iyiydi. Pişman olabilir, gittiği yerde namusuyla yaşar, tövbe ederek tekrar iyi, erdemli insanların arasına karışabilirdi... Nasıl ve nereden haber almışlar bilmiyorum. Gencin bindiği otobüsün önü mahşer yerine döndü. Kalabalığın arasında kucağı çocuklu anneler bile vardı. Halk düşmanına, şanına(!) layık bir uğurlama töreni yapacaklardı herhalde. Biraz sonra tahminimde yanılmadığımı anladım. Otobüs kalkarken tekeler çalınmaya, çürük yumurta ve domatesler atılmaya başlandı. Kalabalık koro halinde yuh çekiyordu. Daha fazla dayanamadım. Yuh çekenlerden bir çocuğun yanına yaklaşarak işin aslını öğrenmek istedim. Bu gence niye bu kadar kızdıklarını suçunun ne olduğunu sordum. Çocuk, “Bu da sorulur mu?” der gibi bana şöyle bir baktıktan sonra konuştu: “Nasıl kızmayalım be abi?” diye içini çekti, “Hakemin verdiği penaltıyı dışarı attı, takımımızın küme düşmesine sebep oldu.”

KUŞKULU BİR CİNAYET

Arzu Aydın, Abdullah Semiz’in lokantasına gitmiş, yedik içtikten sonra kapıdan çıkarken birden yere düşerek ölmüştü. Kendisi genç, sağlıklı bir kişiydi. Hiçbir hastalığı yoktu. Bu lokantadaki yemeklerden yedikten sonra ölüvermesi kuşku uyandırmıştı. Yemekler tahlil ettirildi, sağlığa zararlı, zehirli bir şey bulunamadı. Yemekler gayet güzel hazırlanmıştı. Yağı, tuzu, tadı yerindeydi. O kadar iyi ve güzeldi ki herkes buraya gelip bu yemeklerden yemek için can atıyordu. Doktorlar kadının ani ölümünün geçirdiği ir şoktan olabileceğini ileri sürdüler. Bu şokun nedeni araştırılmaya başlandı, tanıklar dinlendi. Ölen kadının en yakınındaki masada yemek yiyen kadın şöyle konuştu: “Kadın bir etek ve bluz giymişti. Eteği yırtmaçlı ve dardı. Bluzu ise yarasa kollu, şal yakalı, ipekli, siklamen renkliydi. Saçları sarı ve biyoformluydu. Sağ kolunda bir müjde, bir de tren yolu bilezik vardı. Küpeleri sallamalıydı. Yüzüklerine gelince...” Burada sözü kesildi. Sorgucu öfkeyle, “Kadının giydiklerini değil, gördüklerini anlatacaksınız bayan” diye bağırdı. Kadın şaşırdı, “Ben de gördüklerimi anlatıyorum ya?” diye kekeledi. Sorgucu, “Kadın yemek yerken anormal bir şey oldu mu?” diye sordu. “Her şey normaldi” diye söze başladı kadın. Sonra, “Hayır, pek de normal sayılmaz; çünkü garsonlar etrafında pervaneydi sanki. Bir dediği iki edilmiyordu. Bu durumu görünce kadın çok önemli biri mi acaba, diye düşündüm. Ama buna pek ihtimal veremedim. Kadının giysisi basitti, modaya uygun değildi. Belki de lokanta sahibinin bir yakını olabilir, diye düşündüm. Bu da olamazdı. Yanına gelip afiyet olsun diyen yoktu.” “Kadın yemek yerken ya da yemekten sonra dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?” “O zaman değil de hesabı istediği zaman yüzü değişti. Gelen hesap çok hoşuna gitmişti galiba. Gülümsedi, memnun oldu. Oysa bana getirilen hesap yüklüydü. Toplamda yanlışlık yapılmış mı diye iyice inceledim. Yüzüm asıldı...” Kadın tanık gönderildi, bir erkek tanık dinlenmeye alındı. “Kadın orta boylu, balıketinde, zeytin gözlü, pırasa saçlıydı. Dar etek kalçalarını sımsıkı sarmıştı. Yırtmacından sütbeyaz bacakları görünüyordu. Hele bacak bacak üstüne atınca aklım gitti” diye yutkundu erkek tanık. Sorgucu kızdı, “Başka bir şey görmedin mi be adam!” diye homurdandı. “Bir erkek güzel bir kadında başka ne görür efendim?” dedi adam. “Her şey güzel ve de gayet normaldi. Garsonlar haddinden fazla kibar, çevre tertemizdi. Bal dök yala derler ya, aynen öyleydi. Bu güzelliği kadının birden düşüp ölüvermesi bozdu. Önce bayıldı sandık ama ne yazık ki ölmüştü. Demek ki eceli gelmiş. Allah taksiratını affetsin!” “Yerler kaygan olabilir mi? Kadının ayağı kaymıştır belki.” “Hayır efendim. Öyle olsaydı başkaları da düşerdi.” *** Sıra lokantanın sahibinin ifadesini almaya gelmişti. “Vallahi ne diyeceğimi bilemiyorum efendim” diye dudak büktü Osman Ay. “Kendisine diğer müşterilerimize yaptığımız hizmeti yaptık. Yemeklerimizde zerre kadar zehir ya da zarar verecek bir katkı maddesi yoktu. Bizim lokantada ölmesi acı bir rastlantıdır ve de rakiplerimiz tarafından aleyhimize kullanılabilir. Bunun için çok üzgünüm.” Sorgucu ona ölen müşterisini daha önce tanıyıp tanımadığını sordu. Lokantacı kekeleyerek, “ Yo! Nereden tanıyacağım?” diye kekeledi. “Lokantanıza daha önce gelmiş miydi?” “Her gün birçok müşteri geliyor lokantama. Hepsini aklımda tutamam ki.” “Ama böyle güzel bir müşteri akılda kalır, değil mi?” “Benim o taraklarda bezim yok. Müşterilerle değil, işimle ilgilenirim hep. Müşterilerimin güzelliğine, çirkinliğime bakmam.” “Demin sorguya çektiğimiz bir erkek müşteri kadının güzelliğinden etkilenmiş, mest olmuş. Ayıp değil ya, aynı durumda ben de etkilenirdim kendisinden. Güzele bakmak sevaptır, demiş atalarımız. Öyle değil mi? Erkeğiz ne de olsa!” “Ben mesleğime çok bağlıyımdır; yemek zamanında işten başka bir şeyi gözüm görmez. Aşçılıktan gelme bir patron olduğum için çok titizimdir, her şeye dikkat ederim. Denetlerim. Hatta arada sırada sırf zevk için yemek yaparım.” “Sizin gibi bir patronun lokantasında yemek yemek isterim ama maaşım az, ayın sonuna getiremem sonra. Yemekleriniz bana pahalı gelir.” “Aman efenim, ne demek, her zaman bekleriz. Gerekli indirimi de yaparız.” “Hatırlı müşterileriniz için de yemek yapar mısınız?” “Yaparım tabii. İstediğiniz bir yemek varsa söyleyin de kendi ellerimle yapayım.” “Boğazına düşkün bir kişi değilim. Ne bulursam yerim. İşim başımdan aşkın olduğu için lokantalara gitmeye zamanım olmaz, çoğu zaman tostla hamburgerle geçiştiriveririm.” “Aman efendim, kendinize yazık etmeyin. Yemek yemek bir sanattır.” “Hele yemek yapmak apayrı bir sanattır değil mi?” “Öyledir ya. Kimi zaman bir sanatçı titizliğiyle saatlerce uğraşırız yemek yapmak için. Müşterilerimizin çoğu sizin gibi anlayışlı değillerdir. Saatlerce uğraşıp yaptığımız yemekleri birkaç dakikada midelerine indiriverirler de teşekkür etmek akıllarına gelmez.” “Çok ayıp ediyorlar doğrusu. Şey... Arzu hanım için de özel yemek yapıvermiş miydiniz? Laf olsun diye, merakımdan sordum. Sakın yanlış anlamayın.” “Kadını tanımadığım söyledim. Tanımadığıma göre niye özel yemek yapıvereyim?” “Haklısınız. Yüklü bahşiş verecek biri olsa neyse, değil mi ama?” “Evet. Siz de haklısınız.” “Zengin olmadığını nereden biliyorsunuz?” “Kadının zengin biri olmadığını öldüğünde yanına geldiğimde gördüm, fark ettim.” “Bravo! Çok dikkatliymişsiniz. Polis olmalıymışsınız. Çoğu kişi böyle zamanlarda telaşa kapılır, kadının kıyafetine pek dikkat etmez. Hele bu ölüm olayı sizin lokantanızda olmuşsa, diğer müşteriler rahatsız olacak, etkilenecek diye paniğe kapılırsınız. Neyse, geçelim bunları. Soğukkanlısınız anlaşılan. Bir bakışta kadının zengin olmadığını anlayıvermeniz için de sizi kutlarım. Zengin olsaydı cebi dolu bir müşterinizi kaybettiğiniz için üzülürdünüz.” “Bir insan öldüğü için üzülürüm. Zengin, fakir fark etmez.” “Zaten fakirler sizin lokantanızda yemek yiyemez. Tekrar soruyorum. Bu kadına özel yemek yapmadığınıza emin misiniz?” “Hayır dedim ya, niye aynı şeyi sorup duruyorsunuz?” “Aşçılarınız öyle demiyor ama. Kadın gelince mutfağa girmiş, ona özel yemek yapmışsınız. Garsonlardan biri de götürmüş, vermiş. O da afiyetle yemiş.” Lokantacı terini silerek, “Yapmışımdır belki. Pek hatırlamıyorum ya da unutmuş olacağım” diye konuştu. “Ne var bunda?” diye homurdandı. “Bazı şeyleri pek güzel anlatıyorsunuz da bazılarını nedense es geçiyorsunuz.” Diye başını salladı sorgucu. “Olabilir. Başka sorunuz yoksa gitmek istiyorum. İşimin başında olmalıyım.” “İşinize çok düşkünsünüz. Ben de öyleyimdir. Soracak pek sorum kalmadı. Ha, şey diyecektim. Kadını daha önce hiç tanımadığınıza eminsiniz değil mi?” “Kaç defa söyleyeceğim? Tanı... mı...yorum! Hem tanısam ne olacak, bunun cinayetle ne ilgisi var? Bana suçluymuşum gibi davranmaktan vazgeçin artık.” “Siz cinayetten söz eden oldu mu?” Lokantacı ne diyeceğini bilemedi, içini çekerek yumruklarını sıktı. Sorgucu lokantacını gözlerinin içine bakarak, “Niye bu kadar üstünde duruyorum biliyor musunuz?” diye sordu. “Kadının erkek kardeşi onu çok yakından tanıdığınızı iddia ediyor. Bu durumda ya siz yalan söylüyorsunuz ya da o...” Lokantacı alayla “Belki de yalan söyleyen sizsiniz” diye güldü. “Onun erkek kardeşi yok ki. Bunu da nereden çıkardınız?” Sorgucu da sinsi bir gülüşle, “Nereden biliyorsunuz bunu?” diye konuştu. Lokantacı terini silmeye çalıştı, kıpkırmızı olmuştu. “Şey yani...” deyip sustu. Sorgucu kararlı bir tavırla noktayı koydu: “Boşuna inkar etmeyin. Biz her şeyi araştırdık. Arzu hanımla daha önceden tanışıyordunuz. İkiniz de ayni kasabadansınız. Komşuydunuz. Evlenmeye karar verdiniz. Nişanlandınız ama size ihanet etti. Hayal kırıklığına uğradığınız yetmiyormuş gibi yaptığınız bütün masraflar boşa gitti. Hediye ettiğiniz takıları alarak başka bir yere kaçtı. İzini kaybettirdi. Aradan yıllar geçti. Siz de kasabadan ayrıldınız, bu kente geldiniz, bir lokanta açtınız. Eski sevgiliniz farkında olmadan yemek yemeye gelince intikam ama fırsatı bulduğunuz için sevindiniz, bu zeki cinayeti işlediniz...” Lokantacı sinirli bir gülüşle sorgucunun yüzüne baktı; “Tamam. Haklısınız. Onu önceden tanıyordum. Dedikleriniz de doğru ama cinayet işlediğimi de nereden çıkardınız? Yediği yemek çok güzeldi. Belki hayatında böyle güzel bir yemek yememişti. Ölmesi değil sevinmesi gerekiyordu” diye konuştu. Sorgucu, “İşte bütün mesele burada ya” diye bıyık altından güldü. “Biliyorsunuz ki memleketimizde midelerimiz hileli hurdalı, kötü yağlı, katkılı yiyeceklere alışıktır. Siz bu fırsatı kaçırmayıp ona hilesin hurdasız, halis tereyağlı yiyecekler yedirdiniz, midesini altüst ettiniz. En iyi malzemeyi kullandınız. Yemeğini bizzat kendiniz özene bezene yaptınız. Üstelik garsonlar da olağanüstü iyi davrandılar, bir dediğini iki etmediler, etrafında pervane oldular, hesabı yarı fiyatına aldılar. Kadın şok geçirdi, alışık olmadığı bu muamele tansiyonunu fırlattırdı. Sizi Arzu hanımın ölümüne neden olmaktan tutukluyorum” diye ekledi. Lokantacı daha fazla dayanamadı, çözüldü: “Bana ihanet etmenin ne olduğunu ona ne güzel göstermiştim. İntikamımı tereyağında kıl çekercesine, hiç kimsenin kuşkulanamayacağı biçimde aldığımı sanıyordum. Ama sizi hesap edemedim” dedi, elleriyle yüzünü kapayıp hıçkırıklara boğuldu.