Follow by Email

3 Nisan 2020 Cuma

Ali Hoca kendi halinde bir kişiydi. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz, bilgiçlik taslamazdı. Ayrıca kimi hocalar gibi dini çıkarlarına alet etmez; büyü yapma, göbeğe yazı yazma, muska, hastalara okuyup üfleme gibi yöntemlere başvurmazdı. Gece gündüz okur, hocalığın gerektirdiği işlerden başka işlerle uğraşmazdı. Bilgisi, kültürü başka hocalardan daha fazla olduğu halde, onlar kadar para kazanamıyor, bu da karısının canını çok sıkıyordu.
Kadın yamalı giysiler giymekten, istediği gibi para harcayamamaktan, gezip tozamamaktan bıkmış usanmıştı. Çevredeki hoca karılarının çalımından yanlarına varılmıyordu ama kendisi yarı aç yarı tok, başı önünde dolaşıyordu. Hasedinden çatlayacaktı neredeyse. Bu duruma daha fazla dayanamadı. Kocasını bir kenara çekti:
“Efendi!” diye bağırdı. “İyisin, hoşsun, namuslusun ama beceriksizsin. Senin yarın kadar yeteneği bulunmayan hocalar adam oldu. Çoluğunu çocuğunu rahata kavuşturdu. Bilgi, kültür işe yaramıyor. Biraz yırtık ol, fırsatları değerlendir. Herkesin enayisi sen misin? Bu ne çekingenlik, bu ne pısırıklık? Yaşamaya geldik biz bu dünyaya, çile çekmeye değil. Okuduğun kitaplar karın doyurmuyor. Kendini düşünmüyorsan bizi düşün. Yeter artık!”
Ali Hoca boynunu büktü:
“Ben öyle başkaları gibi dinimi, bilgilerimi kötüye kullanmam hanım. Hileye hurdaya yönelmek, adam kandırmak benim işim değil. Bunu iyi bil” dedi.
Kadın dudak büktü:
“Canım kim dedi sana hileli hurdalı iş yap diye. Kafanı çalıştır, bilgini ortaya dök. Gece gündüz kitap okuyup duracağına para kazanmanın yollarını araştır.”
“Ben kafamı daha fazla bilgi edinmek için çalıştırıyorum” diye itiraz etti Hoca. “Para gelip geçer ama bilgi, kültür kalıcıdır. Para kazanacağım diye toplumun yüz karası olamam.”
“Ben onu bunu bilmem efendi! Bu laflar karın doyurmuyor. Ne yapacaksan yap, kurtar bizi şu yoksulluktan. Yoksa beni bir daha göremezsin. Artık canına tak dedi.”
Karısı her gün bu ve buna benzer laflarla hocanın başının etini yemeye başladı. Adamcağız baktı ki kurtuluş yok, “Ne yapmamı istiyorsun? Açıkla bakalım” dedi.
“Hah şöyle yola gel” diye sevinçle gülümsedi kadın. “Beni iyi dinle. Zengin bir arkadaşım var. Onun değerli bir eşyasını saklarım. Sakladığım yeri de sana söylerim. Öyle bir yere saklarım ki kimse bulamaz. O zaman kadının kulağına senin bu konuda marifetin olduğunu söylerim. Yanlış anlaşılırım diye bu tür işlere pek bulaşmak istemiyor, derim. Kadın da seni razı etmek için kesenin ağzını açar. Hele eşyası bulununca bizi hediyeler boğar. Nasıl olsa eller yiyor parasını. Biraz da biz yesek ne olur yani?” diye ekledi.
Hoca daha önce böyle bir şey yapmadığı için korktuğunu söyledi ama kadın:
“Çalacak değilsin ya, emeğinin karşılığını alacaksın ondan. Böylelerinin parasını almak sevaptır. Kimseye hayrı yok zaten. Başaracaksın hiç korkma. Ben sana eşyayı sakladığım yeri öyle güzel anlatırım ki, elinde koymuş gibi bulursun. Kimse değerinin farkında değil. O zaman çok tanınacaksın. Ünün dört bir yana yayılacak” diye onun ağzından girdi, burnundan çıktı, hocayı yumuşattı.
“Tamam, iyi de sonra ne olacak?” diye sordu hoca.
“Merak etme. Ben böyle birkaç şey daha yaparım. Onları da buldun muydu sırtın yere gelmez. Başarısız olsan bile fark etmez artık. Adın çıktı mıydı dokuza, inmez sekize. Bu oyun sayesinde bey gibi yaşarız vallahi” diyerek kocasını yüreklendirdi karısı.
Hoca gene de, “Bir aksaklık olursa günahı senin boynuna!” demeyi ihmal etmedi.
“Gönlünü ferah tut. O işi bana bırak.”
Kadın sonunda kocasını kandırdı. Hemen gitti, zengin arkadaşının çok değerli bir mücevherini öyle bir yere sakladı ki kimse bulamadı. Kadın hemen araya girdi, kocasının bu konuda marifetli olduğunu ama etraftan çekindiğini söyledi. Arkadaşı ellerine sarıldı, kocasını razı etmesi için yalvardı. Mücevherini bulursa onu paraya boğacağını söyledi.
Birlikte Ali Hoca’nın evine gittiler. Hoca, kadının hatırını kıramamış gibi yaparak önündeki kara kaplı kitabı açtı, birtakım dualar okudu. Sanki kitaptan okuyormuş gibi:
“El necat vel nacak, mücevheriniz bahçenizdeki sağdan üçüncü saksının toprağında gömülü olacak. Aranırken üç kulhüvallahi ile bir Elham okunacak” dedi.
Zengin kadın hemen hocanın dediğini yaptı. Kaybolan mücevherlerini denilen yerde buldu. Hocanın cebine içi para dolu bir zarf koydu. Paraları hemen karısı aldı.
Bu olaydan sonra hocanın ünü her tarafa yayıldı. Kadın kocasının ününü perçinleştirmek için kurnazlığını konuşturdu, böyle birkaç oyun daha oynadı. Tanıdığı kişilerin değerli eşyalarını saklayıp kocasına buldurdu. Evleri dertli kişilerle, cepleri de paralarla dolup taşmaya başladı. Tasaları bitti, üzüntüleri çekip gitti...
Hocanın namı o yörenin beyinin de kulağına gitti. Çok sevdiği bir eşyası çalınmış, tüm aramalar hiçbir işe yaramamıştı. Hırsızlar sanki yer yarılmış da içine girmişti. Hemen Ali Hoca geldi aklına. Onu makamına çağırtıp marifeti göstermesini istedi.
“Hünerinin faydası bana da dokunsun. Hadi çabuk bul şu eşyamı!” diye bağırdı.
Beyin karşısına apar topar çıkarılmış olan hocada şafak attı. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemedi. İçinden karısına lanetler yağdırdı, düşüncelere daldı. Onun suskunluğu beyi kızdırdı: “Niye sesin çıkmıyor hoca, dilini mi yuttun yoksa?” diye sordu.
“Şey efendim. Düşünüyorum” dedi hoca.
“Düşünmekle olmaz. Göster marifetini de içime su serp” diye bağırdı bey. “Gerçek hocaysan kaybolan eşyamı bul. Kimin çaldığını bilemesen bile, yerini söyle.”
Hoca kekeleyerek, “He... hemen bulamam. Düş... düşünmeliyim” dedi.
“Daha öncekilerde pek düşünmemişsin ama. Neyse, sana iki gün izin veriyorum. Bir odaya hapsedileceksin. Orada istihareye mi yatarsın, dua mı okursun, ne yaparsan yap, bul eşyamı. Yoksa ömrünün sonuna kadar hapis kalırsın” diye öfkeyle konuştu bey.
Hocayı beyin yanından aldılar, tek pencereli, demir parmaklıklı bir odaya götürüp üstünden kapıyı kilitlediler. Kapının önüne de bir nöbetçi diktikten sonra çekip gittiler.
Hoca hapsedildiği odada gezinmeye, bu felaketten nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı. Boşa koyuyor olmuyor, doluya koyuyor almıyordu. Aradan saatler geçti ama aklına bir hal çaresi gelmedi. Karnı acıkmıştı. Yemek zamanı geçtiği halde aç mısın diye bir soran yoktu. Belki yiyecek bir şey bulurum diye, pencereden dışarıya baktı. Karşıda bir simitçi vardı. Kuşkulu gözlerle kendisine bakıyordu. El edip yanına çağırdı. Birkaç simit alarak açlığını gidermek istiyordu. Simitçi pencerenin önünde durdu:
“Buyur beyim. Bir şey mi istediniz?” diye sordu.
Hoca, simitçinin simit tablasına göz gezdirdi. Eğri büğrü, kimsenin beğenip almadığı birkaç simitten başka bir şey yoktu içinde. Onlar da bayattı. İçini çekerek konuştu:
“Şu bendeki talih de kör Salih!” diye söylendi. “Şunlara bak, hiç sağlamı yok bunların. Kör Salih yetmemiş gibi bir de Aksak Timur var içlerinde. Üstelik hepsi de bayat.”
Simitçi özür diledi:
“Biz ettik, sen etme hocam. Bizi ele vermezsen ne istersen yaparız” diye yalvardı.
Meğerse hırsızlardan birisinin adı Salih’miş ve bir gözü de körmüş. Timur adındaki diğerinin de ayağı aksıyormuş. Hepsi de yaşlıymış. Hoca “bayat” deyince kendilerini kastediyor sanmıştı simitçi. Aslında simitçi değildi, hocanın ne yaptığını görmek, izlemek için arkadaşları tarafından oraya gönderilmişti...
Hoca, “Ben size değil, simitlere demiştim o lafı” demedi tabii. Hiç bozuntuya vermeden sert bir sesle, “Bir şartla affederim sizi. Çaldığınız eşyaları bu gece penceremin altına koyacaksınız. Yoksa karışmam ha!” dedi.
Simitçi hocanın isteğini yerine getirdi. Hemen gidip o gece çaldıkları eşyaları hocaya verdi ve kaçtı gitti. Hoca derin bir oh çektikten sonra nöbetçiye seslendi:
“Çabuk beye haber ver. Çalınan eşyaları bulundu. Gelip alsın” dedi.
Nöbetçi koşarak beyin yanına gitti, hocanın sözlerini ona iletti. Bey heyecanla geldi. Çalınan eşyalarını hocanın dizlerinin dibinde görünce gözlerine inanamadı. Hayretten ağzı açık kaldı. Öyle ya, hoca bu küçücük odada kapalı kaldığı ve buradan hiçbir yere gitmediği halde, çalınan eşyaları nasıl buluvermişti böyle? Çok sevindi ve hocayı çeşitli hediyelerle evine geri yolladı. Ona kızıp bağırdığı için kendisinden özür diledi.
Bu olaydan sonra hocanın ünü daha da arttı. Derdine derman bulamayanlar, değerli eşyalarını kaybedenler kapısında kuyruk oldular. Hoca her ne kadar bu tür şeylerden vazgeçtiğini söylese de, asla rahat bırakmadılar onu. Elini eteğini öptüler, yalvarıp yakardılar. Bire bin katarak hocayı evliya mertebesine çıkardılar. Karısı bu durumdan çok memnundu. Ummadığı bir servete kavuşmuştu. Rahatı beyde yoktu. Elini sıcak sudan soğuk suya sokmuyor, bir giydiğini bir daha giymiyordu. Hiçbir iş yapmıyor, her işini hizmetçilere gördürüyordu. Ama hocanın içi rahat değildi. Geleceğini pek parlak görmüyordu. Ünü o kadar yayılmıştı ki, beylerbeyinden bile daha çok sevilip sayılıyor, anılıyordu.
Sonunda korktuğu başına geldi. Beylerbeyi hocanın ününü kıskandı. Küplere bindi. Başına bela olacağını, ilerde kendisini alaşağı edeceğini düşündü. Yol yakınken forsunu düşürmek, itibarını yerle bir etmek istedi. Hocayı yanına çağırttı. Onu şöyle bir süzdükten sonra, “Sen mucizeler gösteren, kayıp eşyaları hemen bulan biriymişsin öyle mi?”diye sordu.
Hoca boynunu büktü, alttan aldı:
“Aman efendim, abartmışlar. Ben basit bir hocayım. Birkaç rastlantı sonucu bildiğim şeyler oldu sadece. Pireyi deve yapmışlar. Halk böyledir işte. Ne yaparsınız?” dedi.
Beylerbeyi öfkeyle gürledi:
“Böyle alçakgönüllülük numaralarıyla beni kandıracağını mı sanıyorsun sen? Kolay kurtulamazsın elimden. Haddini bildirmeden bırakmam yakanı!”
Hoca dudaklarını ısırdı, korkuyla, “Sizi kandırmak haddime mi düşmüş?” dedi.
“Halkı kandırmışsın ya işte!” diye gürledi beylerbeyi. “Alışmış kudurmuştan beterdir. Belki beni de kandıracağını sanıyorsundur. Şimdi sana bir şey soracağım. Bilirsen elimden kurtulursun, bilemezsen ölümlerden ölüm beğen. El mi yaman bey mi yaman, anlayalım.”
Ali Hoca korkuyla titrerken beylerbeyi dışarı çıktı, avucunda bir şey saklayarak içeri girdi. Avucunda ne olduğunu sordu. Hoca, “İşte şimdi şapa oturduk!” diye söylenerek kendi kendine, “Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, sonunda avuca girersin çekirge!” dedi.
Beylerbeyi hayretle, “Nereden bildin?” diyerek avucunu açtı. Bir çekirge zıplayıp yere düştü. Hoca “çekirge” derken kendinin durumunu belirtmek istemişti ama boşa atmış, doluyu tutmuş; görünmez güçlerin yardımıyla beylerbeyinin hışmından kurtulmuştu...
O günden sonra Ali Hoca “Çekirge Hoca” diye anılmaya başlandı.
***********
SPOR TOTO Masal yarışmasında ödül kazanmıştır.

1 Nisan 2020 Çarşamba

Gülmekten Öldürecek Okumalar

OKUYANLARA BAK
Babam lisede okurken edebiyat öğretmenleri okumak yazmak konusunda bir soruşturma yapmalarını istemiş. Babam da güldürücü düşündürücü bir yazı yazmış. Bana onu gösterdi. Çok hoşuma gitti. Sana da ileteyim. Hoşuna gideceğine eminim. Yazı şu:
“Öğretmenimiz okumak yazmak konusunda bir soruşturma yapmamızı istedi. Arkadaşlarımın çoğu öğrencilerle konuşmuşlar. Ben büyüklerle konuşayım, gerçekten okur- yazar olup olmadıklarını ortaya çıkarayım dedim. Öyle ya. Okur- yazar geçinenlerin çoğu okumaz yazmaz, sözde okur -yazarlardır. Televizyon, video, bilgisayar, cep telefonu okuyup yazanları azalttı. Okumak yerine televizyon, video seyrediyorlar, mektup yazmak yerine telefonla konuşuyorlar, mesaj çekiyorlar. Eskiden ne güzel bayram, yılbaşı kartları gönderiyordu herkes birbirine, mektuplar yazıyordu sevgi dolu, özlem dolu. Bu güzel alışkanlıklar birer birer kayboldu. Böyle zahmetlere katlanamıyor kimse.
Neyse, ben okuyup yazanlar hâlâ var mı, okuyup yazıyorlarsa ne okuyorlar, ne yazıyorlar diye aramak, araştırmak için çıktım yola, selam verdim sağa sola. Az gittim, uz gittim. Derken sosyetik Neriman hanımla karşı karşıya geldim. Yani bağa girdim ay çıktı, karşıma “sosyetik” adıyla “neri” hanım çıktı. Sorduğum sorulara verdiği yanıtları duyunca aklım başımdan çıktı. “Kitap okuyor musunuz?” diye sorunca çıngıraklı bir kahkaha attı:
“Ay vallahi, ben okumayı çok severim. Her gün magazin gazetelerini, dergilerini okumadan içim rahat etmez. Artistlerle ilgili haberleri, dedikoduları satır satır ezberlerim. Anladın mı şekerim?” diye zilli bir yanıt patlattı.
“Kitap okuyor musunuz, kitaplarla aranız nasıl?”
“Magazin haberlerini okumaktan düşüyorum bitap, onun için okuyamıyorum kitap mitap! Kitap sayfaları beni korkutuyor. Kitap yerine yutmalı bir hap” diye fıkırdadı.
“Sen onu benim kuyruğuma anlat” diye miyavladı sarman kedi.
Neriman hanım yüzünü buruşturdu, saatine baktı:
“İşim acele. Berberimle, terzimle randevum var. Arkadaşlar da konkene bekliyorlar. Hadi çav, bay bay! Bunu saymam, gene beklerim. Tamam mı şekerim” deyip gitti.
Böylece sormak istediğim sorular başlamadan bitti.
Politikacı Dursun Gürel’i gördüm. Hemen yanına gittim.
“Son günlerde neler okuyup yazıyorsunuz?” diye sordum.
“Ben çok okurum, diye başını salladı. Maval okurum, masal okurum seçmenlerime. Meydan okurum rakiplerime. Canına okurum düşmanlarımın. Hariçten gazel okurum.”
“Bu kadar çok okumayın. Gözleriniz bozulur sonra! Neler yazıyorsunuz?”
“Söylev yazıyorum. Başa geçince neler yapacağımı, rakiplerime nasıl çamur atacağımı, pardon, onlarla neler tartışacağımı yazıyorum, yazdırıyorum.”
Baktım nutuk atacak, hemen yanından uzaklaştım. Kendisine iyi okuyup yazmalar dileyerek türkücü İsmail Acılıses’in yanına yanaştım. Okumaktan söz edince sayın Acılıses bülbül gibi şakımaya başladı:
“Türkü okurum, uzun hava okurum, arabesk okurum.”
“Gazete, dergi, kitap okumaz mısınız?”
“Kadı kitap gibidir, çevir çevir oku demiş atalarımız. Espri yaptım. Film, klip, kaset çalışmalarımdan okumaya fırsat mı var canım. Adamlarım önemli yazıları okuyuverirler, özetini anlatırlar, böylece rakiplerim hakkımda neler demiş, eserlerim tutuluyor mu, hepsini öğrenirim. Bu dünyada olup bitenden haberim olur böylece.” Dedi.
Ne diyeceğimi bilemedim, yutkundum.
Zaten o da kaset provası olduğunu söyleyerek son model arabasına bindi, gitti.
Kadir Mutlu yaptığım soruşturmayı duyunca sağına soluna baktı, kulağıma:
“Okuyan insanın başı derde girer. Yıllarca okul sıralarında dirsek çürütürsün, okulları birincilikle bitirirsin. Ondan sonra da iş bulamazsın, bulsan bile asgari ücrete talim edersin. Benim gibi çekirdekten yetişir, bir an önce iş, meslek sahibi olursan köşeyi dönersin. Vaktini kitap okumak gibi fuzuli şeylerle harcayacağına, çok para kazanmanın yollarını araştır oğlum. Bak ben okumadım ama emrimde bir sürü okur-yazar çalıştırıyorum. Devir okuma yazma değil, bakma, görme, işini bilme devri” diye fısıldadı.
Veli Dayı her gün okuduğunu söyleyince merakla neler okuduğunu sordum.
“Yatmadan önce iki kulhuvallahi, bir Elham okurum. Nazar değmemesi için nazar duası okurum. Hastalanırsam kendimi hocaya okuturum” dedi.
Ben okuduğu kitapları sorunca kızdı:
“Hepimizin okuması gereken bir tek kitap vardır. Her şey onun içindedir. O varken başka kitaplara gerek yoktur. Kutsal kitabımızı herkes okumalıdır” diye bağırdı.
Baktım, karşıdan ünlü yazar Orhan Çokyazar geliyor. Hemen onun yanına koştum.
“Sizin okuduğunuz kitap çoktur değil mi?” diye sordum.
“Ben yazarım oğlum, okur değil, dedi. Yazdıklarımı bile doğrudürüst okuyamıyorum. Bana böyle sorular sormayın, kızıyorum. Yazmaktan okumaya fırsat bulamıyorum ki. Şu anda yayınevinin ısmarladığı kitabı yetiştirmeye çalışıyorum. Ödül alma sıram geldi. Bu kitap bitince yeni bir kitaba başlayacağım. Su akarken küpünü dolduracaksın, şey , okuyucu bolken yazacaksın, ilgisini canlı tutacaksın. Modan geçince ne kadar güzel yazarsan yaz, yazdıklarını kimse okumaz. Yeri gelmişken söyleyeyim. Genç yazarlar boşuna kitap yollamasınlar bana.. Hiçbirini okuyamıyorum. Okumak bir yana, kapaklarını bile açmıyorum. Çabalarına acıyorum. Kitaplarını okuyacak olanlara yollasınlar. Başka sorun yoktur herhalde.
Yazma zamanım geldi, hemen masamın başına geçmeliyim”.
Baktım, ünlü yazarımız bir “hoşça kal” bile demeden uçup gitmiş. Arkasından iyi uçmalar diledim kendisine. Gide gide Cemil Kenar beyin yanına geldim.
Cemil bey omzumu okşadı:
“Kitap okumak iyi bir şeydir. Okumalı okumalı gene okumalı, diye elini salladı. Çocuklarım okusun diye bol bol resimli kitaplar, ansiklopediler alıverdim. Test kitaplarını eve yığdım. Güzel bir kitaplık yaptırdım, içine ciltli kitapları sıraladım. Ama okumuyor keratalar!”
“Ne yapıyorlar?”
“Televizyonun, videonun, bilgisayarın başından kalkmıyorlar.”
“Siz de bunları sokmasaydınız evinize.”
“Olur mu canım, ben ne yapacağım sonra?”
“Yani hiç mi okumuyorsunuz, aldığınız güzel kitaplar, yaptırdığız kitaplık boşuna mı?”
“Boşuna olur mu canım? Dekor oluyor hiç olmazsa. Küçükken bana okuma alışkanlığı vermediler ne yazık ki. Ağaç yaş iken eğilirmiş. İşte bunun için çocuklara, gençlere haftada bir kitap okumayı mecbur etmeli. Okuyup okuduğunu yazmaz, anlatmazsa harçlığını kesmeli, yazana, anlatana hediye, ödül vermeli. Bence memleketimiz böyle kalkınır. Her şeyin başı kültürdür. Bit kütüphane açan bin hapishane kapatır.”
“Bu dediklerinizi çocuklarınıza uyguluyor musunuz?”
“Söz dinlemiyorlar ki. Anaları şımarttı bunları.”
“Âleme verir talkını, kendi yutar salkımı” diye bir atasözümüz var. Sizin durumunuz ona benziyor biraz.”
Cemil bey başını önüne eğdi, yavaşça yanımdan uzaklaştı.
Derken ünlü şarkıcımız Seda Okuyan’a rastlamayayım mı!
Sorumu duymuş olmalı ki, dudaklarını büzdü, konuşmaya başladı:
“Daha çok fantezi eserler okurum efem. Nota okumasını pek bilmem ama kulağım iyidir. Kitap okumak mı? Çok şakacısınız ayol. Televole proğramından mı geliyorsunuz yoksa? Anladım! Gizli kamera şakası yapıyorsunuz. Nereye televole diyeceğim, el sallayacağım taraf neresi? Ne dediniz? Ciddi misiniz! Geçenlerde bir kitap okuyayım dedim. Oliver Tivist adlı bir kitap geçti elime. Tivist dansından söz ediyor sandım ama kitabın içinde bir satır bile danslı bir sahne bulamadım. Böylece boş bir zamanım ziyan oldu.”
“Hiç mi okumuyorsunuz?”
“Gençliğimde, şey yani, daha gençken beyaz dizileri, pembe dizileri okurdum. Televizyon dizileri çıkınca onları okumayı bıraktım. Diziden diziye atlıyorum. Böylece kitap okumuş gibi oluyorum. Bir zamanlar deli gibi aşk romanları kurdum. Çok şükür o hastalığım geçti, iyileştim. Sorduğuna göre senin hastalığın devam ediyor galiba.”
“Hasta ettin sen beni hasta
Senin yüzünden gençler yasta!” diye mırıldandım.
Bir araba geldi, Seda hanımı yanımdan aldı, gazinoya götürdü. Arkasından bakakaldım. Derken kendime gelip yürümeye başladım. Emekli memur İsmet bey beni durdurdu. İçini çekerek hüzünle yüzüme baktı:
“Çocukken derslerine engel olur diye kitap okutmadılar. Gençliğimde yasak kitap okur, başı derde girer dediler kitap okumamı istemediler. İş bulma, çalışma, ev geçindirme, çoluk çocuğa bakma, para kazanma derken gene kitap okuyamadım. Zaten borç içinde yüzüyordum, kitaba ayıracak para bulamıyordum. Emekli olunca vakit bulur okurum diye düşündüm. Bu sefer de gözlerim bozuldu, okuyamaz oldum.
Benden sana tavsiye. Kitap okumayı erteleme. Zamanında oku. Kimseyi dinleme. Oku oku, budur sonu diyenlere aldırma. Kendi sonlarına baksınlar onlar. Okumanın sonu yoktur. Onu mu okuyayım, bunu mu okuyayım diye oyalanma. Eline ne geçerse oku. En kötü kitapta bile yararlı bir şey vardır. Tabii okumasını, ders almasını bilirsen” dedi
Yorumlar
Yorum yaz...

31 Mart 2020 Salı

Batan gemideki Amerikalı, İngiliz ve Türk...

Amerikalılar, İngilizler ve Türklerden oluşan bir grup, bir gemi ile yolculuk yapıyorlarmış. Bilinmeyen bir nedenden dolayı gemi su almaya başlamış. Geminin batacağını anlayan kaptan, hemen yolculara koşup gemiyi boşaltmalarını istemiş. Fakat kimse buna inanmayarak kendini denize atmayı kabul etmemiş.
Bir süre sonra, bütün yolcuların ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gören kaptan, hemen en güvendiği tayfasını çağırıp talimat vermiş:
- Git bir de sen söyle, onları gemiden atlamaya ikna et!..
Tayfa gitmiş ve kısa bir süre sonra geri dönmüş. Kaptan merakla sormuş:
- Eee, ne oldu?
- Hepsi atladılar efendim.
Kaptan çok şaşırmış:
- Nasıl olur, daha demin kıllarını bile kıpırdatmamışlardı. Ne dedin onlara?
- Çok kolay. İngilizlere "Sizin gibi soylu insanlar batmak üzere olan bir gemide olmamalılar!" dedim.
Amerikalılara deniz suyunun insan vücudu için çok faydalı olduğunu söyledim.
- Peki ya Türklere ne dedin?
- Onlara da "Denize girmek yasak!.." dedim.
Beğen
Yorum Yap

Yorumlar