Follow by Email

17 Şubat 2020 Pazartesi

KIYAMET NE ZAMAN KOPTU!?



Biri yedi biri baktı kopmadı kıyamet/aldatıldı halk, çalındı hak; kopmadı kıyamet/kirletildi çevre, talan edildi doğa/kopmadı kıyamet/ırzına geçildi kadının, çocukların/cezasız kaldı cinayet, çiğnendi adalet/kopmadı kıyamet/Tuttukları takım yenildi/KOPTU KIYAMET!

15 Şubat 2020 Cumartesi

SANATÇILAR SOYUNMALI MI?


SANATÇILAR SOYUNMALI MI?

            Sanatçılar soyunmalı mı soyunmamalı mı? Film yıldızı öyle ya da böyle soyunmak zorunda kalır, hele genç ve güzel bir kadınsa soyunmaktan kurtulamaz ve soyunduğu kadar gündemdedir, ön plandadır. Onlar da sanat için soyunduklarını söyleyerek günah çıkartırlar ama kimi güzeller var ki ikide birde soyunup duruyorlar. Dizide soyunuyorlar, filmde soyunuyorlar, podyumda soyunuyorlar. Soyunmadıkları bir tek yer kalıyor. Onun da hatırını sormadan yapamıyorlar; gelen tekliflere dayanamayıp, sunuculuğa soyunuyorlar!
            Soyguncular, “Ya paranı ya canını” derler ama güzeller ikisini de alırlar, paralı erkekleri soyup soğana döndürürler. Evin papağanı dişisizlikten bunalım geçiriyormuş. Durumunun kötüye gittiğini gören sahipleri çok para vererek bir dişi bulup getirmişler ve ikisini bir kafese koyup baş başa bırakmışlar. Bir süre sonra oraya geldiklerinde papağanın, dişisinin bütün tüylerini yolduğunu görmüşler. Telaşla, “Ne yaptın?” diye bağırmışlar. Papağan hiç istifini bozmamış, “O kadar para verdik. Soymayacaktık mı yani?” demiş.
İşte bunun gibi, kimi seyirciler bir gösterideki güzel oyuncunun soyunmasını seyretmek isterler, umduklarını bulamazlarsa o filmi, tiyatroyu beğenmezler. Bunu bilen yönetmenler güzelleri yerli yersiz muz gibi soyarlar, yapıt konusuyla değil de soyunma sahnesiyle anılır.
            Şair ve yazarlarımız öykü, roman ve şiirlerinde, ressamlar nü tablolarında kadının soyunmasını ele alır ya da soyunan kadını dile getirirler. Bakın koskoca Ziya Paşa bile yoldan çıkmış. Sevgilisine şöyle diyor: “Mintanının düğmesini çöz/ Sim tenin görsün bu göz.”
            Gönlü her güzele sevdalı Karacaoğlan da, “Bilmem ay mı doğdu, gün mü doğdu âleme/ Yoksa yârim düğmelerini çözdü mü?” diye sorduktan sonra, “Soyunup koynuna girmeye geldim” deyiveriyor dilbere. Ahmet Refik Altınay’ı kendinden geçiren sevgilisinin billur göğsü, gül tenidir: “Bir soyunsa sine-i billuru mest eyler beni/ Sabaha dek sevsem usanmam gül gibi nazik teni.” Behçet Kemal Çağlar, ruhunun soymak için bir kadın istiyor: “Bir kadın istiyorum, ruhunu soymak için”. Şeytan da diyor ki, “Bırak ruhunu soymayı da kendi soyunsun o güzelin. Soyunsun da gözlerimiz bayram etsin!”
            “Saçların çırılçıplak omzundan aksın/ Mermer üzerinden geçen su gibi.” Böyle diyor, sonradan süper mürşit olan Necip Fazıl Kısakürek. Âşık Dertli, ışık yüzlü sevgilinin örtülerinden sıyrılarak gönlünü ışıtmasını diliyor: “Ref et nikabını ey vech-i Enver/ Zulmette olsun gönlümüz münevver.” Nedim bir ham sofuya, düğmelerini göbeğe dek çözmüş bir güzeli görsen sabredebilir misin, diye soruyor: “Çözülmüş düğmeler çak-i giriban nafe dek inmiş/ Buna sabrolunur mu zahida sen âşık-ı zar ol”...
            Fuat Hüsnü Demirelli, sevgilisini, “Çiçekler yaşar mı havasız, susuz/ Neden böyle dursun memeler mahpus” diyerek soyunmaya razı etmeye çalışıyor. Ümit Yaşar, soyunan kadını şu dizelerle şiirleştiriyor: “Sıyrıldı bütün örtülerden/ Bir güneş doğdu karşımızda/ Duyduk teninin sıcaklığını/ Hoyrat avuçlarımızda./ Saatler durdu kahrından/ Paramparça oldu aynalar/ Soyunur bütün vücudu/ Taş kesilinceye kadar./ Kamaşan gözlerimizle içtik/ Yudum yudum aydınlığını/ Bir kadın susuz dudaklarımızda/ Sebil etti kadınlığını.”
            Genç ve güzel bir kadın, hasta çocuğunu doktora getirir. Doktor bir kadına, bir de çirkin çocuğa baktıktan sonra kadına soyunmasını söyler. Kadın şaşırır, “İyi ama hasta olan ben değilim, çocuğum” diye itiraz eder. Doktor, “Tamam. Biliyorum, der. Bu çocuğu size yakıştıramadım. Birlikte bir yenisini yapacağız.”
            Kimi doktorlar genç ve güzel kadın hastaları soymaya çok meraklıdırlar. Bir doktora güzel bir kızla, yaşlı bir kadın gelmiş. Kız daha ağzını açmadan doktor kendisine, “Soyunun” demiş. Kız, “İyi ama hasta olan ben değilim. Yanımdaki ninem” deyince doktor, “Ya öyle mi, diye yüzünü buruşturmuş, kadına dönerek, “Dilininiz çıkarın” diye konuşmuş.
            “Odam kireçtir benim/ Yüzüm güleçtir benim/ Soyun da gir koynuma/ Tenim ilaçtır benim.” En iyisi bu türküde söylenmiş. “Soyun güzelim soyun. Soyun da bitsin aşk denilen oyun” diye bitirelim sözümüzü. Güzelliklerle bezeyelim özümüzü.    Erhan Tığlı
           


12 Şubat 2020 Çarşamba

MUSKA



MUSKA
Bir yazar arkadaşımın köyüne gittim. Beni çok iyi karşıladılar. Arkadaşım benim Öğretmen olduğumu söylediği için köyde adım "Hoca"ya çıktı. "Hoca" aşağı, "Hoca" yukarı... derken herkes adımı, soyadımı unuttu,"Hoca" diye tanıdı, benimsedi. Biliyorsunuz hocalık çeşit çeşit. Cami hocası var, asıl hoca onlar. Bizim gibi öğretmenlere de hoca diyorlar. Sadece öğretmenler mi? Teknik direktörler, hakemler de hoca. Ortalık hocadan geçilmiyor. Maçta hakem bir oyuncuya sarı kart gösteriyor. Oyuncu itiraz ediyor:
- Hocam, valla kasti bir şey yapmadım.
Seyirciler takımın çalıştırıcısına bağırıyorlar:
-Hocaaa!Şu iki numarayı değiştir. Birazdan kırmızı kart görüp takımı on kişi bırakacak!
**
Arkadaşım beni övdüğü. "Çok kültürlüdür. Gece gündüz kitap okur, bir şeyler yazar durur" dediği için köyde itibarım çok iyiydi. Ne zaman kahveye gitsem hemen çay,kahve ısmarlıyorlar, yolda saygıyla selam veriyorlardı. İçimden, "Keşke böyle bir yerde öğretmenlik yapsaydım" diyor, "buradaki öğretmenler köyde çalışmaktan ne kadar memnundurlar" diye fikir yürütüyordum.
Ünüm komşu köye de gitmiş olmalı ki, günlerden bir gün bir yabancı geldi yanıma. Arkadaşımın dediğine göre komşu köyün zenginlerinden biriymiş. Adam ellerime sarıldı. "Senden bir ricam var. Yerine getirirsen aha şu kınalı kuzu senin" diye şirin mi şirin bir kuzuyu gösterdi. "Bu yörenin insanları ne kadar da cömertmiş yahu!" diyerek arkadaşıma baktım. O, başım he de anlamında sallıyordu.
- Elimden gelirse yaparım tabii, dedim. Kuzuya falan gerek yok. Çocuğunuz bütünlemeye mi kaldı, ona ders mi verdireceksiniz?
- Yok canım, dedi adam. Benim ricam başka. Benim karaoğlan hasta...
- iyi ama ben doktor değilim ki.
Beni cami hocası sandığım anladım. Gülerek:
- Siz beni başka hocalarla karıştırdınız galiba, dedim. Karaoğlana okutup üfletmek istiyorsunuz anlaşılan. Bu iş öyle okuyup üflemekle olmaz. Doktor gerek. Hem öyle olsa bile köyünüzdeki caminin hocasına gitmeliydiniz.
- Sizin gibi İstanbul’larda okumuş derin bir hoca varken ne yapalım onu, dedi adam. Duyulacak diye korkuyorsunuz galiba. İşte yemin ediyorum. Valla billa kimselere söylemem. Bir şeyler yazıver de asalım karaoğlanımın boynuna. Pisi pisine ölüp gidecek zavallı. Şu kınalı kuzu sizin kısmetiniz, kaçırmayın bunu.
- Yoo! Ben öyle muskacılık falan yapamam.
- Canım eski yazıyla bir şeyler yazıverin işte. Dua gibi bir şeyler.
- Size eski yazıyla dua yazdığımı kim söyledi?
- Peki bu ne?
Adam, önümdeki, edebiyat fakültesinde öğrendiğim eski yazıyı unutmayayım diye okuduğum dedemin eski yazıyla yazılmış bir kitabım gösteriyordu. Kitap eski yazıyla yazılmıştı ama dua kitabı değildi. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın bir romanıydı. Bunu boş vakitlerimde okurum diye getirmiştim. Nasıl anlatmalı acaba diye düşünerek arkadaşıma baktım. Ondan yardım umdum. Kulağıma eğildi, "Yazıver işte bir şeyler be! Elin mi aşınacak? Adam kararlı. Yazdırmadan gitmeyecek. Şu kınalı kuzunun güzelliğine bak. Kaçırma şu fırsatı" diyerek beni baştan çıkardı, şeytana uydurdu. Adamın yalvarmalarına ve kınalı kuzusuna dayanamadım,bir kağıda eski yazıyla bir şeyler yazarak eline verdim. O kadar sevindi ki neredeyse ayaklarımı öpecekti. "Hele bir iyileşsin karaoğlanım. Bak sana neler getireceğim daha "diyerek çekip gitti.
Adam kimseye söylemeyeceğini belirttiği, yemin ettiği halde söylemiş olmalı ki köyün imamı, hacı hoca takımı yüzüme öfkeyle bakmaya başladılar. İlerici gençler de selamı sabahı kestiler. Derken bir süre sonra iki jandarma kapıya dayandı ve beni apar topar karakola götürdüler. Karakol komutanı:
- Gel bakalım üfürükçü hoca, köpeğe muska yazmaya utanmadın mı? diye bağırdı.
- Ne köpeği? diye hayretle yüzüne baktım.
Meğerse adamın "Karaoğlan" dediği köpeğiymiş. Ben oğlu falan sanmıştım.
- Konuşsana! Dilini mi yuttun? diye bir daha gürledi komutan. Mübarek dualar köpeğin boynunda ne arıyor? Hacı hoca takımı bu yaptığına öyle kızdı ki ben olmasam linç edeceklerdi seni.
- Bu işte bir yanlış anlama var, diyerek komutana olup biteni anlattım. Komutan anlayışlı biriymiş:
- Demek hoca deyince seni din hocası sandılar ha? diye gevrek gevrek güldü. İnsan bu karaoğlan kim diye bir sorar be!
- Ne bileyim komutanım, dedim. Akıl bırakmadı ki adam bende. O kadar yalvarıp yakardı ki... Baktım gitmeyecek. Başımdan savmak için bir kağıda bir şeyler yazıp gönderdim kendisini.
- Peki ne yazdın kağıda?
- Şimdi ne desem inanmayacaksınız, dedim. Muska denilen şeyi getirsinler, bir de eski yazı bilen biri gelsin okuyuversin.
Komutan jandarmaları çağırdı. Bir süre sonra yazdığım muska, muska yazdıran adam ve eski yazı bilen bir yaşlı geldi. .Adam beni görünce ellerime sarıldı, "Yazdığınız muska iyi geldi. Karaoğla’nım iyileşti" dedi. Komutan:
- Bir daha ata, ite muska yazdırdığını görürsem mahvederim seni! diyerek adamı haşladı ve dışarı çıkardı.
Eski yazı bilen yaşlı, yazdığım "muska"yı okumaya başladı:
"Bir dalda iki elma
İster al, ister alma.
Zorla yazdım bunu,
Allah’ım günah yazma!"
Komutan bir kahkaha attı, bana döndü:
- Tamam. Kurtuldun, dedi. Ama sen sen ol, sakın mani biçiminde de olsa böyle şeyler yazayım deme. Sonra yapışırım yakana.
- Vallahi yazmam komutanım. Yazarsam Arap olayım, ayaklara çorap olayım, diyerek dışarı çıktım ve oradan çabucak uzaklaştım. Belli mi olur, komutan fikir değiştiriverir. Arkadaşımın evine geldiğimde baktım odada bir sürü kişi.
- Bunlar ne arıyor burda? diye sordum.
Arkadaşım göz kırptı, kulağıma eğildi:
- Yazdığın muska işe yaramış. Ünün dört bir yana yayılmış. Bunlar yeni müşterilerin. Bu gidişle köşeyi döneceksin, dedi.
- Eksik olsun böyle köşeyi dönme, dedim ve tuvalete gitme bahanesiyle dışarı çıktım koşa koşa köyden uzaklaştım.
Erhan TIĞLI
Çağdaş Türk Dili
Ağustos 1998 Sayı:126

8 Şubat 2020 Cumartesi

AŞK MI DOSTLUK MU?!..


Aşk dudak bükerek konuştu:
“Ben hiçbir insanın yanına gitmem. Onlar benim yanıma gelirler. Kendilerine pek yüz vermesem bile muhakkak arar sorarlar, bensiz yapamazlar. Sen de öyle yap, kendini naza çek. O zaman değerin artar, benim gibi el üstünde tutulursun, baş üstünde gezersin.”
“Hayır! Bu dediklerini yapamam” dedi dostluk. “Benim yüzümden acı çekmelerine dayanamam onların. Dert ortağı olurum kendilerine. Yalnızlıklarını gideririm.”
“Enayiliğine doyma o zaman” diye alayla güldü aşk. Dünyada en güzel şey benim. Her zaman ve her yerde rağbet görürüm, şarkılara, şiirlere konu olurum. Sen ne işe yararsın ki?”
“Sen öyle san” diye başını salladı dostluk. Sen gidince ben gelirim insanların yanlarına. Döktürmüş olduğun gözyaşlarını silerim, açtığın yaraları sararım, yalnızlıklarını paylaşırım. Dünyadaki en güzel şey sen olabilirsin ama benim gibi, benim kadar iyi olamazsın. Sen yakarsın yürekleri, ben su serperim. Senin dikenin ve verdiğin acılar, benim diktiğim gül ve ferahlattığım gönül çoktur. İşte farkımız budur.”
Aşk söyleyecek söz bulamadı. Burnu havada çekip gitti.
Dostluk ise erdem ve özveri ile birlikte doğruya iyiye güzele doğru yürüdü, yürüdüğü yolları güllere, lalelere, karanfillere bürüdü.
Görüntünün olası içeriği: şunu diyen bir yazı 've Dostluğun Şiiri Erhan TIĞLI Sevgi ve dostluk siler Gönlümüzdeki kiri kiri pasr Sevgi ve dostlukla atarız ...İçimizdeki acıyı yası Odur çiçekli duyguların en hası Ve de güzelliklerin Gökkuşağı renkli dünyası Hotel Fahri'

5 Şubat 2020 Çarşamba

İŞGALİYE VERGİSİ...

İŞGALİYE VERGİSİ...
“Sorma soruşturma, gündem oluşturma merkezinden geliyoruz. Size birkaç soru soracağız. Boş vaktiniz var mı?”
“Pek boş vaktim yok ama sorun bakalım.”
“Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“Şarkıda belirtildiği gibi, aşk eski bir yalan, Âdemle Havva’dan kalan.”
“Hiç âşık oldunuz mu?”
“Çok şükür olmadım.”
“Niye şükrediyorsunuz?”
“Cinayetler aşk yüzünden işlenir çoğu kez. Gençler anne babalarıyla aşk yüzünden bozuşur, aşk yüzünden intihar ederler. Aşk yuvaları bozar, karı kocayı birbirine düşman eder. Aşk evliliklerinin çoğu ayrılmayla sona erer. Geçenlerde bir iş adamı bir kadına tutuldu, gece gündüz onu düşünmekten işini ihmal etti ve iflas bayrağını çekti...”
“Kitap okuyor musunuz?”
“Böyle bir kötü alışkanlığım yoktur. Okuyup da ne olacak ki? Okuyanları görüyoruz işte! Çoğu işsiz ya da hapiste çile dolduruyor. Okumanın sürünmektir sonu.”
“Müzik, resim gibi güzel sanatlarla ilgilendiniz mi?”
“Sanat karın doyurmaz. Benim böyle boş şeylerle ilgilenecek boş vaktim yoktur.”
“Hiç ağaç dikip çiçek yetiştirdiniz mi?”
“Parayı verdikten sonra istediğin ağacı, çiçeği satın alabilirsin. Böyle şeyler yapacak işi olmayanlar, emekliler, köylüler içindir. Ben köyden kente göçtüm, işim gücüm var.”
“Doğayı kirletenlere engel oluyor musunuz?”
“Başımı belaya mı sokayım canım.”
“Candan bir arkadaşınız, dostunuz var mı?”
“Eskiden mahalle, okul, askerlik arkadaşlarım vardı. Şimdi hiçbiriyle görüşmüyorum. Zaten bu dünyada dostluk, arkadaşlık kalmadı artık. Herkes çıkar peşinde, para pul derdinde.”
“Sorularınız bitti mi, sonuç ne?”
“Sorular bitti. Bu sonuca göre işgaliye vergisi ödeyeceksiniz.”
“Niyeymiş o?”
“Niye olacak, bu dünyayı boşuna işgal ettiğiniz için!”
ERHAN TIĞLI
*************

1 Şubat 2020 Cumartesi

DİLİMİZ TİKLENDİ-TÜRKÇEMİZ KİLİTLENDİ


DİLİMİZ TİKLENDİ- TÜRKÇEMİZ KİLİTLENDİ

            Eskiden dilimiz bu kadar tikli değildi. Bebeklere giydirilen patikte vardı tik. Çok “asortik” giyinen kişilere “sosyetik” denirdi sadece. Bu tür insanlar hizmetçilerine “domestik” diye seslenirlerdi. Aydın çevrelerde estetik, fantastik, ekzotik, betik gibi sözler kullanılırdı, duygusal kişiler “romantik”ti. Derken medyatikleştik ve tikler akın etti. Güzelleşme sevdalısı kadınlarımız, kızlarımız estetik ameliyatlar olunca estetik sözü yaygınlaştı. Estetik nedir bilmeyen, kullanmayan kalmadı. Sonra “butik”ler ortaya çıktı; terzilerin pabuçları dama atıldı. Sentetik kumaşlar kullanıldı, insanlar da sentetikleşti!
            Tıraş olan erkekler ustura, jilet yerine “permatik” kullanır oldular. Yıldızlarımız “erotik” pozlar verdiler, erotik filmler çevirdiler. Bankalarımız bankamatik kartları çıkardılar, insanları bu kartlara alıştırdılar. Temizleme tozlarımız da “matik”lendi! Atılan “madik” ler yetmedi; temiz sözcüğü yerine “hijyenik” denildi, olaya “otomatik” bir kültürel giriş yapıldı; doğru yol varken eğri yollara sapıldı. “Hijyenik” sözcüğünde hem bir derinlik, serinlik, hem de “akustik” bir özellik vardı. Temiz sözcüğü onun yanında pek basit kalıyordu!
            Reklâmlarla bu söz kulaklarda yer edindi. Bilmeyenler daha başka bir şey sandı. Bu pek “etik” olmadı ama kimse önemsemedi, tepki göstermedi. Zaten “etik” sözcüğünü ahlak değil de başka bir şey, “sosyal içerik”li bir söz olarak algılayanlar vardı...
            Bunlar yetmemiş gibi, Türkçe dokunmak sözcüğünden “dokunmatik” türetildi(!)
            Bakalım bu üretme ve türetmeler daha ne kadar sürecek? Orası belli değil ama bilinen bir şey var. O da şu; Dilimiz kirlendi, tiklendi, tikleri arttıkça Türkçe kilitlendi. Kapımızı yabancı hayranlığına, yabancı sözcüklere ardına dek açtık; başkalarına özenip onları gökyüzüne yükseltirken, özümüzü yerlere saçtık, ayaklar altına aldık.
            Durumumuz “kritik”, işimiz “bitik”tir.
            Türkçemize kıyanlar bizden daha atiktir!

ERHAN TIĞLI

29 Ocak 2020 Çarşamba

ÇİÇEKLE BENİ


ÇİÇEKLE BENİ

Gel de çiçekle beni
Dağılsın kör karanlığım
Sağır yalnızlığım
Çiçek açtırsın gökyüzümde yıldızların
Çiçeklerinin yıldızı yağsın
Gönül bahçeme
            **
Gel de bir el uzansın içime
Bütün ışıklarımı yaksın
Gökkuşağınla bezensin evrenim
            ***
Gel de yırtsın hüzün defterimi
Silsin derdimi çilemi
Mutluluk dokuyan gül ellerin
Sevdamızın kitabını yazsın
Güzelliğini aşktan alan gözlerin
********


GÜZELLİK ÇEŞMESİ

GÜZELLİK ÇEŞMESİ
Profesör İ. Hakkı Baltacıoğlu, öğrencilerine Sultanahmet Çeşmesi’nin güzelliğinden söz ediyormuş. Biri ayağa kalkmış,”Efendim, ben o çeşmeyi inceledim ama sizin söylediğiniz güzellikleri göremedim “. Profesör ona kitap okuyup okumadığını, güzelliklere düşkün olup olmadığını sormuş. Hepsine de hayır yanıtını alınca acı acı gülmüş. “Boşuna uğraşmayalım, demiş. Ne ben sana bu çeşmenin güzelliğini anlatabilirim ne de sen anlayabilirsin.
İşte burada olduğu gibi gönül gözü kör kişiler her gün önünden gelip geçtikleri güzelliklerin farkına varamadıkları gibi, doğanın doğal güzelliklerin kirletilmesine, bahçeli evlerin yıkılıp apartman yapılmasına aldırmazlar.
Çevreyi temiz tutmak, doğayı korumak akıllarına gelmez. Onlar için önemli olan güzellik değil, bu güzelliğin kaç para ettiği, ne kadar çıkar sağlayacağıdır.
Güzellikleri özümsemeyen bu tür kişilere insan gözüyle bakmayalım, güzelliklerimizi yok etmelerine, kirletmelerine engel olalım.
HİÇ KESİLMESİN MUTLULUK ÇEŞMEMİZİN SUYU VE KURUMASIN GÜZELLİK ÇİÇEKLERİMİZ ÖMÜR BOYU.

27 Ocak 2020 Pazartesi

Ağzımızın Tadı Ne Zaman Gelecek?

AĞZIMIZIN TADI NE ZAMAN GELECEK?
Kente çalışmaya giden Irgat Ali, orada bir yıl kaldıktan sonra güç bela köyüne dönebilmişti. Yolcuk o kadar çetin geçmişti ki, evine gelir gelmez hemen kendini yatağa attı ve derin bir uykuya daldı. Kocasından umduğu sevgiyi, ilgiyi göremeyen kadın hayal kırıklığıyla uyuyamadı, kalktı, süt sağmaya gitti. İnek huysuzluk edince öfkesini ondan aldı, ineğe bir şamar indirdi, “Tepemi attırma sarıkız! Uslu dur yoksa karışmam ha!” diye bağırdı. Gürültüyü duyan meraklı komşusu ne olduğunu sordu.
“Daha ne olsun?” dedi dertli kadın. “Aydın’dan dayı geldi/Dayı değil, ayı geldi!”
Sabahleyin Irgat Ali neşeyle yatağından kalktı, uykusunu almanın, yorgunluğunu gidermenin verdiği mutlulukla karısına gereken ilgiyi gösterdi, onu öptü kokladı. Kadın sevinçle süt sağmaya gitti. İnek gene huysuzluk etti ama bu sefer kızmadı:
“Uslu dur bakayım kızım” diyerek ineğini okşadı.
Meraklı komşu gene ortaya çıktı:
“Bu sabah pek neşelisin. Hayrola, nedir bunu sebebi?” diye sordu.
Kadın, ağzı kulaklarında şöyle dedi:
“Aydın’dan kadı geldi
Ağzımın tadı geldi!”
*****
Bu öykücükte olduğu gibi, ağzımızın tadı kaçtı yıllardır. Eski tadı alamıyoruz hiçbir şeyden. Meyve ve sebzeler hormonlu, dostluklar silikonlu, güzeller botokslu! Eşyalar plastik ve naylon, yaşamak da öyle... Doğal güzellikleri yok ediyor, her yanı suni, yapmacık güzelliklerle dolduruyoruz. Bahçeli evleri yakıp yıktıktan sonra yerlerine apartman dikmeyi marifet sanıyoruz. Çarpık kentleşme ve sözde uygarlaşmayla çevreyi kirletiyoruz. Kısacası hayatımız duman! Bu kötü gidişe son vermesi gereken kadılar kötülerle ortak. İşte bu yüzdendir ki, kurumuyor bir türlü içine düştüğümüz batak. Sonumuz karanlık. Çünkü doğruluk, iyilik, güzellik tutsak; aydından gelemiyor köyümüze hiç biri. Ayılarla dayılar yollanıyor ancak yanımıza, yöremize. Sağmal inek gibi sağılıyoruz boyuna. Son veremiyoruz bu alicengiz oyununa. Bu durumdan ne zaman kurtulacağız? Olaylara seyirci kalmaz ve olup bitenlere öküzün trene baktığı gibi bakmazsak...
Tığlı Erhan bir fotoğraf paylaştı.

26 Ocak 2020 Pazar

İçinizdeki Cevher


İÇİNİZDEKİ CEVHER
Küçük bir Zenci çocuk şehrin lunaparkında dolaşırken bir satıcının elindeki balonları seyre dalmıştı.
Her renkten ve her bicimden balonlar ışıl ışıl parlıyordu.
Derken birdenbire kırmızı bir balon kazara bağlandığı yerden kurtularak havada uçarak aşağıdan seçilemeyecek kadar yükseldikten sonra gözden kayboldu.
Bu manzarayı seyretmek için öyle bir insan kalabalığı toplanmıştı ki satıcı bir tane daha bırakmanın iyi bir reklam olacağını düşünerek havaya parlak sarı renkte bir balon daha bıraktı.
Arkasından bir tane de beyazını çözdü.
Küçük zenci olduğu yerden büyük bir hayranlıkla ardı ardına ucan rengarenk balonları seyrettikten sonra:
"Baloncu amca, dedi. Acaba bir tane de siyah renkte balon bıraksanız, ötekiler kadar yükselir mi?"
Baloncu adam, anlayışlı bir bakışla çocuğa tebessüm etti, siyah renkli bir balonu çözdü. Parmaklarını gevşetip onu da boşluğa bırakırken:
"Yavrum" dedi.'BİZİ YÜKSELTEN DIŞIMIZDAKI RENK DEĞIL, İÇİMİZDEKI CEVHERDİR.
 Haydi; Şimdi siz de içinizdeki Cevheri ortaya çıkarın ve yükseklere ulaşın...




25 Ocak 2020 Cumartesi

DOSTLUK İŞTE BU!


Dostluk üzerine...

Ünlü Alman şairi Schiller'in "Kefalet" adlı şiiri vardır.
Eski Yunanistan'daki zalim bir kralı öldürmek üzere başkente gelen bir fedai, kralın muhafızları tarafından yakalanır. Suçunu itiraf eder ve idama mahkûm edilir. Bunun üzerine krala yalvararak ondan kız kardeşini evlendirmek üzere cezasının üç gün geri bırakılmasını rica eder. Kral güler, peki ya gelmezsen!

Onun arkasında duran bir delikanlı ileri atılır, o zaman, der, onun yerine beni asarsın. Bu, fedainin en yakın dostudur. Kral bu işi eğlenceli bulur, nasıl olsa suçluyu da yakalatabileceğini ümit ederek onu salıverir.

Üçüncü günün akşamı olmuştur. Güneş batmak üzeredir. Halk büyük meydanda toplanmış, suçluya kefil olan gencin idam sehpasına çıkmasını seyretmeye hazırlanmaktadır.

Tam bu sırada sellerin, taşan nehirlerin, haydutların arasından bin türlü güçlükleri ve tehlikeleri atlatarak gelen fedai şehrin kapısında görünür ve yüksek sesle bağırır: Durun, asmayın, ben geldim. Evet, o gelmiştir. Bir an içinde kralın gözleri dolar, sadakat ve dostluk boş şeyler değilmiş der, onu affeder ve şiir kralın şu sözleriyle biter:

Anladım ki sadakat ve vefa boş şeyler değilmiş
Lütfen beni de aranıza alın,
Sizin üçüncü dostunuz olayım.

***



22 Ocak 2020 Çarşamba

Güldüren Yabancı dil fıkraları

YABANCI DİL- YALANCI DİL
Bir duvar yazısında “Kolay iş bulmak istiyorsanız, yabancı dil öğreneceğinize yalancı dil öğrenin” deniliyor. Okullarda öğretilen(?) yabancı dile bakıyorum da bu öğretim öğrencilere ne kadar yabancı ve ne kadar yalancı diye düşünüyorum. Laf salatasını bırakalım da yabancı dil öğretimiyle ilgili birkaç gülünç olayla, fıkrayla baş başa bırakayım sizleri.
SEN KALK FİLİZ!
İngilizce öğretmeni anlattığı dersi kimsenin dinlemediğini, dinler görünenlerin de anlamadığını görünce kızdı, “Niye dinlemiyorsunuz?” diye sordu. Öğrenciler, “Dinliyoruz hocam” dediler. Öğretmen, “Şimdi anlarım ben kimin dinleyip dinlemediğini” diye mırıldanarak birden “Stendap piliz!” diye bağırdı. Kimse kıpırdamadı, birbirinin yüzüne baktılar. Bir kız ayağa kalktı, “Buyurun hocam” dedi.
Öğretmen, “Aferin! Stendap pilizin lütfen ayağa kalkın demek olduğunu bir tek sen anlamışsın koskoca sınıfta” deyip kıza on verdi ve diğer öğrencileri azarladı.
Teneffüste arkadaşları Filiz adlı kızın başına toplandılar, öğretmenin ne demek istediğini nasıl anladığını sordular. Filiz gülerek, “Aslında ben de anlamadım ama bozuntuya vermedim. Sen kalk Filiz, dediğini sandım da ondan ayağa kalktım” diye konuştu.
ÇIKIN
Öğrenciler İngilizce dersine geç kalmışlardı. İçeri girerlerken öğretmen “çıkın” dedi. Çocuklar şaşırarak dışarı çıkmaya hazırlandılar. Öğretmen nereye gittiklerini sordu.
“Çıkın dediniz ya hocam!”
Öğretmen güldü:
“Ben size çıkın demedim, çikın yani tavuk dedim. Sakın size tavuk dediğimi sanmayın ha! İşlediğimiz konuda bu sözcük geçiyordu” diye konuştu.
(Yukarıdaki fıkralar gerçektir ve bana öğrenciler tarafından anlatılmıştır.)
KAHVERENGİ KULAK!
Bu fıkraları anlattığım Ebru adlı bir komşumuz da şunları dile getirdi:
İngilizce kompozisyon yazarken friend(arkadaş) yerine fried(kızarmak) sözcüğünü kullandım ve sonsuza kadar arkadaş olarak kalacağız demek isterken sonsuza kadar kızarmış olarak kalacağız demiş oldum. Gözlerim kahverengidir diyeceğim yerde de, kulağım kahverengidir dedim. Çünkü iki sözcük de e ile başlamaktaydı...
BEN ÇANTAYIM
Öğrenciliğimde bir tatil kentine gitmiştim. Çantamı dışarıda bırakıp bir mağazaya alışveriş yapmaya girdim. Tam bu sırada oraya iki turist geldi. Çantamı satılık sanıp ellerine aldılar. Mağaza sahibine bu çantanın kaç para olduğu sordular. Telaşla yanlarına koştum, çantanın benim olduğunu anlatmaya çalıştım ama turistler gülmeye başladılar. Mağaza sahibine, “Niye gülüyor bunlar böyle?” diye baktım.
Adam, “Nasıl gülmesinler,” diye bir kahkaha attı.
“Çanta benim diyeceğin yerde, ben çantayım, dedin!”
(Bu olay sırasında lise son sınıf öğrencisiydim. Anlayın artık yabancı dil öğretiminin durumunu. Mağaza sahibi ilkokul mezunuydu ama çok pratik yaptığı için yabancı dili benden daha iyi biliyordu...)
Erhan Tığlı
*********
Yorumlar
Yorum yaz...

17 Ocak 2020 Cuma

DİLEĞİMDİR

Doğanın güzelliklerini özümse, bir tablo yap da duvarına as
Uğramaz o zaman semtine ne keder ne de yas
Başının üstünde taşı eşini dostunu
Onlar öyle ak pak eder ki benliğini
Kalmaz gönül evinde hiç kir ve pas...
Rabbena hep bana, deme;
İçtiğin mutluluk şerbetinden bize de ver bir tas
Aman yaş tahtaya basma da kaç yaşına basarsan bas!

KİM KAZANÇLI?!

Bir gün ermişlerden birine sormuşlar.
” Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır.?
” Bakın, göstereyim” demiş ermiş.
Bir sofra hazırlamış.
Sevgiyi dilinden düşürmeyen, ama dilden gönülle de indirmeyen kişileri çağırmış bu sofraya.
Hepsi yerlerine oturmuşlar.
Derken, tabaklar içerisinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da ”derviş kaşığı” denilen bir metre kaşıklar.
Ermiş
” Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diyede bir şart koşmuş.
” Öyle kaşığın çukur kısmından tutmak yok”
” Peki” demişler ve çorbayı içmeye girişmişler.
Fakat oda ne?
Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse bir türlü döküp saçmadan götüremiyormuş çorbayı ağzına.
En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor vazgeçmişler çorbadan.
Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan.
Onlar sofradan kalktık dan sonra,
Ermiş: ”’ Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım yemeğe” demiş.
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya.
Ermiş: ” Buyurun bakalım” deyince de, her biri uzun boylu kaşığı çorbaya batırıp karşısındaki Arkadaşına uzatıp içmişler çorbalarını.
Böylece her biri diğerini doyurmuş ve kendisi de doymuş olarak şükür içinde kalkmış sofradan.
” İşte” demiş ermiş. ” Kim ki hayat sofrasında yalnız kendisini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalkacaktır.
Ve kim ki, kardeşini düşünür de doyarsa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz.
Şunu da unutmayın ki, hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman.”