Follow by Email

24 Aralık 2010 Cuma

Dost Dizeler ve Sözler


DOST SÖZLER ve DİZELER

Sevenler birbirine katlanır
Katlanamazsa aradaki sevgi sakatlanır.
***
Yaşamak sevgi ve dostlukla tatlanır
Sevenlerin gönlü yeryüzüne sığmaz
Gökyüzüne doğru kanatlanır...
***
Sevgi ve dostluk insanlığın gül diken sesidir
Özveri ve erdemin ilk, bencilliğin son nefesidir.
***
Sevenleri sevilenlerin çoğalması çiçekli duyguların zafer marşıdır
Sevmeyenlerin yüreği insanlığın haraç mezat satıldığı bir çarşıdır.
***
İnsanları sevmeyen yaşıyor sayılmaz
Bencillik sarhoşudur; boşuna uğraşma, ayılmaz!
***
Sevmeyen insan akortsuz bir sazdır
Sevenlerin kışı bile ilkbahar yazdır
***
Sevgi ve dostluk hayatın bize sunduğu güzel bir armağandır
Bu armağanın değerini bilmeyenlerin hayatları yavan
Yaşadıkları ise yalandır...
Erhan TIĞLI
**********
%%%%%%%

17 Aralık 2010 Cuma

Kitaplı Sözler ve Fıkralar

KİTAP OKUMAYANLARIN TÜRLÜ ÇEŞİTLİ HALLERİ


Hoca camide vaaz veriyormuş. İçeriye bir adam girmiş. “Hocam, ben eşeğimi kaybettim. Bir soruverin bakalım. Eşeğimi gören var mı?” demiş. Hoca cemaate dönmüş. İçinizde kitap okumayan, sanatla uğraşmayan biri var mı?” diye sormuş. Biri ayağa kalkmış, “Ben varım, ben, demiş. Böyle boş şeylerle vakit geçirmem. Yer, içer, keyfime bakarım.”
Hoca eşeğini kaybeden adama dönmüş, “Boşuna başka yerde arama, demiş. İşte eşeğin burada.”

Adamın biri ölmüş. Öbür dünyada sorgu meleğinin karşısına çıkarmışlar. Sorgu meleği adama, “Sağlığında hiç sevdin sevildin mi?” diye sormuş. “Hayır” demiş adam. “Peki, kitap okudun mu, bilgi öğrenmek için dergi, ansiklopedi karıştırdın mı?” Adam bunlara da hayır deyince melek oradakilere, “Bir kanat getirin” demiş. Adam sevinçle, “Melek mi oluyorum?” diye ellerini çırpmış. “Hayır, demiş melek. Kaz oluyorsun!”

Profesör İ. Hakkı Baltacıoğlu, öğrencilerine Sultanahmet Çeşmesi’nin güzelliğinden söz ediyormuş. Biri ayağa kalkmış,”Efendim, ben o çeşmeyi inceledim ama sizin söylediğiniz güzellikleri göremedim “. Profesör ona kitap okuyup okumadığını, güzelliklere düşkün olup olmadığını sormuş. Hepsine de hayır yanıtını alınca acı acı gülmüş. “Boşuna uğraşmayalım, demiş. Ne ben sana bu çeşmenin güzelliğini anlatabilirim ne de sen anlayabilirsin.”

Severek oku, sevdiğini oku. Doğruluğu, iyiliği, güzelliği ilmek ilmek doku.
Kitap okumayan hapı yutar. Bilgisizlik bataklığına düşer, çırpındıkça daha da batar.
Kitap okursan, olamasan da bir balta sap, doğru yolu araya araya düşmezsin bitap.
Rehberin olsun kitap, yerlerde sürünmeyi bırak, okumuşlar arasında kendine bir yer kap. Tapacak bir şey bulamıyorsan, kitaba tap. Maval okuyacağına kitap oku. O zaman, maval okumakla geçirdiğin zamana yanarsın, o günleri pişmanlıkla anarsın.
Kimi “İnsan düşündüğü kadar insandır” demiş. Kimi “İnsan güldüğü kadar insandır.”
Bilinçsiz, boş boş düşünmek, gülmek neye yarar, öyleyse insan okuduğu kadar insandır.

Erhan TIĞLI

16 Aralık 2010 Perşembe

6 Aralık 2010 Pazartesi

GÜLLÜ Taşlamalarım


GÜLLÜ TAŞLAMALAR

Dikenden giremedim
Gülünü deremedim
Ben bu gül bahçesinde
Mutluluk göremedim.
***
Gül koklamak istedim
Ama boş kaldı elim
Sevgi saygı ararken
Kurudu suyum selim.
***
Girdim yârin bahçesine
Gül dibinde gül biter
Alkışlara güvenme
Siyaset sahnesinde
Pilin çabucak biter!
***
Çemberimde gül oya
Yeşili sanal boya
Gülüşü pek güzeldir
Dikeni çoktur ama...

Erhan Tığlı

13 Kasım 2010 Cumartesi

12 Kasım 2010 Cuma

Şiirimin resmi


Şiirimin resmidir

ÖDÜL

Sensin benim ödülüm
sevgiye doyum günüm
gönlümün bahçesini
süsleyen gonca gülüm
*****
Çiçek gibiyim bugün
doğa güzelleşince
sevgiler yeşerince
bayram etti gözlerim
gönlümde oldu düğün

GÜL-DİKEN

3 Kasım 2010 Çarşamba

YETER


Gönlümdeki sarayın
her yanı senin olsun
bana başucundaki
ufacık bir yer yeter

25 Ekim 2010 Pazartesi

Kibritlerin Verdiği Ders


Adamın biri, Bilgeliğiyle ün salmış olan kralın yanına gider.

Krala şunu sorar:

'Efendim söyleyin bana, hayatta özgürlük var mıdır?

Kral:

'Elbette' der, 'Kaç bacağın var senin?'

Adam soruya şaşırarak:

'İki' der.

Kral:

'Pekala, tek bacağının üstünde durabilir misin? '

'Elbette' diye cevap verir adam.

Kral:

'O halde hangi bacağın üstünde duracağına karar ver'.

Adam biraz düşünür ve sol bacağı üstünde durmaya karar verir.

'Tamam' der kral

'Şimdi öteki bacağını da kaldır.'

Adam şaşırır:

'Bu imkansız kralım' der.

'Gördün mü? ' der kral

'Özgürlük budur. Sen sadece ilk kararı almakta özgürsün. Ondan sonrasında değil.'



Tiziano Terzani'nin 'Atlı Karıncada Bir Tur Daha' adlı kitabında okuduğum bu küçük öykü yıllardır tartışılan özgürlük kavramı üzerinde bir kez daha düşünmeme yol açtı.

Hayat gerçekten böyleydi.

İlk kararı alıyordun ve gerisi o ilk karara bağlı olarak gerçekleşiyordu.

Hayat hata kabul etmiyordu.

İlk kararın doğruysa işler yolunda gidiyordu ama eğer yanlış bir karar aldıysan, her şey zincirleme yanlış gidiyordu.



Mesela mesleğini seçerken...

Hasbelkader, iyi düşünmeden, yeteneklerinin farkında olmaksızın bir meslek seçtiğinde ömür boyu işini zorla yapmaya mahkum oluyordun..

İşinin başındayken başka bir iş yapmayı özlüyordun.

Ama biliyordun ki; özgürlüğünü kullanmış, ilk kararı vermiştin ve yeniden başlamaya cesaretin yoktu.



Bazı insanlar vardı hayatta...

Onlar her şeyi ardlarında bırakıp, yeniden başlayacak kadar cesurlardı.

Ama sen onlardan biri olamıyordun.

Bunca emek, bunca çalışmayı, sanki çöpmüş gibi bir çırpıda atıveremiyordun.

Oysa göz ardı ettiğin bir şey vardı.

Hayat çok kısaydı ve mutsuz olduğun işlerle zaman öldürmek, aynı zamanda ruhunu öldürmekle eş anlamlıydı.



Evlilik konusunda da iyi karar vermek gerekiyordu.

Yanlış bir karar, aynı evde yaşayan iki düşman yaratabilirdi.

Aşk zorunluluğa dönüşebilir ve hayatını cehenneme çevirebilirdi.

İlk kararı alıyordun, bu konuda özgürdün ama devamında senin kararına bağlı olmayan pek çok şey gerçekleşiyordu.



Hayat kararlardan ibaretti ve kararlar birer kibritti.

Doğru yerde ateşlediğinde seni ısıtacak, çorbanı kaynatacak ateş oluyordu.

Yanlış yerde ateşlediğinde ise, içinde bulunduğun evle birlikte seni de yakıyordu.



Hayat öyle basite alınacak bir oyun değildi.

Oyunun kurallarını bilmen ve ona göre oynaman gerekiyordu.

Ama çoğu zaman oyunun kurallarını bilmek yetmiyordu.

Çok daha önemli olan başka bir şey vardı.

Kendini bilmek...

Ne istediğini, neyin seni mutlu edeceğini ve kim olduğunu, neler yapabileceğini bilmek zorundaydın.

Ancak o zaman doğru kararlar veriyor ve mutlu bir hayata sahip oluyordun.



Ve kararlar birer kibritti...

Kendini ya yakıyordun,

Ya da ısıtıyordun...

HAYAT SİLGİ KULLANMADAN RESİM YAPMA SANATIDIR...

19 Ekim 2010 Salı

Sazımın Akordu


Okuduğun kitap olayım
yazdığın yazı...
yakamoz gözlerinin
şiirine sığınayım
kitapsızların hışmından
Sende yeşersin
sende sararıp solsun çiçeklerim
Akortsuz kalmasın
gönlümün sazı

10 Ekim 2010 Pazar

GÖNÜL ÇİÇEĞİ


Aşktır ömrümün varı
aşkla yeşerir bağım
erir dağımın karı
doğal güzelliklerin
aşktır ayvası narı
Gönlünde çiçek yoksa
nasıl bal yapar arı?

27 Haziran 2010 Pazar

Sahte Dostlara

Doğar ağlarım susturamazsınız
yaşarken ağlatırsınız güldürmezsiniz
yerlerde sürünsem aldırmazsınız
sevginiz saygınız lafta kalır
kör bencilliğinizi kaldıramazsınız
Ölürsem ağlamayın
KANDIRAMAZINIZ!

19 Mayıs 2010 Çarşamba

İNSANLIK NERDE?


İNSANLIK NEREDE?
Bir türküde, “İndim dereye, taş bulamadım / Gönlüme göre eş bulamadım” deniliyor.
Eş yerine iş, aş da diyebiliriz. Taşların bağlandığı, köpeklerin salıverildiği bu devirde
Zalime atmak için taş da yok. Lokantalarda, çarşı ve pazarda sağlıklı yiyecek bulmak o kadar zor ki... Yani eş bulmakla bitmiyor iş. İyilik, güzellik azaldı ama çevre kirliliği, gürültü, anarşi, terör bol miktarda var. Yaşamak pahalı, ölmek ucuz. Üstelik kötülüğe, çirkinliğe alıştık, göz yumarak, aldırmayarak daha da çoğalmaları için var gücümüzle çalıştık...
“Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? (...) Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. (...) O, kara toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte her yanın kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.” diyen Yakup Kadri ne kadar da haklı. Kendimi bir “Yaban” gibi hissediyorum ve sözde okur-yazar ama kitap okumayan, mektup bile yazmayan kişilerin kirli sokaklarında bir yabancı gibi dolaşıyorum.
Magandalar birbirlerine eşek şakaları yapıyorlar, yedikleri yiyeceklerin artıklarını yerlere fırlatıyorlar, itişip kakışarak gelip geçenleri rahatsız ediyorlar ama kimse ses çıkar(a)mıyor, üstelik aman başım belaya girmesin, bana bulaşmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar, diye oradan hızla uzaklaşıyor herkes. İsmet İnönü’nün, “Namuslular en az namussuzlar kadar cesur olmalıdırlar” sözü geliyor aklıma. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, dersek yüz bulur, astar ister böyleleri. Susma, sustukça sıra sana gelecek. Bu tür kişiler çoğalacak, rahat, huzur elden gidecek” diyorum ama kimse oralı olmuyor.
Aklıma bir Bektaşi fıkrası geliyor: Kibar bir gence bir arkadaşı eşek demiş. Şimdiye dek böyle bir hakarete uğramayan genç bunu hazmedememiş, düşüp bayılmış, bir türlü ayıltamamışlar. O sırada oradan geçmekte olan bir Bektaşi durumu öğrenmiş, gencin kulağına eğilip bir şeyler söylemiş. Geç bir süre sonra ayılmış, gülerek çekip gitmiş. Oradakiler bunu nasıl yaptığını sormuşlar. Bektaşi gülerek, “Çok kolay, demiş. Genç daha önce kendisine eşek denilmediği için, bu söz çok ağırına gitmiş ama ben kulağına kırk kere eşek deyince alıştı, hiç yadırgamadı.”
Azalan insancıllığa, çoğalan hayvanlığa bakıyorum da, fıkradaki genç gibi olmak üzereyiz diye düşünüyorum ve Nabi’nin bir beytini değiştirerek şöyle diyorum:
Bende tepki yok, onda insanlıktan zerre
İki yoktan ne çıkar, düşünelim bir kere.

18 Mayıs 2010 Salı

Anlamlı İki Dörtlük


Aksın sular harıl harıl
kimseye ne küs ne darıl
Eğer insanım diyorsan
sevdiğine sıkı sarıl.
****
Hep kötülük sezdirir
tatlı candan bezdirir
sevmek nedir bilmeyen
kuru bir can gezdirir!

18 Mart 2010 Perşembe

GÜLÜŞÜN ŞİİR YAZDIRIYOR


Gülüşün şiir yazdırıyor senin
bakışın şiir
yosun yağdırıyor aşk denizime gözlerin
Deniz feneri oluyor
yakamoz güzelliğin
kurtarıyor sisten karanlıktan
yıldızlarla buluşturuyor
özlemlerimi
ellerime uzanan ellerin
kucaklıyor kalbimi sımsıkı
engin bir yolculuğa çıkarıyor
Kovanıma bal taşıyor sevgin
yaşamak kokuyor gülüşünün gülü

12 Mart 2010 Cuma

DARBEli TAŞlamalarım


DARBELİ TAŞLAMALAR

Kimi askeri darbeyle suçlanıyor
Kimi hukuksal darbeyle...
Ya ondan yana olacaksın
Ya bundan yana!
Başka yolu yok kurtuluşun
İyi ama beyler
Bize giydirmek istediğiniz giysi
Çok sıkıyor, dar be!
***
Temiz eller operasyonu hazırlanıyormuş
Aman beyefendi
Eller şöyle dursun
Her şeyden önce
Beynini temizle beynini!
***
Hukuk siyasete alet
Olursa şayet
Sadece sözlüklerde kalır
Özgürlük eşitlik adalet...
Erhan Tığlı
*********

3 Mart 2010 Çarşamba

SEVENLER AĞLAMASIN


AĞLATMAMALI AŞK

Ağlatmamalı aşk
Güldürmeli yüzümüzü
Gül bahçesine çevirmeli
Özümüzü...
Dağıtmalı kara bulutlarımızı
Yeşertmeli gönlümüzü
Öyle bir yerleşmeli ki benliğimize
Sevinç ve neşe
Üzüntü, acı girememeli içeriye
Dolup taşmalıyız güzelliklerle
Ondan ayırmamalıyız yönümüzü
Başımızda esen sevda yeli
Şiire döndürmeli öykümüzü
erhantigli@mynet.com
******************

23 Şubat 2010 Salı

Kalbe Düşen Cemre



Takvimlere göre şubat ayının yirmisinde cemre havaya düşer ve baharın ucu gözükür. 27 Şubat cemre suya, daha sonra da 5 martta toprağa düşer, havalar ısınır, bahar kendini daha çok göstermeye başlar. Gerçi mart çıkmak istemez, mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, arada sırada soğuk olur, hatta kar bile yağar ama artık kışın can çekişmesinin önüne geçilemez, bahar yeli kış yelini kovar, çiçeklerin allı yeşilli açmasıyla gönlümüzde taht kurar.
Cemre ateş demektir, bir simgedir. Bir yere düşmez, havaları ısıtır sadece. Çinlilere göre her cemre, güneşle doğanın zifaf gecesidir. Kuşlar bu buluşmayı kutlarcasına ötüşürler, böcekler, arılar, kelebekler düğün gününün muştucusudurlar. Güller tomurcuklanır, yüzlere bir sevinç gelir, içimizdeki duygular depreşir, güzelleşir, evrene mutluluk gelir, yerleşir...
Bir gazeteye torpilli bir genç alınmış. Geç torpilli olduğu için kimseyi takmıyor, saygısızlık ediyormuş. Bu saygısızı bir türlü kovamayan yazı işleri müdürü onu yanına çağırtmış:
“Gölbaşı yöresine cemre düştüğü söyleniyor. Git şunun resmini çek de gel. Başaramazsan sakın geri gelme!” demiş.
Şımarık genç gitmiş, gidiş o gidiş! Kendisinden haber alınamamış.
Birkaç gün sonra jandarma karakolundan bir telefon gelmiş:
“Sizin bir muhabiriniz buradaki tarlaları, bahçeleri dolaşıp düşen cemrenin resmini çekeceğim diye tutturuyor. Deli midir nedir? Şuna bir şey söyleyin” diyormuş komutan.
Müdür doğaya düşen sıcaklığın resminin olamayacağını bildiği için karakol komutanına gerçeği açıklamak istemiş, tam, “Biz onunla dalga geçtik. Bilgisini ölçmek istedik” diyecekmiş ki, karakol komutanı sözlerini sürdürmüş:
“Beyefendi bu ne biçim iştir, cemre düşecek de bizim haberimiz olmayacak mı yani? Eğer öyle bir şey olsaydı nöbetçiler görür, bana bildirirlerdi!”
Cemre nereye düşer, size hiç cemre düştü mü, düştüyse nerenize düştü?
Aşk kalbe düşen bir cemredir, sakın unutmayın, cemrenizi bunca işimin arasında sen de nereden çıktın diye sakın kovmayın. Bu konuda yazdığım bir şiirle yazıma son veriyor ve hepinize hayırlı, uğurlu cemreler diliyorum.
Havama cemre düştü
Selam yolladım kuşlarla
Gökyüzünün mavisine
Yaşım yirmiye dönüştü.
***
Toprağa cemre düştü
Umut taşıdı gönlüme
Karıncalarım, arılarım
Mutluluğu bölüştü.
***
Suyuma cemre düştü
Coştu ırmaklarım
Açtı tüm çiçeklerim
Börtü böcek gülüştü.
***
Kalbime cemre düştü
Yeşerdi solgun umutlar
Eridi kar, dindi fırtına
Vardım yaşadığımın farkına!

Erhan TIĞLI
***********

10 Şubat 2010 Çarşamba

Erkekle Kadın...


Yumurtanın sarısı
iyimser olanların
yoktur derdi kaygısı
erkeklerle kadınlar
birbirlerinin yarısı
Bitsin sen ben kavgası!

30 Ocak 2010 Cumartesi

SEVGİ KUŞLARI


Güzelliğin dalına
konmuş sevgi kuşları
gönlüme gül dikiyor
o güzel ötüşleri
YÂR elimden tutmazsa
çıkamam yokuşları

BAŞ TACI


İnsanca yaşamaksa amacın
dostluk ve sevgidir
hem ihtiyacın hem de ilacın
dert kuyusuna düşersen
o çıkarır düzlüğe
gül diker güzellliklere
Onunla diner acın.
Dostun yoksa bir hiçsin
Odur senin baş tacın

27 Ocak 2010 Çarşamba

"İngiltere\'yi Sarsan Seks Skandalı"

26 Ocak 2010 Salı

DÜNYA Kırk Kulplu Kazan


KIRK KULPLU KAZAN

Dünya kırk kulplu kazan
Bir ucundan tut sen de kazan!
Kulplar çoktan tutulmuş deme
Bekle, elbet gelir senin de sıran
Sakın olma oyunbozan
Yoksa girersin okkanın altına
Hemen verilir cezan.

22 Ocak 2010 Cuma

BİZDE ÂDET BÖYLEDİR


Temel, Fadimeyi sinemaya götürmüştü. Filmin jönü sevdiği kızı kötü adamların ellerinden kurtardı ve yatağa atıp öpmeye başladı. Bunu yadırgayan Fadime Temel'e "niye böyle yapıyor?" diye sordu.
Temel, "Bizde âdet böyledir, diye başını salladı. Kurtarıcılar kurtardıklarını yatağa atarlar!"

17 Ocak 2010 Pazar

MENDİL SATAN ÇOCUKLARIMIZ


MENDİL SATAN ÇOCUKLARIMIZ

Kızma sokakta mendil satan çocuklara sakın
Suç onların değil; devlet anayla devlet babanın
Sıkıysa sen de yağmurda çamurda karda
Üşüye titreye çalış, aileni geçindir
Belki de onun sana uzattığı mendil
Yüzündeki kiri silmen içindir!
Erhan Tığlı
*********

4 Ocak 2010 Pazartesi

Sanatçı Nedir Ne Değildir?


SANATÇI NEDİR NE DEĞİLDİR?
Su olur akar yel olur eserim
Gönül bağınıza çiçek dikerim
Keserim kötünün çirkinin yolunu
Bağlarım bencilin çıkarcının kolunu
Güzelliklere yol açmak için
Bal taşır sanatımın arısı
Geçmişten geleceğe uzanır ellerim
Hep açar, hiç solmaz karanfillerim
Düşünce ve duyguların yeşermesi
Sevgi ve dostluğun mavileşmesi
Hep benim eserim...
Ama kadir kıymet bilmeyenler
Küçümser beni
Dudak bükerler ağustos böceği diye
Oysa fareli köyün kavalcısıyım ben
Farelerle yaşamaya alışanlar
Acaba ne zaman anlayacaklar
Özverimi erdemimi...
ERHAN TIĞLI
erhantigli@mynet.com
******************
www.erhantigli.blogspot.com
************************

2 Ocak 2010 Cumartesi

Kolay İş bulmak İstiyorsan...


YABANCI DİL- YALANCI DİL

Bir duvar yazısında “Kolay iş bulmak istiyorsanız, yabancı dil öğreneceğinize yalancı dil öğrenin” deniliyor. Okullarda öğretilen(?) yabancı dile bakıyorum da bu öğretim öğrencilere ne kadar yabancı ve ne kadar yalancı diye düşünüyorum. Laf salatasını bırakalım da yabancı dil öğretimiyle ilgili birkaç gülünç olayla, fıkrayla baş başa bırakayım sizleri.
SEN KALK FİLİZ!
İngilizce öğretmeni anlattığı dersi kimsenin dinlemediğini, dinler görünenlerin de anlamadığını görünce kızdı, “Niye dinlemiyorsunuz?” diye sordu. Öğrenciler, “Dinliyoruz hocam” dediler. Öğretmen, “Şimdi anlarım ben kimin dinleyip dinlemediğini” diye mırıldanarak birden “Stendap piliz!” diye bağırdı. Kimse kıpırdamadı, birbirinin yüzüne baktılar. Bir kız ayağa kalktı, “Buyurun hocam” dedi.
Öğretmen, “Aferin! Stendap pilizin lütfen ayağa kalkın demek olduğunu bir tek sen anlamışsın koskoca sınıfta” deyip kıza on verdi ve diğer öğrencileri azarladı.
Teneffüste arkadaşları Filiz adlı kızın başına toplandılar, öğretmenin ne demek istediğini nasıl anladığını sordular. Filiz gülerek, “Aslında ben de anlamadım ama bozuntuya vermedim. Sen kalk Filiz, dediğini sandım da ondan ayağa kalktım” diye konuştu.
ÇIKIN
Öğrenciler İngilizce dersine geç kalmışlardı. İçeri girerlerken öğretmen “çıkın” dedi. Çocuklar şaşırarak dışarı çıkmaya hazırlandılar. Öğretmen nereye gittiklerini sordu.
“Çıkın dediniz ya hocam!”
Öğretmen güldü:
“Ben size çıkın demedim, çikın yani tavuk dedim. Sakın size tavuk dediğimi sanmayın ha! İşlediğimiz konuda bu sözcük geçiyordu” diye konuştu.
(Yukarıdaki fıkralar gerçektir ve bana öğrenciler tarafından anlatılmıştır.)
KAHVERENGİ KULAK!
Bu fıkraları anlattığım Ebru adlı bir komşumuz da şunları dile getirdi:
İngilizce kompozisyon yazarken friend(arkadaş) yerine fried(kızarmak) sözcüğünü kullandım ve sonsuza kadar arkadaş olarak kalacağız demek isterken sonsuza kadar kızarmış olarak kalacağız demiş oldum. Gözlerim kahverengidir diyeceğim yerde de, kulağım kahverengidir dedim. Çünkü iki sözcük de e ile başlamaktaydı...
BEN ÇANTAYIM
Öğrenciliğimde bir tatil kentine gitmiştim. Çantamı dışarıda bırakıp bir mağazaya alışveriş yapmaya girdim. Tam bu sırada oraya iki turist geldi. Çantamı satılık sanıp ellerine aldılar. Mağaza sahibine bu çantanın kaç para olduğu sordular. Telaşla yanlarına koştum, çantanın benim olduğunu anlatmaya çalıştım ama turistler gülmeye başladılar. Mağaza sahibine, “Niye gülüyor bunlar böyle?” diye baktım.
Adam, “Nasıl gülmesinler,” diye bir kahkaha attı.
“Çanta benim diyeceğin yerde, ben çantayım, dedin!”
(Bu olay sırasında lise son sınıf öğrencisiydim. Anlayın artık yabancı dil öğretiminin durumunu. Mağaza sahibi ilkokul mezunuydu ama çok pratik yaptığı için yabancı dili benden daha iyi biliyordu...)
Erhan Tığlı
*********