Follow by Email

24 Mayıs 2019 Cuma

MANYAK OLMAK BEDAVA!

MANYAK OLMAK BEDAVA!
Çoğu kişi, doktor olmadığı halde teşhis koymaya bayılır. Sözgelişi, bir yerimiz ağrısa dudak büker, biraz düşünür, bilgiç bir tavırla, “Sende şu hastalık var” der. Demekle yetinmez, otlu önerilerde bulunur: “Sabah akşam yeşil çay iç. Kekik, keten tohumu da iyi gelir. Hele tarçını hiç ihmal etme. Günde iki bardak rezene çayı içtin miydi hiçbir şeyin kalmaz...”
Dediklerinin hepsini yapmaya kalksan için dışın rezene çayı, tarçın, kekik, keten tohumu olur; yemeğe, su içmeye vakit bulamazsın. Miden bulanır, karnın ağrır...
Canın sıkılsa, moralin bozuk olsa depresyon geçirdiğini ileri sürer. Saçma önerilerine kızıp bağırsan, “sende stres var. Adaçayı ile ıhlamur içersen rahatlar, ferahlarsın” diye akıl verir. Daha buna benzer neler derler neler...
Bu teşhis koyma hastalığı büyüklerden gençlere, hatta çocuklara sıçradı. Günümüzün moda sözcüğü “manyak”! Davranışlarını beğenmedikleri kişilere “manyak” yaftasını yapıştırıveriyorlar hemen. Hobi bile manyaklık sayılıyor. Ne yapsan manyaklıktan kurtulamıyorsun. Bence herkeste manyaklık aramak da bir çeşit manyaklık!
“Yahu sen ne manyak adamsın be! Para kazanıp köşeye dönmeye çalışacağına, beş para etmeyen yazılar, şiirler yazıp duruyorsun...”
“Kardeşim, sen manyak mısın, yoksa tipin mi öyle gösteriyor? Borç para verilir mi bu devirde? Borcunu veren enayi sayılıyor. Sen o paranın üstüne bir bardak soğuk su iç.”
“Manyağa bak! Zengin kısmete hayır dedi de, gitti bir çulsuza vardı. Neymiş, seviyormuş. Aşk üç günlüktür. Zenginlik ise ömür boyu rahatlık verir.”
“Ben sana manyak demeyeyim de kime diyeyim? Sanat karın doyurur mu? Ressamlar aç geziyor. Yazarlar da hapse tıkılıyor. Bol paralı meslek seç kendine.”
Geçenlerde bir duvar yazısı okudum. Şöyle diyordu: “Aşk bir göldür; içinde manyaklar yüzer.”
Bir süre önce de bir kabadayı, rakiplerinden birine, “Ulan! Seni mermi manyağı yaparım be!” diye medyan okuyordu...
Komşunun beş yaşında bir çocuğu var. Almanya’da doğduğu, büyüdüğü için pek Türkçe bilmiyor. Memlekete tatil geldiklerinde, oyun oynadığı çocuklardan Türkçe öğrenmeye çalışıyor. Yeni bir sözcük öğrendiği zaman seviniyor.
Geçenlerse annesinin yanına gelmiş, mutlu bir gülüşle, “Bugün yeni bir sözcük öğrendim anne!” diye bağırmış.
Annesi merakla, “Ne öğrendin oğlum?” diye sormuş.
“Manyak!”
“Niye bana manyak diyorsun bakayım?”
“Ben demiyorum. Arkadaşım dedi.”
“Ne şey arkadaşın var senin öyle. Başka öğretecek söz bulamamış mı?”
“Öğretmedi, bana manyak dedi. Manyak ne demek anne?”
Anne çocuğunu üzmemek için yalan söylemiş:
“Manyak; iyi, güzel demek oğlum.”
Çocuğun hoşuna gitmiş bu manyaklık. İkide birde söylemeye başlamış:
“Yemek çok manyak olmuş anne. Eline sağlık!”
“Bugün manyak biriyle tanıştım.”
“Yeni aldığın gömlek hiç de manyak değil. Beğenmedim.”
İşin tuhafı, bu sözü eve gelen konuklara da söylemiş. Kendisiyle ilgilenip başını okşamışlar, hoşuna gitmiş bizimkinin Coşmuş:
“Bu manyaklar her zaman gelsin evimize!” demiş annesine.
***
Ancak uzman doktorların teşhis koyduktan sonra söyleyebileceği manyaklık özelliği, çoluk çocuğun diline düşerse böyle olur işte!
Söz aramızda, tıp fakültesinin yanından bile geçmemiş ve de kendi derdine derman olamadığı halde, başkalarına ilaç sunan, akıl veren doktorlar(!) pek çok. Ama toplumumuz gene de hastalıktan kurtulamıyor bir türlü. Hele politika doktorları, halkı tedavi edeceklerini, onları dertten kurtaracaklarını söyleyerek başa geçiyorlar da, hastalıkları azaltacaklarına çoğaltıyorlar büsbütün. Kendileri hastalığın ta kendisi oluyorlar, söz ve davranışlarıyla bizi hasta ediyorlar. Öldürmekten, kan dökmekten zevk alan manyak teröristlere karşı gereken önlemleri almıyorlar, lafla vakit geçiriyorlar, birkaç kınama mesajıyla görevlerini yaptıklarını sanıyorlar! Bu durumda, biz manyak olmayalım da kim olsun?
*****
Erhan Tığlı

22 Mayıs 2019 Çarşamba

ÖDÜLLÜ BİR ŞİİRİM


YIL-AN
Amaann!
Dört nala koşan atlar gibi geçiyor zaman
Çilenin rüzgarı yaman esiyor yaman
Uğruna can vermeye hazır olduğum
Dünya denilen canan
Başkalarına devayı dert ediyor da ihsan
Bana verdiği armağan(!)
Hep hüzün adlı yılan…
Kaçıp kurtulmak istiyorum bu soygundan
Bitsin diyorum talan
Ama geçit vermiyor
Yaşamak diye adlandırılan
Balta girmemiş orman…
Amaann!
Daha ne kadar sürecek bu vurgun bu yalan!?

21 Mayıs 2019 Salı

SEVENLER AĞLAMASIN

 Boyun eğme çileye ve kedere
diren tüm kötülüklere çirkinliklere
ağlama sakın boş yere
aşk gülünün dikeni

batınca yüreğine
gülmek yakışır sevenlere
çünkü erişemez herkes
yaşamayı güzelleştiren
o yüce değere

20 Mayıs 2019 Pazartesi

GÜL-DÜRT-MECELER

Eskiden bütün yollar Roma’ya çıkarmış
Şimdi sadece paraya çıkıyor paraya...
***
Ne yaparsan yap ama ol bir baltaya sap
Sakın başı açık gezme, kendine bir külah kap!
***
Komşunun otuz beşlik kızı her gün akşama kadar dışarıda gezer
Ama konum komşu ona evde kalmış der...
***
Gülmeyen insanın karnı tok olsa bile ruhu açtır
Gülmek ekmek su hava ve sevgi gibi önemli bir ihtiyaçtır
***
Pinekleyip durma bir köşede; al çantanı yola çık
Yürümekten yılmayanlara yol her zaman açık!
***
Önemli olan sarayda değil gönüllerde yaşamak
İyi yaşamak için sakın çıkarcılığı etme kendine basamak
***
Pozitif düşünceyi adın gibi benimsersen
Bedenin ölse bile düşüncen yaşar yıllar boyunca
***
Kimi dertlere derman olur, elinde al tası
Kimi de kesip biçmeye çalışır, elinde baltası!
***
Geçenlerde birini iyice ıslattılar. Niye mi?
Kuru iftira uğramıştı da...
***
Güzellikle iyiliği kar, insanların yarasına sar
Yoksa hiç eksilmez güvendiğin dağlardaki kar
***
Ölmek kolay, yaşamak zor
İnanmıyorsan yoksula sor...
***
Eğer herkese eşit uygulanırsa yasa
Düşkünler bayram eder, zalimleri alır bir tasa...


Ruhi Su - Ben Melamet Hırkasını (haydar)

18 Mayıs 2019 Cumartesi

yıkılmayan kale


YIKILMAYAN KALE...

            Radyoda kaleli bir türkü var: “Kale kaleye bakar/Kaleden kanlar akar/ Delikanlı dururken/İhtiyara kim bakar?” diyor bir solist. Acı bir gülüşle şöyle diyorum: “Artık devir değişti. Paran çoksa yaşına başına bakan olmuyor. Paran yoksa, istediğin kadar yakışıklı ol, yüzüne bile bakmıyor kızlar kadınlar. Öyleyse bu türküyü şu biçimde değiştirmek gerek:    “Paralılar dururken/ Züğürtleri kim takar!”
            İşte kaleli bir türkü daha:
            “Kalenin ardı bayır
            Gülü dikenden ayır
            Yâr Allahın seversen
            Beni herkesten ayır”
            Bu türkünün sözlerini günümüze uyguluyorum:
            “Kalenin ardı çayır
            İyiyi kötüden ayır
            İnsanlığı kaybettim
            Arıyorum dağ bayır”
            Ünlü olmak isteyen güzellere şunları söylemekten kendimi alamıyorum:
            “Dikkati çekmek için
            Hemen mayonu sıyır!”
            Politik bir taşlama yaparak son iki dizeyi değiştiriyorum:
            “Politikacının hası(!)
            Vatandaşa defol git, der
            Amerika’ya geç buyur!”
            Başka bir kaleli türküye geçiyorum. “Kaleden indir beni/ Gemiye bindir beni/El üstünde tutalım/Seveni sevileni” diyorum ama sözümü tutan olur mu bilmiyorum...
            “Kalenin bedenleri
            Sevin gül dikenleri
            Sevmeyenlere batar
            Gülümün dikenleri”
            “Kaleden kaleye şahin uçurdum/ Ah ile vah ile ömrüm geçirdim” diye dövünmek istemiyorsak, gönüllere gül dikenleri destekleyelim, sanatı bilimi dışlamayalım, sevginin ve dostluğun sesine kulak verelim. İşte o zaman kalemiz top atsan yıkılmaz!
ERHAN TIĞLI
*************

17 Mayıs 2019 Cuma

Yüreğimizi Çiçekleyenler

ÇİÇEKLİYOR YÜREĞİMİZİ OZANLARIN DOST IŞIKLARI

Ozanların yediveren elleri
Dur diyor kötülüklere çirkinliklere
Ama kovanımızı yağma etmeye kalkan
Katran karası şer böcekleri
Görmezlikten geliyor balını

İğnesine takıyorlar kafalarını
Ama ne kadar tutsalar da
Dört duvar arasında
O kadar çok yayılır dört bir yana
Sesi nefesi bahar yelinin

Söndüremez ışığını karanlık adamlar
Deniz feneri olur yıldızlı gözleri

10 Mayıs 2019 Cuma

Yazmak Neye Yarar?


YAZMAK NEYE YARAR?

            Okuryazar geçiniriz ama çoğumuz okumaz, yazmaz, sadece seyreder, bakar. Eskiden eş dost birbirine mektup yazar, bayramını, evliliğini, doğum gününü kutlardı. Cep telefonu yaygınlaşalı bu külfet ortadan kalktı. Yazarsak mesaj yazıyoruz mektup yerine. Buna da üşenip hazır mesajları kullananlar var! Atalarımız, “Al eline kalemi, yaz başına geleni” demişler oysa biz dilekçe bile yazmaz, başımıza iş getirenlere “Allah cezaları versin!” diye beddua etmekle, küfredip homurdanmakla yetiniriz. Ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep, yazılmaz benim derdim, deriz ah of çekerek. Bakkala, marketçiye “Yaz tahtaya, al haftaya” diyoruz ya da Barış Manço’nun, “Yaz defteri kitabı/Sarı çizmeli Mehmet ağa/Bir gün öder hesabı” diye şarkı söyleyiveriyoruz alacaklılarımıza. Lefter, futbolu bıraktığı için, “Ver Leftere, yaz deftere” esprimiz de unutuldu...
            Başımıza gelenler alın yazımız sayılıyor, kader kara yazdı, diye dert yanılıyor...
            Bu karamsar sözleri silelim de sizleri yazmakla ilgili fıkralarla baş başa bırakalım.
            KUDURAN ADAM
            Adamın birisini köpek ısırmış. Zamanında aşı yaptırmadığı için ölecekmiş. Ölüm döşeğine düşünce dostlarından kalem, kâğıt istemiş. “Vasiyetini mi yazacaksın?” diye sormuşlar. “Hayır” diye başını sallamış, “Isıracağım kişilerin adlarını yazacağım.”
            AHMAKLAR DEFTERİ
            Şair Haşmet, yanında “Ahmaklar Defteri” adını verdiği bir defter taşır ve oraya ahmaklık yapanların adlarını yazarmış. Koca Ragıp Paşa merak etmiş, “Bu defterde benim de adım var mı?” diye sormuş. “Evet, paşam, var” demiş Haşmet. Paşa şaşırmış, “Peki neden?” demiş. Şair, “Dün, pek güvenilmeyen birine borç verdiniz de ondan” diye cevap vermiş.
            “Ya adam borcunu öderse ne yapacaksın?”
            “O zaman sizin adınızı siler, onunkini yazarım.”
            YAZMAK NE ZAMAN İŞE YARAR?
            Yazanlar, hele gazete ve dergilerde gerçekleri yazanlar beladan kurtulamazlar. Ya hapse düşer ya da ağır para cezalarına çarptırılırlar. Çıkarı bozulanlar tarafından dövülür, sövülür, hatta öldürülürler. Bu konuda şöyle bir taşlama yazmıştım:
            Kara kara kazanlar
            Ah şu oyunbozanlar
            Kimvurduya giderler
            Gerçekleri yazanlar...
            Yazmanın işe yaradığı yerler ve zamanlar da vardır. Nasıl mı? Bakın anlatıvereyim.
            Geçenlerde bir lokantaya gittim. Ismarladığım yemeğin gelmesini beklerken ilham geldi. Cebimden not defterimi, kalemimi çıkarıp bir şeyler yazdım. Garson koşarak geldi:
            “Beyefendi, bir kusurumuzu mu gördünüz?” diye sordu.
            “Hayır, aklıma bir şey geldi de onu yazdım” dedim ama garson inanmadı, lokantanın sahibine bir şey söyledi. Adam yanıma geldi, özür diledi ve öyle çok itibar etti ki beni böyle yerleri teftiş eden biri sandığını anladım. Bozuntuya vermedim. İkram edilen güzel yemekleri yedim. Benden para almadıkları gibi her gidişimde başköşeye oturttular...
            Gördünüz ya yerinde ve zamanında yazılan yazı ne kadar işe yarıyor!
ERHAN TIĞLI
************

4 Mayıs 2019 Cumartesi

Uyumsuz Sözlü Türküler


TÜRKÜLER GÜZEL AMA SÖZLER UYUMSUZ...

            Çoğu zaman bir türkü takılır kulağıma dilime. Kiminin melodisini beğenirim de sözlerini beğenmem. İşte şu türkü melodisi güzel olduğu halde sözleri kötü olanlardan biri:
            “Duvara mıh çakarım
            Sen sallan ben bakarım
            Mendilin kirlendiyse
            Sen gönder ben yıkarım.”
“Duvara mıh çakarım” dizesi fena değil ama “sen sallan ben bakarım” ne demek yani? Onun yerine, “Yâr oynar, ben bakarım” dense daha iyi olmaz mı? Sevgiliyi oynarken seyretmek kadar güzel bir şey var mı? Hele, “Mendilin kirlendiyse/Sen gönder ben yıkarım” deyişinin ne işi var burada? Bu devirde kâğıt mendil kullanıyor herkes. Öyle olmasa bile sevgilinin mendilini yıkayarak onun gözüne girmeye çalışmak hiç de hoş değil. Bu dizeler şöyle olmalı:
            “O yâr benim olursa
            Çifte göbek atarım!”
            Başlık parası, düğün masrafı sevenin elini kolunu öyle bağlar ki, sevgilisine kavuşunca sevincinden göbek atması çok normal...
            Bu dizeyi şu biçimde de değiştirebiliriz:
            “Yârimin bahçesine
            Irmak olup akarım.”
            Ben tam karar veremedim. Sizce hangisi daha yerinde; göbek atmak mı, ırmak olup akmak mı? Bu devirde ırmak olabilene ne mutlu! Çoğu kişi dere ya da çay bile olamıyor...
            Son dörtlükte şöyle deniliyor:
            “Duvarda elek m’olur
            El kızı melek m’olur
            Kör olası kaynana
            Kapıda halek m’olur?”
            Doğru, el kızı ya da erkek melek olmaz. Halek kapı önünde konuşma demekmiş. İyi bir şey değil, kapı önünde konuşarak çevreyi rahatsız edenlere ben de kızarım ama bunun burada işi ne? Sevgiliden söz edilen bir türküde kaynana yakışmıyor. Ben bu dizeyi bakın nasıl değiştirdim: “Çektiğin çilelerin/ Suçlusu felek m’olur?” Böylece yaptığı hataların suçunu feleğe yükleyenlere mesaj vermiş oluruz, ne dersiniz?
Erhan Tığlı
*********

28 Nisan 2019 Pazar

Televizyonumuzun Dili


TELEVİZYONUMUZUN DİLİ

Televizyonumuzun dili gitgide yozlaşıyor, yabancı sözler artıyor, Türkçe azaldıkça azalıyor. Yozlaşma ve yabancılaşma, yabancı hayranlığı ayrık otları gibi bütün kanalları sarmış, ana dilimizi boğuyor, yaşama hakkı tanımıyor.
Söz gelişi, hoşça kal, güle güle gibi güzel sözcüklerimiz varken bay baylaşıyor kişiler. Sevincimizi “yaşasın” diye belirtirdik biz. Şimdi İspanyolca oley diye bağırıyor gençlerimiz.
Dizilerin ve etkinliklerin adları da yabancı hayranlığını ve yozlaşmayı teşvik etmek ister gibi bir tuhaf: Winx Clup, Comedya, Fear Factor Aksiyon, Women, Trend Topic, Top Gear, Lifestyle, Moderaör, Süper Star Life, Dekodizayn...
Televizyon kanalları da yabancı adlar alırlarsa bir karış büyüyeceklermiş, adları Türkçe olursa günaha gireceklermiş gibi yabancı hayranlığında birbirleriyle yarışıyorlar: Star, Flash, Fox, Show, Cine 5...
RTÜK içki ve sigaraları buzlaştıracağına Türkçenin, ana dilimizin buz tutmasına, yerle bir edilmesine el atsa daha iyi olacak. Görevlileri, yetkilileri sorumluluğa davet ediyorum.
Erhan Tığlı
*********

22 Nisan 2019 Pazartesi

KADIN NELERE BENZER?




KADIN var CİN gibi, çarpar seni her yerde..
KADIN var TEKİLA gibi, deva olur her derde.
KADIN var ŞARAP gibi, yıllandıkça güzeldir.
KADIN var JACK gibi, her haliyle özeldir.
RAKI tadında KADIN ise hep bir ömre bedeldir...

18 Nisan 2019 Perşembe

Suyu Hiç Kesilmeyen Çeşme Hangisidir?!

Suyu hiç kesilmeyen çeşme hangisidir? Suyu hiç kesilmeyen çeşme mi olur, demeyin; bal börek dururken, aklınızı peynir ekmekle yemeyin! Rüşvet çeşmesidir bu rüşvet çeşmesi! Pek hoştur suyunu içmesi, her zaman, her yerde akar, kurnazlar küpünü doldurur, aptallar karşıdan bakar...


15 Nisan 2019 Pazartesi

TURİST ÖRDEK Mİ KAZ MI?!

Turist altın yumurta yumurtlayan tavukmuş ama biz sanırız onu kaz, yolmak isteriz biraz. Dinlemeyiz ne itiraz ne ikaz, atarız kazıkları. Kazıklarımız buradan oraya yol olur, yollarımızda trafik canavarı bol olur. Acılı kebaplarımızla karnını, acıklı şarkılarla kafasını şişiririz; halis tereyağlı(!) yemekler pişiririz, zorla yediririz. Üstüne de sunarız ekşimiş ayran, kurtlu kiraz. Çalar teneke orkestra, söyler kurbağa solist; deriz buna caz!
Çok severiz biz turistleri, bağrımıza basmak isteriz karısını kızını. Turizm gönüllüsü delikanlı alamaz hızını, biriyle dans ederken öbürünün avuçlar kalçasını. Plajda da yalnız bırakmaz, iyice yanına sokulur, onu kem gözlerden korur! Bu ekstra hizmetlerden asla para almaz, turist memnun oluncaya dek onu başka bir yere salmaz.
Tam turist mevsiminde belediye aşka gelir; yollar kazılır, turistik faaliyetlerle gözler boyanır. Tam sekiz ay yatılır, yumurta kapıya gelince ancak o zaman uyanılır...
Sen istediğin kadar bağır, istediğin kadar yaz; bizde böyledir turizm.
Ne söylesek boş; turizm mevsimi başladı, koş vatandaş koş! Atılan nutuklarla sen de coş, turistlerin gönüllerini ediver hoş. İlginle, sevginle olsunlar sarhoş...
Turist tavuk değil kaz. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!
ERHAN TIĞLI

13 Nisan 2019 Cumartesi

kitap Okumayanların gülünçlükleri


Hoca camide vaaz veriyormus. Iceriye bir adam girmis. "Hocam, ben esegimi kaybettim. Bir soruverin bakalim. Esegimi goren var mi?" demis. Hoca cemaate donmus. Icinizde kitap okumayan, sanatla ugrasmayan biri var mi?" diye sormus. Biri ayaga kalkmis, "Ben varim, ben, demis. Boyle bos seylerle vakit gecirmem. Yer, icer, keyfime bakarim."
Hoca esegini kaybeden adama donmus, "Bosuna baska yerde arama, demis. Iste esegin burada."
Adamin biri olmus. Obur dunyada sorgu meleginin karsisina cikarmislar. Sorgu melegi adama, "Sagliginda hic sevdin sevildin mi?" diye sormus. "Hayir" demis adam. "Peki, kitap okudun mu, bilgi ogrenmek icin dergi, ansiklopedi karistirdin mi?" Adam bunlara da hayir deyince melek oradakilere, "Bir kanat getirin" demis. Adam sevincle, "Melek mi oluyorum?" diye ellerini cirpmis. "Hayir, demis melek. Kaz oluyorsun!"
Profesor I. Hakki Baltacioglu, ogrencilerine Sultanahmet Cesmesi'nin guzelliginden soz ediyormus. Biri ayaga kalkmis,"Efendim, ben o cesmeyi inceledim ama sizin soylediginiz guzellikleri goremedim ". Profesor ona kitap okuyup okumadigini, guzelliklere duskun olup olmadigini sormus. Hepsine de hayir yanitini alinca aci aci gulmus. "Bosuna ugrasmayalim, demis. Ne ben sana bu cesmenin guzelligini anlatabilirim ne de sen anlayabilirsin."
Severek oku, sevdigini oku. Dogrulugu, iyiligi, guzelligi ilmek ilmek doku.
Kitap okumayan hapi yutar. Bilgisizlik batakligina duser, cirpindikca daha da batar.
Kitap okursan, olamasan da bir balta sap, dogru yolu araya araya dusmezsin bitap.
Rehberin olsun kitap, yerlerde surunmeyi birak, okumuslar arasinda kendine bir yer kap. Tapacak bir sey bulamiyorsan, kitaba tap. Maval okuyacagina kitap oku. O zaman, maval okumakla gecirdigin zamana yanarsin, o gunleri pismanlikla anarsin.
Kimi "Insan dusundugu kadar insandir" demis. Kimi "Insan guldugu kadar insandir."
Bilincsiz, bos bos dusunmek, gulmek neye yarar, oyleyse insan okudugu kadar insandir.
Erhan TIGLI

6 Nisan 2019 Cumartesi

ÖPÜVER GEÇSİN


ÖPÜVER GEÇSİN
Ben karanlıktan korkarım
Aşkınla aydınlat beni
Gönlüme gül diksin ellerin
Bahçem şiirleşsin
Yandım kavruldum sıcaktan
Gel de bahar yeli essin
Şuramda bir yaram var
Sensiz nasıl iyileşsin
Öpüver geçsin
*************

5 Nisan 2019 Cuma

Sayılarla Mizah

BİR: Dostluğun kapısından içeri bencillik ve çıkarcılık dışarıda bırakılarak girilir.
İKİ: Güçlünün karşısında koyuna, kuzuya döner çoğu kişi, güçsüze karşı ise ya kurt kesilir ya da tilki...
ÜÇ: Lafla peynir gemisi yürütmek kolay ama iş yapmak güç...
DÖRT: Ardan namustan söz eden kadın; erkekleri baştan çıkarmamak istiyorsan saçını değil gözlerini ört!
BEŞ: Yanlış kişiyi seçersen kendine eş; sönmez bir türlü mutluğunu, huzurunu yakan ateş.
ALTI: Kıvamını bil, ateşi iyi ayarla; sevgiyi ondan sonra ocağa koy; yanmasın yemeğin altı.
YEDİ: Sen masumsun, o da sütten çıkma ak kaşık! Öyleyse bu doğal güzellikleri kim yedi bitirdi, arsız kedi mi?
SEKİZ: Adam harcamakta kalabalığız; çamur atmakta eşsiz benzersiziz; tekiz!
DOKUZ: Akıl öğretmekte çok, aklını kullanmaya gelince yokuz. İşte bu yüzden inip duruyor başımıza topuz!
ON: Gecekondularda, doğasız apartmanlarda ömür çürüteceğine arı ol da çiçeklere kon!

3 Nisan 2019 Çarşamba

Ders Verici bir ileti

Balıkçı bir adam bir gün güneş doğmadan sabah namazından az önce deniz kenarında oturuyormuş. Derken içi taş dolu bir torba bulur. Elini torbanın içine sokarak bir taş alır ve o taşı denize fırlatır. Taşı fırlattığı esnada suyun üzerinde çıkardığı ses adamın hoşuna gider.Tekrar ikinci bir taş alır ve onuda denize fırlatır. Çünkü taşın suya değerken çıkardığı ses balıkçıyı mutlu eder ve bu şekilde taşları teker teker fırlatır. Bu arada güneşin ışığı yavaş yavaş yaklaşır ve adamın elindeki taş dolu torbada yavaş yavaş belli olmaya başlar. Artık torbanın içinde sadece bir taş kalmıştır. Güneş açıp adam torbanın içine baktığında bir de ne görsün içindeki taşlar elmas taşlarıymış. Meğerse denize fırlattığı tüm taşlar elmasmış. Çok pişman bir şekilde şöyle demeye başlar:" Ey ahmak herif. Eğer bu taşların elmas olduğunu bilseydim sadece sesi kulağıma hoş geldiği için eğleneceğim diye onları hiç denize firlatırmıydım?" Ancak iş işten geçmiştir.
Evet kardeşim bu kıssadan çıkardığımız dersler:
1) Balıkçı sensin.
2) Aralıklarla denize fırlattığın elmaslar senin ömrün.
3) Denizin üzerinde taşın çıkarmış olduğu ses, yok olmaya mahkum dünya süsü ve şehvetleridir.
4) Gecenin karanlığı ise gaflettir (dünya hayatına dalmak).
5) Güneşin doğuşu ise geri dönüşü olmayan ölümün ta kendisidir.
5) Kardeşim! Şimdiden itibaren uyanık ol ve elmas değerinde hatta çok daha değerli olan vaktini, ömrünü faydasız şeylerle boşa harcama.Yoksa pişmanlığın fayda vermediği o çetin günde çok pişman olursun.
PAYLAŞALIM HERKES OKUSUN

30 Mart 2019 Cumartesi

İNSANLIK YOLU




İNSANLIK YOLU
İnsanlığa giden yolun
Arısı karıncası boldur
Siz de kelebek kuş kondurun
Kurtarın çöpten dikenden
Çiçekleyin her yerini
Ayrık otlarını yolun...
Uygarlıktır bu yolun sonu
Değildir orada hiç kimse
Birbirinin kölesi kulu...
Bu yol sevgi yoludur
Yolcuların eli kolu
Güzelliklerle doludur.

24 Mart 2019 Pazar

Montaigne’den AŞK Üzerine 5 Aforizma

DÜNYANIN EN GÜZEL ÇİÇEĞİ HANGİSİDİR?

Sizce en güzel çiçek hangisidir; gül mü, karanfil mi, papatya mı, manolya, lale ya da akasya, menekşe mi? 
Şarkılarda, şiirlerde en çok gül geçer. Sevgili güle benzetilir. Belki de dikenli oluşundandır bu...Ne olursa olsun, gülü seven dikenine katlanır, gülün kokusuyla kendinden geçer, kanatlanır, sanki canına can eklenir. Özel günlerde daha çok gül beklenir. Gülün de kırmızısı istenir. Karanfil de güzel bir çiçektir. Yanık bir kokusu vardır. Ahmet Haşim’in dediği gibi, “Yârin dudağından getirilmiş/ Bir katre alevdir bu karanfil.”
Lale de bir devre adını vermiş bir çiçektir. Kıpkırmızı olanı aşk ateşiyle yanan aşığa benzetilir. Politik bir simgedir aynı zamanda. Papatya bir kır çiçeğidir: “Papatya gibisin beyaz ve ince/ Bir hoş oluyorum seni görünce” denilir bir tangoda.
Zeki Müren’in manolyası vardır: “Koklamaya kıyamam/ Benim güzel manolyam...”
Akasya baygın kokusuyla koklayanları mesteder: “Yârimle biz biz bize/Otururduk diz dize/ Sevişirdik göz göze/ Akasyalar açarken” diye şarkı söyletir. Menekşe gökkuşağını andıran renkleriyle gönül tellerimizi titretir. Sümbülün morluğu ve boynu bükük duruşu ozanlarımıza yas tutanları anımsatmıştır. Zambağın çeşitli renkleri vardır ama daha çok beyazı olanı yeğ tutulmuş, masumiyet simgesi sayılmıştır. Orkide, krizantem gibi çiçekler daha çok sosyetik çevrelerde görülür, hediye edilir.
Görüldüğü gibi, her çiçeğin kendine özgü bir özelliği, değişik bir güzelliği vardır. Herkes kendi zevkine, kişiliğine göre bir çiçeği sever, onu diğer çiçeklerden daha güzel sayar, üstün tutar. Zevkler ve renkler münakaşa edilemez, niye bunu seviyorsun diye sorulamaz.
Ama bana soracak olursanız, en iyi, en güzel çiçek dürüstlük çiçeğidir. Ne o, böyle bir çiçek adı duymadınız mı? Eğer öyleyse aşağıdaki öykücüğü okuyun da bir düşünün.
Bir Çin prensi tahta çıkacaktı ama yasalara göre, daha önce evlenmesi gerekiyordu. Uygun bir aday bulmak için bölgedeki genç kızları huzuruna çağırdı.
Saraydaki hizmetçilerden birinin kızı prensi çok seviyordu. O da prensin huzuruna çıkmak istedi. Annesinin uyarılarını dinlemedi, çünkü sevdiği adamı bir kere bile görmek onu mutlu edecekti.
Beklenen gece geldi. Genç ve güzel kızlar en güzel giysilerini giymişler, süslenmişler, kendilerini beğendirmek için her çareye başvurmuşlardı. Prens kızlara birer tohum verdi. Bunu saksılarına dikmelerini, altı ay sonra gelmelerini söyledi. En güzel çiçeği yetiştiren kızı kendine eş olarak seçecekti. Herkes tohumu alıp heyecanla evlerine geri döndü.
Genç kız da kendisine verilen tohumu alıp saksıya ekti. O kadar bakmasına, özenmesine karşılık toprakta tek bir filiz bile görünmedi. Her şeyi denedi, uzmanlara danıştı ama bir fayda göremedi. Altı ay dolmuştu ama saksı hâlâ bomboştu. Prens sunacağı bir çiçek olmadığı halde gene de belirtilen gün ve saatte boş saksıyla saraya gitti. Oysa diğer kızlar güzel çiçekli saksılarla gelmişlerdi...
Sonunda beklenen an geldi. Prens salona girdi, kızların arasında dolaştı, saksıları birer birer inceledi. Hizmetçinin kızını kendine eş olarak seçtiğini duyurdu. Herkes şaşırmıştı. Diğer kızlar bu karara tepki gösterdiler, itiraz ettiler. Boş saksıyla gelen kız nasıl eş olarak seçilirdi? Prens durumu şöyle açıkladı:
“Bu genç hanım en değerli çiçeği yetiştirip bana sundu. O çiçeğin adı dürüstlük çiçeğidir. Çünkü sizlere dağıttığım tohumların hepsi sahteydi ve çiçek açmaları olanaksızdı.”
****
Nasıl, haklı değil miyim?
Hepimiz böyle çiçekler yetiştirelim ve çiçeklerimizi hiç soldurmayalım.
Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com

GÜZELLİĞİ ÖZÜMSEYEBİLMEK...

söylediğiniz güzellikleri göremedim “. Profesör ona kitap okuyup okumadığını,aşık olup olmadığını, güzelliklerle, güzel sanatlarla ilgilenip ilgilenmediğini sormuş. Hepsine de hayır yanıtını alınca acı acı gülmüş. “Boşuna uğraşmayalım, demiş. Ne ben sana bu çeşmenin güzelliğini anlatabilirim ne de sen anlayabilirsin.”