Follow by Email

24 Mart 2019 Pazar

Montaigne’den AŞK Üzerine 5 Aforizma

DÜNYANIN EN GÜZEL ÇİÇEĞİ HANGİSİDİR?

Sizce en güzel çiçek hangisidir; gül mü, karanfil mi, papatya mı, manolya, lale ya da akasya, menekşe mi? 
Şarkılarda, şiirlerde en çok gül geçer. Sevgili güle benzetilir. Belki de dikenli oluşundandır bu...Ne olursa olsun, gülü seven dikenine katlanır, gülün kokusuyla kendinden geçer, kanatlanır, sanki canına can eklenir. Özel günlerde daha çok gül beklenir. Gülün de kırmızısı istenir. Karanfil de güzel bir çiçektir. Yanık bir kokusu vardır. Ahmet Haşim’in dediği gibi, “Yârin dudağından getirilmiş/ Bir katre alevdir bu karanfil.”
Lale de bir devre adını vermiş bir çiçektir. Kıpkırmızı olanı aşk ateşiyle yanan aşığa benzetilir. Politik bir simgedir aynı zamanda. Papatya bir kır çiçeğidir: “Papatya gibisin beyaz ve ince/ Bir hoş oluyorum seni görünce” denilir bir tangoda.
Zeki Müren’in manolyası vardır: “Koklamaya kıyamam/ Benim güzel manolyam...”
Akasya baygın kokusuyla koklayanları mesteder: “Yârimle biz biz bize/Otururduk diz dize/ Sevişirdik göz göze/ Akasyalar açarken” diye şarkı söyletir. Menekşe gökkuşağını andıran renkleriyle gönül tellerimizi titretir. Sümbülün morluğu ve boynu bükük duruşu ozanlarımıza yas tutanları anımsatmıştır. Zambağın çeşitli renkleri vardır ama daha çok beyazı olanı yeğ tutulmuş, masumiyet simgesi sayılmıştır. Orkide, krizantem gibi çiçekler daha çok sosyetik çevrelerde görülür, hediye edilir.
Görüldüğü gibi, her çiçeğin kendine özgü bir özelliği, değişik bir güzelliği vardır. Herkes kendi zevkine, kişiliğine göre bir çiçeği sever, onu diğer çiçeklerden daha güzel sayar, üstün tutar. Zevkler ve renkler münakaşa edilemez, niye bunu seviyorsun diye sorulamaz.
Ama bana soracak olursanız, en iyi, en güzel çiçek dürüstlük çiçeğidir. Ne o, böyle bir çiçek adı duymadınız mı? Eğer öyleyse aşağıdaki öykücüğü okuyun da bir düşünün.
Bir Çin prensi tahta çıkacaktı ama yasalara göre, daha önce evlenmesi gerekiyordu. Uygun bir aday bulmak için bölgedeki genç kızları huzuruna çağırdı.
Saraydaki hizmetçilerden birinin kızı prensi çok seviyordu. O da prensin huzuruna çıkmak istedi. Annesinin uyarılarını dinlemedi, çünkü sevdiği adamı bir kere bile görmek onu mutlu edecekti.
Beklenen gece geldi. Genç ve güzel kızlar en güzel giysilerini giymişler, süslenmişler, kendilerini beğendirmek için her çareye başvurmuşlardı. Prens kızlara birer tohum verdi. Bunu saksılarına dikmelerini, altı ay sonra gelmelerini söyledi. En güzel çiçeği yetiştiren kızı kendine eş olarak seçecekti. Herkes tohumu alıp heyecanla evlerine geri döndü.
Genç kız da kendisine verilen tohumu alıp saksıya ekti. O kadar bakmasına, özenmesine karşılık toprakta tek bir filiz bile görünmedi. Her şeyi denedi, uzmanlara danıştı ama bir fayda göremedi. Altı ay dolmuştu ama saksı hâlâ bomboştu. Prens sunacağı bir çiçek olmadığı halde gene de belirtilen gün ve saatte boş saksıyla saraya gitti. Oysa diğer kızlar güzel çiçekli saksılarla gelmişlerdi...
Sonunda beklenen an geldi. Prens salona girdi, kızların arasında dolaştı, saksıları birer birer inceledi. Hizmetçinin kızını kendine eş olarak seçtiğini duyurdu. Herkes şaşırmıştı. Diğer kızlar bu karara tepki gösterdiler, itiraz ettiler. Boş saksıyla gelen kız nasıl eş olarak seçilirdi? Prens durumu şöyle açıkladı:
“Bu genç hanım en değerli çiçeği yetiştirip bana sundu. O çiçeğin adı dürüstlük çiçeğidir. Çünkü sizlere dağıttığım tohumların hepsi sahteydi ve çiçek açmaları olanaksızdı.”
****
Nasıl, haklı değil miyim?
Hepimiz böyle çiçekler yetiştirelim ve çiçeklerimizi hiç soldurmayalım.
Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com

GÜZELLİĞİ ÖZÜMSEYEBİLMEK...

söylediğiniz güzellikleri göremedim “. Profesör ona kitap okuyup okumadığını,aşık olup olmadığını, güzelliklerle, güzel sanatlarla ilgilenip ilgilenmediğini sormuş. Hepsine de hayır yanıtını alınca acı acı gülmüş. “Boşuna uğraşmayalım, demiş. Ne ben sana bu çeşmenin güzelliğini anlatabilirim ne de sen anlayabilirsin.”

22 Mart 2019 Cuma

MUTLU OLMAK İSTERSEN...




MUTLU OLMAK İSTERSEN...
Mutlu olmak istersen
Başına bir iş gelince
Hemen bürünme yasa
Güneşini karartmasın
Karamsarlık ve tasa
Umudunu yitirme
Güzelliği benimse
Neşeli ol gülümse
İyilerle dostluk kur
Kötülerle savaş
Elinden tut düşkünün
Döktürme gözünden yaş
Gönülleri çiçekle
Sevgiye sevgi ekle
Boşuna bekleme hiç
Mutluluk sana gelmez
Sen ona gideceksin
Hissetmekle emekle
ERHAN TIĞLI
*************

20 Mart 2019 Çarşamba

İNSAN NASIL DÜZELİR?



İnsan
Haftanın yorgunluğunu üzerinde taşıyan baba, pazar sabahı gazeteleri önüne almış, akşama kadar oturup dinlenmenin keyfini çıkarmaya hazırlanırken küçük oğlu yanına gelmiş: 
- Baba, söz vermiştin, demiş, hani beni pazar sabahı parka götürecektin... 
Adam ne diyeceğini şaşırmış. Tam o anda gözüne bir gazetenin verdiği dünya haritası ilişmiş... 
Haritayı küçük parçalara ayırıp oğluna uzatmış: 
- Bu haritayı birleştirebilirsen seni parka götürürüm, demiş. 
İçinden de “Oh çok iyi ettim, coğrafya profesörü bile toplayamaz bunu” diye söylenmiş... 
Ancak aradan daha 10 dakika geçmeden çocuk haritayı birleştirip getirmez mi? 
Adam gözlerine inanamamış... Nasıl becerdin bunu, diye sorunca çocuk şöyle demiş: 
- Bana verdiğin haritanın arkasında insan resmi vardı... İnsanı düzeltince dünya kendiliğinden düzeldi!
- ******

19 Mart 2019 Salı

KAZ KADAR OLAMIYORUZ!

KAZ KADAR OLAMIYORUZ...

            Kaz, eti, yumurtası yenen güzel bir kuştur. Kaz tüyleri süs olarak kullanılır. Kaz kızartması, kaz ciğeri çok sevilir. Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. Geri zekalı kişiler ya kaz çobanıdırlar ya da kaz kafalı! Beceriksizlere beş kaz verseniz, üçünü kaybederler. Kara kara düşünenlere “agobun kazı gibi ne düşünüyorsun?” diye sorarlar. Yanlış düşünenleri “kazın ayağı öyle değil” diye uyarırırz.
            Ustası çırağına kaz kızartması getirmesini söylemiş. Uşağın canı çekmiş, önce ayaklarını yemiş, yetmemiş, kanatlarını da mideye indirmiş. Dayanamayıp başını yiyip kazı ustasına öyle getirmiş. Usta şaşırmış. “Hani bunun ayağı?” diye sormuş. Çırak boynun bükmüş, “topal idi” demiş. “Kanadı niye yok?”, “Laz idi!” demiş bu sefer çırak. Usta öfkeyle, “Başı da yok diyemezsin değil mi?” diye bağırmış. Çırak bıyık altından gülerek, “Onda kafa olsaydı, yakalanıp fırına girer miydi?” deyivermiş. Bizde kazları, daha doğrusu kaza benzeyen vatandaşları böyle yiyip bitiriyorlar, onu ayaksız, başsız bırakıyorlar. O da doğanın yok edilmesine, kaz dağlarının talanına sesini çıkaramıyor, kendini kurtaramıyor...
            Bir türküde “Maya dağdan kalkan kazlar/ Ak topuklu beyaz kızlar” diye başlanılıyor söze. Seyrani de, “Mahkeme meclisi icat olduğun/ Rüşvet çeşmesinin akmaklığından/ Kaza bela ile alem dolduğun/ Kazların kadıya uçmaklığından” diyor. Kaygusuz Abdal kaz adlı şiirine, “Bir kaz aldım ben karıdan/ Boynu da uzun borudan/ Kırk derviş kanın kurutan/ Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz/ Sekizimiz odun çeker/ Dokuzumuz ateş yakar/ Kaz kaldırmış başın bakar/ Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz” diye yazıyor. Şiir uzun olduğu için hepsini buraya alamadım. Kaygusuz Abdal kazı kaynatamamış ama Amerika bu konuda çok usta!
            Padişahın biri veziriyle birlikte geziye çıkmış. Bir köyün yanından geçerken küçük bir evin önünde oturup örgü ören bir köylü kızıyla karşılaşmış. “Baban evde mi?” diye sormuş. Kız zeki bir tavırla, “Babam evde değil, azı çok etmeye gitti” demiş. “Annen evde mi?”, “O da biri iki etmeye gitti.” Bu sözler padişahın ilgisini çekmiş, “Eviniz çok güzel ama bacası eğri” demiş. Kız hemen cevabı yapıştırmış, “Bacası eğri ama dumanı doğru çıkar”. Padişah kızın başını sıvazlamış, “Sana bir kaz yollasam yolar mısın?” diye sormuş. Kız gülerek başını sallamış, “Hem de en ince tüylerine kadar yolarım” demiş.
            Kıza veda edip saraya döndüklerinde vezir kızın sözlerinden bir şey anlayamadığını söylemiş. Padişah da gidip kızdan öğrenmesini istemiş. Vezir kızın yanına gelip ne demek istediğini sormuş. Kız, “Söylerim ama her biri için on altın isterim” demiş. Vezir çaresiz kabul etmiş. Kız başlamış anlatmaya: “Babamın azı çok etmesi şu: Çiftçi olduğu için tarlaya tohum ekecek, azı çok etmek bu. Annem ebe olduğu için çocuk doğurtacak, kadın bir iken iki olacak. Bacanın eğriliği gözlerimin şaşı olmasıdır. Dumanının doğru çıkması ise gözlerimin iyi görmesidir. Yolunacak kaz da sizsiniz. Kaz olmasaydınız ayağıma kadar gelip ettiğim birkaç söz için bana bu kadar altın verir miydiniz?”
            Oynanan oyunların farkında olmadığımız için kaz gibi yolunuyoruz, doğamızı talan etmelerine ses çıkarmıyoruz, başımıza gelecek felaketin farkına varamıyoruz...
            Kazları yerin dibine batırdık biraz. Aslında kaz kadar olamıyoruz. Niye mi? İşte:
            Kazlar V şeklinde uçarlar. Böylece her kuş kanat çırptığında arkasındaki kuşa onu kaldıran bir hava akımı yaratır. Tek başına gidebilecekleri en uzun yolu grup halinde neredeyse ikiye katlarlar. Oysa bizler birbirimizin ayağından çeker dururuz...
            Grubun başında giden kaz hiçbir hava akımından yararlanamadığı için diğerlerine göre daha çabuk yorulur ve hemen arkaya geçer, arkasındaki kaz lider olur. Bu değişim sürekli yapılır. Oysa bizim liderlerimiz hiç yorulmaz, makamını başkasına bırakmaz, üstelik arkasından gelenlerin, sivrilenlerin hızlarını kesmek için çalışır...
            Uçuş hızı yavaşladığında gerideki kuşlar daha hızlı gidilmesi için öndekilere bağırır, onları uyarırlar. Bizde uyarıda bulunanlar erken öten horoz sayılır, haklarında gereken işlem yapılır. Ağır ol, molla desinler politikası uygulanır!
            Kazların bize ders olabilecek bir başka özellikleri de birlikte uçtukları bir kuşun hastalanıp ya da yavrulamasıyla uçamayacak duruma gelmesi halinde iki kuşun onu korumak, ona yardım etmek için yanına gelmesi, ölünceye dek yanından ayrılmamasıdır. Oysa biz ölen ölür, kalan sağlar bizimdir, kral öldü, yaşasın kral deriz, kötü duruma düşenleri yalnız bırakırız. Ne zaman ölecek diye yüzlerine bakarız, yerlerine geçmeye can atarız.
            Adamın bir ölmüş, öbür dünyaya gitmiş. Sorgu meleği ona sağlığında toplum için ne yaptığını, sanatla uğraşıp uğraşmadığını, kitap okuyup okumadığını sormuş. Adam, “Ben kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadım. Gemisini kurtaran kaptan olmak için çalıştım ve başardım. Sanatla, kitap okumak gibi para etmeyen şeylerle ilgilenmedim” demiş.
            Onu dinleyen baş melek yardımcılarına, “Çabuk bir kanat getirin” diye bağırmış.
            Adam sevinçle, “Melek mi oluyorum?” diye sormuş.
            “Hayır, demiş baş melek. Kaz oluyorsun kaz!”
            Doğanın kirletilmesine, altın bulmak için Kaz Dağının harap edilmesine ses çıkarmayanlar öbür dünyada işte böyle kanat takacaklardır! Çabaları kutlu olsun!
            Altın bulma sevdasıyla
            Kirleniyor beyazlar
            Kışa dönüyor yazlar
            Hoyrat eller yüzünden
            Akordu bozuluyor
            Çalınamıyor sazlar
            Bizden daha iyidir
            Kaz dağındaki kazlar!

Erhan Tığlı

18 Mart 2019 Pazartesi

Şair Haşmet'ten Fıkralar

ŞAİR HAŞMET’TEN ANEKDOTLAR
Şair Haşmet, 18. yüzyılın İstanbul’unda adından çok söz ettirmiştir. Onu bulan ve ünlü bir kişi olmasını sağlayan Koca Ragıp Paşa’dır. Bakın bu buluş nasıl olmuştur.
Koca Ragıp Paşa Boğaziçi’nde geziye çıkmış ve çok susamıştır. Bir taşın üstüne oturup dinlenirken orada oynamayan çocuklardan su ister. Haşmet adındaki çocuk hemen koşar ve evlerinden bir tas turşu suyu g...etirir. Paşa bir iki yudum alır: “Oğlum, neden turşu suyu getirdin?” diye sorar. Haşmet hiç kekelemeden şöyle der:
“Annemin yaptığı turşuya sıçan düştü. Biz de boşa gitmesin, hayır olsun diye dağıtıyoruz. İsterseniz bir tas daha getirivereyim.”
Koca Ragıp Paşa buna kızar ve tası yere atıp kırar. Haşmet ağlamaya başlar. Paşa dayanamaz, gönlünü almak ister, niye ağladığını sorar. Çocuk şu karşılığı verir:
“Nasıl ağlamam efendim... Köpeğimin tasını kırdınız, ben şimdi ona neyin içinde yemek vereceğim? Zavallının başka tası yoktu.”
Daha sonra çocuğun şaka yaptığı anlaşılır.
Paşa karşısındakinin cin gibi bir çocuk olduğunu anlar, ailesiyle konuşarak onu yalısına götürür, özel hocalar tutup eğitir, ünlü şair Haşmet haline getirir.
Haşmet’in hazırcevaplığı ve zeki sözleri her tarafta nam salar. İşte bunlardan bazılar:
Haşmet, yanında bir defter taşırmış. Bu deftere “Ahmaklar Defteri” adını vermiş. Hamisi Koca Ragıp Paşa bir gün Haşmet’i yanına çağırtıp, “Şu senin ahmaklar defterinde benim adım da var mı?” diye sorar. Haşmet: “Evet, paşam, var” der.
“Peki neden?”
“Dün pek güvenilmeyen birine borç verdiniz de ondan.”
“Ya adam borcunu öderse ne yapacaksın?”
“O zaman defterden sizinkini siler, onun adını yazarım paşam.”
***
Şair Haşmet, Koca Ragıp Paşa ile birlikte dolaşırlarken Şair Fitnat Hanımı hizmetçisiyle birlikte giderlerken görür. O sırada kocakarı soğuğu olduğu için hava çok soğuktur. Şair Haşmet, Fitnat hanımı kızdırmak için:
“Şu kocakarı ortalığı dondurdu” der.
Fitnat Hanım bu lafın altında kalmaz. Kocakarı soğuğunun arkasından gelecek öküz fırtınasını kasteder gibi yaparak taşı gediğine kondurur:
“Merak etmeyin efendim. Arkasından öküz geliyor” der.
***