Follow by Email

1 Şubat 2019 Cuma

Yazmak Neye Yarar?

YAZMAK NEYE YARAR?

Okuryazar geçiniriz ama çoğumuz okumaz, yazmaz, sadece seyreder, bakar. Eskiden eş dost birbirine mektup yazar, bayramını, evliliğini, doğum gününü kutlardı. Cep telefonu yaygınlaşalı bu külfet ortadan kalktı. Yazarsak mesaj yazıyoruz mektup yerine. Buna da üşenip hazır mesajları kullananlar var! Atalarımız, “Al eline kalemi, yaz başına geleni” demişler oysa biz dilekçe bile yazmaz, başımıza iş getirenlere “Allah cezaları versin!” diye beddua etmekle, küfredip homurdanmakla yetiniriz. Ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep, yazılmaz benim derdim, deriz ah of çekerek. Bakkala, marketçiye “Yaz tahtaya, al haftaya” diyoruz ya da Barış Manço’nun, “Yaz defteri kitabı/Sarı çizmeli Mehmet ağa/Bir gün öder hesabı” diye şarkı söyleyiveriyoruz alacaklılarımıza. Lefter, futbolu bıraktığı için, “Ver Leftere, yaz deftere” esprimiz de unutuldu...
Başımıza gelenler alın yazımız sayılıyor, kader kara yazdı, diye dert yanılıyor...
Bu karamsar sözleri silelim de sizleri yazmakla ilgili fıkralarla baş başa bırakalım.
KUDURAN ADAM
Adamın birisini köpek ısırmış. Zamanında aşı yaptırmadığı için ölecekmiş. Ölüm döşeğine düşünce dostlarından kalem, kâğıt istemiş. “Vasiyetini mi yazacaksın?” diye sormuşlar. “Hayır” diye başını sallamış, “Isıracağım kişilerin adlarını yazacağım.”
AHMAKLAR DEFTERİ
Şair Haşmet, yanında “Ahmaklar Defteri” adını verdiği bir defter taşır ve oraya ahmaklık yapanların adlarını yazarmış. Koca Ragıp Paşa merak etmiş, “Bu defterde benim de adım var mı?” diye sormuş. “Evet, paşam, var” demiş Haşmet. Paşa şaşırmış, “Peki neden?” demiş. Şair, “Dün, pek güvenilmeyen birine borç verdiniz de ondan” diye cevap vermiş.
“Ya adam borcunu öderse ne yapacaksın?”
“O zaman sizin adınızı siler, onunkini yazarım.”
YAZMAK NE ZAMAN İŞE YARAR?
Yazanlar, hele gazete ve dergilerde gerçekleri yazanlar beladan kurtulamazlar. Ya hapse düşer ya da ağır para cezalarına çarptırılırlar. Çıkarı bozulanlar tarafından dövülür, sövülür, hatta öldürülürler. Bu konuda şöyle bir taşlama yazmıştım:
Kara kara kazanlar
Ah şu oyunbozanlar
Kimvurduya giderler
Gerçekleri yazanlar...
Yazmanın işe yaradığı yerler ve zamanlar da vardır. Nasıl mı? Bakın anlatıvereyim.
Geçenlerde bir lokantaya gittim. Ismarladığım yemeğin gelmesini beklerken ilham geldi. Cebimden not defterimi, kalemimi çıkarıp bir şeyler yazdım. Garson koşarak geldi:
“Beyefendi, bir kusurumuzu mu gördünüz?” diye sordu.
“Hayır, aklıma bir şey geldi de onu yazdım” dedim ama garson inanmadı, lokantanın sahibine bir şey söyledi. Adam yanıma geldi, özür diledi ve öyle çok itibar etti ki beni böyle yerleri teftiş eden biri sandığını anladım. Bozuntuya vermedim. İkram edilen güzel yemekleri yedim. Benden para almadıkları gibi her gidişimde başköşeye oturttular...
Gördünüz ya yerinde ve zamanında yazılan yazı ne kadar işe yarıyor!
ERHAN TIĞLI

28 Ocak 2019 Pazartesi

Sanatın Dostluğu


SANATIN DOSTLUĞU
Dost, uzakta olsa bile yakınımızda hissedebildiğimiz, en soğuk bir günde dahi ruhumuza verdiği sıcaklıkla ısınabildiğimizdir. Karanlıklarımızı, kara bulutlarımızı dağıtan, benliğimizi aydınlatan dostumuzun değerini bilmeli, gerçeğini sahtesinden ayırabilmeliyiz.
Dost, yanında yüksek sesle düşünebildiğimizdir.( Emerson), Ondan ayrılınca üzülme; çünkü “ayrılık gerçek dostlar için mihenk taşıdır. (La Cordaire) Dostuna özveri göster, bencillik etme. “Bencillik dostluğun zehiridir. ( Balzac). Kendimize verdiğimiz en güzel hediye olan dostluk(Stevenson) güvensizliğin başladığı yerde biter(Epikür). Gerçek dostluk karşılıklı güvenle sağlamlaşır. Bakma sen “güvenme dostuna, saman doldurur postuna” diyenlere. Sahte dostlar için söylenmiştir bu söz.
En kalabalık yerde bile yapayalnız kalabiliriz. Dostlarımız gece gündüz yanımızda olamazlar. Tedirginlik nereye gitsek peşimizi bırakmaz, sakız gibi yapışır kimliğimize. Özlemimizi, umudumuzu eler, her yanımızı çamurlara beler, duvarımızı deler, bizi can evimizden vurur, çeşmemiz akmaz olur, ırmaklarımız kurur. Yaz bahar ayında bile kar yağar umduğumuz dağlara. Kurtlar dadanır en verimli bahçelere bağlara. Bir balık olur takılırız can sıkıntısının attığı ağlara. Hasret kalırız bereket saçan yağmurlara...
Kötülükler, kötü olaylar birbirini izler. Bir bakarız ki, tutunacak dallar elimizden kayıyor, içimizdeki yaşama sevincini, sabrı hain bir ayak eziyor, mutluluğumuzun defterini dürüyor. Has bahçemizi ayrık otları, çalılar ve dikenler bürüyor. Çile hançerini bağrımıza dayıyor, yüreğimizi bin parçaya bölüyor. Düşüncelerimize kelepçe, duygularımıza kilit vuruluyor. Hiçbir suçumuz olmadığı halde karanlık zindanlara atılıyoruz...
Bu durumda ne yaparsın? Çaresizliğin çivisiyle olduğun yerde çakılır kalırsın. “Benim sadık yârim kara topraktır” diyerek ölümün kucağına atılmaya kalkarsın. Ama dur, acele etme. Yanıbaşındaki dostunu görmezlikten gelme. Kim mi o? Sanattır sanat. Güzelliklerini karşılık beklemeden sana sunmaya hazırdır her zaman her yerde. Hadi sarıl boynuna, kucakla onu. Göreceksin ki hemen karşılık verecek, merhem olup yaralarını düzleyecek, kolunu açıp yollarını gözleyecektir. Hadi koş yanına, daha fazla bekletme bu güzel dostunu.
Radyoyu aç, güzel bir müzik dinle. Televizyonu aç, kanalları dolaş, seyredebileceğin bir program çıkar mutlaka karşına. Evde oturmaktan sıkıldınsa çık dışarıya, bir resim sergisine git, doğayı seyret; gözün gönlün açılsın, ruhuna neşe saçılsın. Bir sinemaya gir; beyaz perdedeki görüntülerle bütünleş, hayallere dal. Bir müzeye uğra; eskiyle yeni arasında köprü kur. Sanatın büyülü havasını içine çek. Tiyatroyu da ihmal etme. Gerçekleri gör; doğruyu, iyiyi, güzeli gönül hanene konuk et. Kitapçı dostlarının da boyunları bükük kalmasın. Yeni çıkan kitapları karıştır, sanat- edebiyat dergilerine bak. Birkaçını eve götür, sayfalarını vakit buldukça çevir, karanlıkları devir. Paran yoksa kitapların sergilendiği bir kitaplığa gir, korkma senden para pul istemezler, cömertçe sunarlar her şeylerini.
Gördün mü nasıl canlandı donuk hayatın, nasıl insancıllaştın, yaşamaktan zevk aldın. Dolup taştın bilgiyle kültürle, duygu ve düşüncelerle. Hep bunlar candan dost sanatın sayesinde oldu. Hadi öyleyse bil, anla değerini, önemini. Dostum yok diye kendini kapıp koyuverme. Dostuna dört elle sarıl. Göreceksin ki sen bir versen, hatta hiçbir şey vermesen de, o bin verecek, bahçeni yediveren gülleriyle bezeyecektir.
Bizi yerlerde sürünmekten kurtaran sanatın elidir
Bu gerçeği bilmeyen, görmeyen ya enayi ya delidir.
Erhan Tığlı

******************