Follow by Email

5 Temmuz 2018 Perşembe

HIRSIZ-LIK!..



HIRSIZLIK…

Yonca Tokbaş, Hürriyet gazetesinde çıkan bir yazısında, Yazısını çalan ve kendi yazmış gibi okuyuculara sunan kişileri eleştiriyor ve KhaledHosseini’nin“Uçurtma Avcısı” kitabından bir alıntıyla yazısını şöyle bitiriyor:
“…Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir.
Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun.
Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın.
Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, adaleti çalmış olursun…”
                                   ***
Benim de yazılarımı çaldıkları için bu yazı bana ilginç geldi.
İnanır mısınız, yazdığım yazıyı bana, kendi yazmış gibi, gönderen, özür dileyeceği yerde altında imzanız yoktu, ne bileyim sizin yazdığınızı diyen kişiler gördüm. Böylelerine “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” der atalarımız…
Lisede öğretmenken öğrencilerime ödev vermiştim. Bir öğrencim yazımı kendi yazmış gibi getirdi. “Bunu sen mi yazdın?” diye sordum. “Evet” dedi. “Kesinlikle sen yazmış olamazsın” dedim. “Niye?” dedi. “Çünkü bu yazıyı ben yazmıştım. Bir dergide de çıkmıştı” dedim. Sonra işi anlaşıldı. Bir öğretmen kitap yazmış, öğrencilerden yazı istemiş. Biri yazımı kendi yazmış gibi alıp getirmiş. Öğretmen de araştırmadan kitabına koymuş Bu öğrenci de yazımı oradan almış. Şu işe bak! Nereden nereye…
Neyse lafı fazla uzatıp vaktinizi almak istemiyorum.
Çünkü en kötü hırsızlar gevezelerdir, “Vaktimizi çalarlar.”

3 Temmuz 2018 Salı

SÜRPRİZ

Size sürpriz yapılmasını ya da başkalarına sürpriz yapmayı sever misiniz? Acı olmaması kaydıyla sürpriz güzel bir şeydir. İlişkileri sağlamlaştırır, sevgi ve dostluğu pekiştirir, her iki tarafı da heyecanlandırır, acı ya da tatlı bir gülümseme ile karşılanır...
Size üç sürpriz fıkrası anlatacağım. Bakalım hangisini beğeneceksiniz?
SEKRETERİN SÜRPRİZİ
İşveli ve cilveli sekreter patronunu evine davet etmiş. “Size bir sürprizim var” demiş. “Ama gözlerinizi kapayacak, ben aç demedikçe açmayacaksınız. Ben yan odaya geçiyorum, biraz sonra yanınıza geleceğim.”
Patron çoktandır beklediği anın geldiğini, sekreterin teklifini kabul edip en sonunda kendisiyle yatacağını düşünerek soyunup yatağa yatmış.
Bir süre sonra sekreter gelmiş, patrona “gözlerinizi açın” demiş.
Patron gözlerini açınca emrinde çalışan memurların hep birlikte kendisini alkışlayarak, “Sürpriz doğum günü partisine hoş geldiniz!” diye bağırdıklarını duyunca şaşırmış ve ne yapacağını bilememiş.
EŞİN Sürprizi
Adam kuru fasulyeyi çok severmiş ama karısı sevmez, kendisine de yedirmezmiş. Bir süre sabreden koca dayanamamış, bir lokantada iki porsiyon kuru fasulye yiyerek eve gelmiş. Kapıdan içeri girerken kadın, “Çabuk gözlerin kapa. Sana bir sürprizim var. Biraz bekle” diyerek onu salona götürmüş. Kendisi yan odaya geçmiş.
Adam, “Herhalde kuru fasulye pişiriverdi” diye düşünüp bol bol yellenmiş. Karısı gelip “Gözlerini açabilirsin” deyince bir de bakmış ki kaynanası, kayınpederi orda değil mi!
ÇOCUKLA BABA
Çocuk, “Baba, bir kardeş istiyorum.”
Baba, “İyi öyleyse, annene söyleyelim.”
Çocuk, “Hayır, söylemeyelim. Sürpriz yapalım!”
***



29 Haziran 2018 Cuma

Güzellik Çeşmesi



GÜZELLİK ÇEŞMESİ
Profesör İ. Hakkı Baltacıoğlu, öğrencilerine Sultanahmet Çeşmesi’nin güzelliğinden söz ediyormuş. Biri ayağa kalkmış,”Efendim, ben o çeşmeyi inceledim ama sizin söylediğiniz güzellikleri göremedim “. Profesör ona kitap okuyup okumadığını, güzelliklere düşkün olup olmadığını sormuş. Hepsine de hayır yanıtını alınca acı acı gülmüş. “Boşuna uğraşmayalım, demiş. Ne ben sana bu çeşmenin güzelliğini anlatabilirim ne de sen anlayabilirsin.
İşte burada olduğu gibi gönül gözü kör kişiler her gün önünden gelip geçtikleri güzelliklerin farkına varamadıkları gibi, doğanın doğal güzelliklerin kirletilmesine, bahçeli evlerin yıkılıp apartman yapılmasına aldırmazlar.
Çevreyi temiz tutmak, doğayı korumak akıllarına gelmez. Onlar için önemli olan güzellik değil, bu güzelliğin kaç para ettiği, ne kadar çıkar sağlayacağıdır.
Güzellikleri özümsemeyen bu tür kişilere insan gözüyle bakmayalım, güzelliklerimizi yok etmelerine, kirletmelerine engel olalım.
HİÇ KESİLMESİN MUTLULUK ÇEŞMEMİZİN SUYU VE KURUMASIN GÜZELLİK ÇİÇEKLERİMİZ ÖMÜR BOYU.
ERHAN TIĞLI


21 Haziran 2018 Perşembe

G-ECE...



G-ECE...
Gece çözmüş sim-siyah saçlarını
Aydan bir kolye takmış boynuna
Yıldız yıldız parlıyor gözleri
Sözcükler kıyafetsiz
Duygular tanımsız kalıyor
Bu yakamozlu güzellikte
Mutluluk denizinde yüzüyoruz
Doğanın yazdığı şiirle

11 Haziran 2018 Pazartesi

AŞK DENİZİ

AŞK DENİZİ
Kurtuluyorum yalnızlıktan seninle
Çoğalıyorum
Özlem renkli testimi
Gönül pınarından
Ağzına dek dolduruyorum
Sevginden aldığım güçle
Doğruya iyiye güzele yürüyorum
Ama uçardım sevinçten
Ah bir de aşk denizinde
Balık olsam...
**&&***%%%***

10 Haziran 2018 Pazar

BÖYLESİNİ GÖRDÜNÜZ MÜ?
Bir kadının “böylesi” adını verdiği bir köpeği vardı. Sahibi banyodayken köpek aralık bulduğu kapıdan dışarı kaçıverdi. Kadın bunun farkına vardı ve arkasından koşmak istedi ama çıplak olduğu aklına geldi. Aceleyle boy aynasını söküp önüne koyarak köpeğini aramaya başladı. O telaşla aynanın kendisini değil çerçevesini almıştı. Bundan haberi olmadığı için rahat hareket ediyor, “Böylesi, neredesin, çık ortaya, böylesi! “diye bağırıyordu.
Karşısına bir adam çıktı, kadın ondan medet umdu, “Böylesini gördünüz mü acaba?” diye sordu, adam dudak bükerek kadını baştan aşağıya süzdü:
“Çok gördüm ama böyle çerçevelisini görmemiştim” dedi.
İşte bu fıkrada olduğu gibi, kral çıplak ama farkında değil!
Çok iktidar gördük ama bankaları, fabrikaları satıp, basınla, aydınlarla, işçi ve memurlarla, yargıyla kavga eden, kendisine oy vermeyen vatandaşlarını küçük gören, dışlayan, doğa aşığı gençleri çapulcu olarak niteleyen, iğneden ipliğe her şeye zam yapılmasına ses çıkarmayan ama kendisine muhalefet eden kişileri gaza boğan, çöle çevirdiği çevreyi güllük gülistanlık gösteren bir iktidar görmemiştik şimdiye kadar...
Onu da gördük çok şükür!
Erhan Tığlı

9 Haziran 2018 Cumartesi

KURTAR!

KURTAR
Gel de kurtar beni ayrılığının ayazından
geçirsin üşümemi sımsıcak bakışların
ört aşkının şiir yüklü yorganıyla
ruhumu bedenimi
yaksın güzelliğinin ateşi
gönlümün ocağını

Dostlarım Günaydın Deyince...

Ne zaman günaydın dese dostlarım
ışıl ışıl olur içim
ötüşür kuşlar gönlümdeki yuvada
dağılır kara bulutlarım
sevgimin şiiriyle
gülllerle bezenir bahçem
özlemle öpüşür
delikanlı öyküm güzelliklerle
Fırından yeni çıkımış
sıcacık bir ekmeğe dönüşür
duygum düşüncem



4 Haziran 2018 Pazartesi

En Güzel Çiçek Hangisidir?!

 Sizce en güzel çiçek hangisidir; gül mü, karanfil mi, papatya mı, manolya, lale ya da akasya, menekşe mi?
Şarkılarda, şiirlerde en çok gül geçer. Sevgili güle benzetilir. Belki de dikenli oluşundandır bu…Ne olursa olsun, gülü seven dikenine katlanır, gülün kokusuyla kendinden geçer, kanatlanır, sanki canına can eklenir. Özel günlerde daha çok gül beklenir. Gülün de kırmızısı istenir. Karanfil de güzel bir çiçektir. Yanık bir kokusu vardır. Ahmet Haşim’in dediği gibi, “Yârin dudağından getirilmiş/ Bir katre alevdir bu karanfil.”
Lale de bir devre adını vermiş bir çiçektir. Kıpkırmızı olanı aşk ateşiyle yanan aşığa benzetilir. Politik bir simgedir aynı  zamanda. Papatya bir kır çiçeğidir: “Papatya gibisin beyaz ve ince/ Bir hoş oluyorum seni görünce” denilir bir tangoda.
Zeki Müren’in manolyası vardır: “Koklamaya kıyamam/ Benim güzel manolyam…”
Akasya baygın kokusuyla koklayanları mesteder: “Yârimle biz biz bize/Otururduk diz dize/ Sevişirdik göz göze/ Akasyalar açarken” diye şarkı söyletir. Menekşe gökkuşağını andıran renkleriyle gönül tellerimizi titretir. Sümbülün morluğu ve boynu bükük duruşu ozanlarımıza yas tutanları anımsatmıştır. Zambağın çeşitli renkleri vardır ama daha çok beyazı olanı yeğ tutulmuş, masumiyet simgesi sayılmıştır. Orkide, krizantem gibi çiçekler daha çok sosyetik çevrelerde görülür, hediye edilir.
Görüldüğü gibi, her çiçeğin kendine özgü bir özelliği, değişik bir güzelliği vardır. Herkes kendi zevkine, kişiliğine göre bir çiçeği sever, onu diğer çiçeklerden daha güzel sayar, üstün tutar. Zevkler ve renkler münakaşa edilemez, niye bunu seviyorsun diye sorulamaz.
Ama bana soracak olursanız, en iyi, en güzel çiçek dürüstlük çiçeğidir. Ne o, böyle bir çiçek adı duymadınız mı? Eğer öyleyse aşağıdaki öykücüğü okuyun da bir düşünün.
Bir Çin prensi tahta çıkacaktı ama yasalara göre, daha önce evlenmesi gerekiyordu. Uygun bir aday bulmak için bölgedeki genç kızları huzuruna çağırdı.
Saraydaki hizmetçilerden birinin kızı prensi çok seviyordu. O da prensin huzuruna çıkmak istedi. Annesinin uyarılarını dinlemedi, çünkü sevdiği adamı bir kere bile görmek onu mutlu edecekti.
Beklenen gece geldi. Genç ve güzel kızlar en güzel giysilerini giymişler, süslenmişler, kendilerini beğendirmek için her çareye başvurmuşlardı. Prens kızlara birer tohum verdi. Bunu saksılarına dikmelerini, altı ay sonra gelmelerini söyledi. En güzel çiçeği yetiştiren kızı kendine eş olarak seçecekti. Herkes tohumu alıp heyecanla evlerine geri döndü.
Genç kız da kendisine verilen tohumu alıp saksıya ekti. O kadar bakmasına, özenmesine karşılık toprakta tek bir filiz bile görünmedi. Her şeyi denedi, uzmanlara danıştı ama bir fayda göremedi. Altı ay dolmuştu ama saksı hâlâ bomboştu. Prens sunacağı bir çiçek olmadığı halde gene de belirtilen gün ve saatte boş saksıyla saraya gitti. Oysa diğer kızlar güzel çiçekli saksılarla gelmişlerdi…
Sonunda beklenen an geldi. Prens salona girdi, kızların arasında dolaştı, saksıları birer birer inceledi. Hizmetçinin kızını kendine eş olarak seçtiğini duyurdu. Herkes şaşırmıştı. Diğer kızlar bu karara tepki gösterdiler, itiraz ettiler. Boş saksıyla gelen kız nasıl eş olarak seçilirdi? Prens durumu şöyle açıkladı:
“Bu genç hanım en değerli çiçeği yetiştirip bana sundu. O çiçeğin adı dürüstlük çiçeğidir. Çünkü sizlere dağıttığım tohumların hepsi sahteydi ve çiçek açmaları olanaksızdı.”

Nasıl, haklı değil miyim?
Hepimiz böyle çiçekler yetiştirelim ve çiçeklerimizi hiç soldurmayalım.




29 Mayıs 2018 Salı

EY AŞK!


EY AŞK…

Sen benim miladımsın
Hem annem hem evladımsın
Ayrık otları sarmıştı
Senden önce
Gönlümün bahçesini
Ama sen gelince
Çiçeklendim tepeden tırnağa…
Zaptettin kalbimin bütün kalelerini
Cebren ve hile ile değil
Güler yüzün tatlı dilinle


21 Mayıs 2018 Pazartesi

Öpüver Geçsin



ÖPÜVER GEÇSİN
Ben karanlıktan korkarım
Aşkınla aydınlat beni
Gönlüme gül diksin ellerin
Bahçem şiirleşsin
Yandım kavruldum sıcaktan
Gel de bahar yeli essin
Şuramda bir yaram var
Sensiz nasıl iyileşsin
Öpüver geçsin

İNSANLIK NEREDE?!

ma çevre kirliliği, gürültü, anarşi, terör bol miktarda var. Yaşamak pahalı, ölmek ucuz. Üstelik kötülüğe, çirkinliğe alıştık, göz yumarak, aldırmayarak daha da çoğalmaları için var gücümüzle çalıştık...
“Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? (...) Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. (...) O, kara toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte her yanın kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.” diyen Yakup Kadri ne kadar da haklı. Kendimi bir “Yaban” gibi hissediyorum ve sözde okur-yazar ama kitap okumayan, mektup bile yazmayan kişilerin kirli sokaklarında bir yabancı gibi dolaşıyorum.
Magandalar birbirlerine eşek şakaları yapıyorlar, yedikleri yiyeceklerin artıklarını yerlere fırlatıyorlar, itişip kakışarak gelip geçenleri rahatsız ediyorlar ama kimse ses çıkar(a)mıyor, üstelik aman başım belaya girmesin, bana bulaşmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar, diye oradan hızla uzaklaşıyor herkes. İsmet İnönü’nün, “Namuslular en az namussuzlar kadar cesur olmalıdırlar” sözü geliyor aklıma. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, dersek yüz bulur, astar ister böyleleri. Susma, sustukça sıra sana gelecek. Bu tür kişiler çoğalacak, rahat, huzur elden gidecek” diyorum ama kimse oralı olmuyor.
Aklıma bir Bektaşi fıkrası geliyor: Kibar bir gence bir arkadaşı eşek demiş. Şimdiye dek böyle bir hakarete uğramayan genç bunu hazmedememiş, düşüp bayılmış, bir türlü ayıltamamışlar. O sırada oradan geçmekte olan bir Bektaşi durumu öğrenmiş, gencin kulağına eğilip bir şeyler söylemiş. Geç bir süre sonra ayılmış, gülerek çekip gitmiş. Oradakiler bunu nasıl yaptığını sormuşlar. Bektaşi gülerek, “Çok kolay, demiş. Genç daha önce kendisine eşek denilmediği için, bu söz çok ağırına gitmiş ama ben kulağına kırk kere eşek deyince alıştı, hiç yadırgamadı.”
Azalan insancıllığa, çoğalan hayvanlığa bakıyorum da, fıkradaki genç gibi olmak üzereyiz diye düşünüyorum ve Nabi’nin bir beytini değiştirerek şöyle diyorum:
Bende tepki yok, onda insanlıktan zerre
İki yoktan ne çıkar, düşünelim bir kere.
Yorumlar

18 Mayıs 2018 Cuma

ŞİİR GENÇLİK

ŞİİRLERLE GENÇLİK
Gençlik bir şiirdir ama kimi kişiler bu şiirin değerini bilmezler, har vurup harman savururlar, sonra da ah vah edip dururlar. Cahit Sıtkı Tarancı boşa geçmiş gençliğinin acısını şiirlerine dile getirmiş, “Abbas” adlı şiirinde, “Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan/ Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan” demiştir. “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde ise, “Delikanlı çağımızdaki cevher/ Yalvarmak yakarmak nafile bugün,/ Gözünün yaşına bakmadan gider” diye uyarıyor bizleri. “Gençlik Böyledir İşte” şiirinde gençliğini iyi değerlendirememenin acısı, gençliğini harcamanın hüznü şöyle anlatılır:
“İçimi titreten bir sestir her gün,
Saat her çalışında tekrar eder:
“Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın?
Elin boş mu gireceksin geceye?
Bir düşünsen! Yarıyı buldu ömrün.
Gençlik böyledir işte, gelir gider;
Ve kırılır sonra kolun kanadın;
Koşarsın pencereden pencereye.”
***
Ah o kadrini bilmediğimiz günler,
Koklamadan attığım gül demeti,
Suyunu sebil ettiğim çeşme,
Eserken yelken açmadığım rüzgâr!
Gel gör ki sular batıya meyleder,
Ağaçta bülbülün sesi değişti,
Gölgeler yerleşiyor pencereme;
Çağınız başlıyor ey hatıralar.”
****
Attila İlhan, “İki Yüzlü Melekler” şiirinde, “hangi merhem çaredir şu bizim yaramıza/ yel üfürdü su götürdü gençliğimizi/elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık” diye yazıyor. Şinasi Özdenoğlu da, “Namütenahi” şiirinde benzer duygular içindedir: “Gitti o gemi...Dönmesi Allaha kaldı/ Gitti gençliğim gitti kıyamete/ Dostlarla helalaşmamız sabaha kaldı.”
Halil Kocagöz o kadar kötümser değildir:
“Gençliğimiz işte o sığındığımız orman
En sessiz yalnızlığımızda kalabalığı soluyan
Denizin dallarla öpüştüğü yerde.
***
Gençliğimizdir üreten, sonsuzlayan türküleri
Gençliğimizdir ak saçlarımız, kırışık alnımızın altında
Yakut gözlerimizde kıvılcım gibi yanan...”
Nazım Hikmet’e göre; “Sevdiğin müddetçe/ Ve sevebildiğin kadar/ Sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe/ Verebildiğin kadar gençsin.” Hülya Gonca, “Gencim Oy” şiirinde gençliğin gür sesiyle şunları söylüyor:
“Size güneş getirdim/ Kuytu karanlıklarınıza/ Tutun tutun/ Gençlik ülkemden sevgi getirdim./ Sabahlara uzanır ellerim/ Dipsiz kuyulardan/ Kaya diplerinden/ Ve asırlık ağaçların/ Yosunlu köklerinden/Okyanus derinliklerindeki maviden/ Uzanır güneşlere/ Ve yanarım bilgi bilinç alevlerinde./ Ellerim, ellerim güvercin kanadı ellerim/ Özgürlük taşır/ Işık susuzluğunda kavrulan ülkelere.
Gencim oy!/ Mayama sevgi katın./ Dünyayı usanmadan sırtımda taşıyabilmenin/ Ve insanlar, bütün insanlar için ölebilmenin/ e insanca yaşamak için yürüyebilmenin/ Hücrelerini dokusun beynim./ Ve ellerim, gözlerim hep güneşlere doğru...
Gencim oy!/ Şu dağlar önümdeki/ Dik ve göğe erişmiş bedenleri/ Ama ne ki, ama ne ki!/ Bir kımıltıyım toprak derinliklerinde/ Deprem heyecanları içim/ Dağların beyninde/ Devirmek için karanlıklarını/ Uykusuz beklerim./ Çalışkan, iyi yürekli insanlarıma/ Dumanlı sabahların gülümseyen ilk pırıltılarında/ Gagasında yağmur bereketleri taşıyan ben/ Ne zincir tutsaklıklarına/ ne bilinmeyendeki kahpe korkuya oğul verir ellerim/ Her zaman ayakta dimdik/ Değişimlerin bestesiyim hey ben gencim.”
Edebiyatımız, sanatımız gençlerle hayat bulur, gelişir, ilerler, yenileşir. Bunu bilen
edebiyatçılarımız çoğu eserlerinde gençlere seslenmişler, genç düşünce ve duygularla coşmuşlar, topluma heyecan, ruh vermişlerdir. Namık Kemal şiirlerinden başka, İntibah romanında, Vatan Yahut Silistre, Zavallı Çocuk gibi tiyatro eserlerinde gençlere vatan, millet sevgisi aşılamak, gerçekleri göstermek, onları uyarmak ister, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit gibi zamanının genç şair ve yazarlarını destekler,yüreklendirir. Aynı şeyi Recaizade Ekrem de yapmış, Edebiyat-ı Cedide gençliğinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu topluluğun şairi Tevfik Fikret, gençlere gereken önemi vermiş, Promete, Sabah olursa adlı şiirlerinde gençlere seslenmiş, gençler için yazdığı şiirleri “Halukun Defteri” dlı bir kitapta toplamıştır. Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntemle birlikte “Genç Kalemler” dergisini çıkarmış, Ziya Gökalp, Mehmet EminYurdakul gibi gençleri bir çatı altında toplamıştır.
Fecr-i Ati topluluğu da bir gençlik hareketidir. Nurullah Ataç ,Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’ı karalayanlara karşı çıkmasaydı “Garip” adlı şiir akımı ortaya çıkamazdı. İkinci Yeni de eski, yaşlı şiire tepkiden doğmuştur.
Atatürk bu yurdu gençlere emanet etmiş, “Gençlere Hitabe”sinde bağımsızlığımızı ve cumhuriyetimizi sonsuza dek korumak ve kollamanın gençlerin ilk görevi olduğunu vurgulamıştır. Genç derken de belli yaştakileri değil genç fikirlileri kastettiğini söylemiş, “Asıl genç yaşta değil başta genç olandır” demiştir.
General Mac. Arthur bu konuda şöyle diyor:
“Gençlik yaşamın belirli bir kesiti demek değildir, o, bir ruhsal halini istenç gücünün, imgeleme yeteneğinin, heyecanın, ürkeklik üzerine yürekliliğin ve rahata düşkünlük üzerine girişkenlik zevkinin utkusunun anlatımıdır.
Çok sayıda yılların arkada bırakılmış olmasıyla yaşlanılmış olunmaz, ama inançların yitirilmesiyle gerçekten ihtiyarlanır. Yıllar teni buruşturur ama inançların yitirilmesi ruhu eskitir. Üzüntüler, kuşkular ve umutsuzluklar bizleri yavaş yavaş toprağa doğru iten ve ölmeden önce toz haline getiren sinsi düşmanlarımızdır.
Duygulanabilen ve heyecanlanan kişi gençtir ancak; o, doymasını bilmeyen küçük bir çocuk gibi sürekli bir şeyler ister, hareketli yaşar ve bundan büyük bir zevk duyar.
Siz de bir şeye inandığınız sürece genç, kuşkulu olduğunuz sürece de yaşlısınızdır. Kendine güveninizi, umudunuzu koruduğunuz sürece genç ve umutsuzluğa düşmeniz halinde de kocamışsınızdır.
Güzelden, iyiden ve büyükten algıladığınız, doğanın, insanın ve sonsuzluğun iletişimlerine duyarlı olduğunuz sürece genç kalırsınız.” (Çeviren Hüseyin Pekin)
Umut ruhun gençliğidir. Kendimizden, gençliğimizden umudu kesmeyelim;el ele, gönül gönüle, kıvançla, güvençle, genç adımlarla, bıkmadan, usanmadan ileriye hep ileriye gidelim. Gençliğimizin şiiri dünyamızı da şiirleştirsin.
Tevfik Fikret bakın ne diyor bizlere:
“Ümidimiz bu: Ölürsek de biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!”

16 Mayıs 2018 Çarşamba

GECE BULUT OLMUŞTU...

GECE BULUT OLMUŞTU 
Gece bulut olmuştu 
Bulut özlemlerle tıka basa doymuştu 
Çöp bidonlarında yoksulun biri 
Tokluğunu arıyordu 
Bir türlü bulamıyordu 
Kimselere soramıyordu 
Gelip geçenler ya dilsizdi ya da yabancıydı dilleri kimlikleri 
Adam gönlündeki kadehe yalnızlığını, kimsesizliğini
Çaresizliğini koyuyor koyuyor koyuyordu
Kadeh bir türlü dolmuyordu
O,içkiyi değil, kadeh onu içiyordu
İçindeki gök ekini biçiyordu
Ha yağdı ha yağacak kar yüklü bir garip
Kaldırım taşlarını sayıyordu
Gözlerinden sevda akıyordu
Ama çamurlara bulanıyordu
Aşkla, özlemle dolup taşıyor
Karanlık kör kuyulara düşüyordu
Karlar bir türlü erimiyor
Dağlar geçit vermiyordu
Kanında damarlarında yaşattığı ırmak gözlüsü
Karlı dağların ardında çile dolduruyordu
Her rastladığına ateşiniz var mı diyordu
Aslında ateş değildi aradığı
Garipliğini dindirecek bir dost
Derdini silecek bir arkadaş arıyordu
Özlemler buz tutuyor, el ayak kayıyordu
Gurbet hançerini boğazına dayıyor
Kesiyor kesiyor kesiyordu
Bir damla kanı akmıyordu
Gece bulut olmuştu
Başı dönüyordu.
Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com

10 Mayıs 2018 Perşembe

DİL KOMEDİSİ!




Dedi: Çok sevindim buna. Oley!
Dedim: Sen böyle mi sevinmeye başladın?
Dedi: Dersime çok çalıştım. Böyle laflara alıştım.
Dedim: Aferin! Bugün ne yapacaksın?
Dedi: Biraz dolaşıp stres atacağım.
Dedim. Sakın yere atma o dediğin şeyi, çevreyi kirletirsin. Zaten dilimizi kirletiyorsun. Gençlere kötü örnek oluyorsun.
Dedi: Vallahi temizim. Bugün duş aldım.
Dedim: Biraz da bilinç alsaydın bari.
Dedi: Almak deyince aklıma geldi. Bir plazaya gideceğim. Fiyatlarda damping yapmışlar, süper indirimler var. Bu avantajı kaçırmak istemiyorum. Kendime birkaç tişört, blucin alacağım.
Dedim: Saçlarına ne oldu böyle?
Dedi: Kuaförümle vizyon değişikliği yaptık. Demin söylemeyi unuttum. Önce bir patiseriye gideceğim. Brunç edeceğim. Peynir, zeytin, margarin, reçel, yumurta, börek yiyeceğim. Yanında da limitsiz çay içeceğim.
Dedim: Simitsiz çayı ben de sevmem.
Dedi: Simiti de nereden çıkardın? Limitsiz dedim ben.
Dedim: Bu dil yozlaşmasından kurtulmak için cankurtaran simidi gerekiyor.
Dedi: Ben maçları çok severim. Yakında start veriliyor. Fikstüre bakacağım. Bizim takım deplasmana gidiyor. Skor ne olursa olsun üzülmeyeceğim. Nasıl olsa rakip takımla aramızda dokuz puan var.
Dedim: Tazesi varken ne yapacaksın bayatı?
Dedi: Onu da nereden çıkardın?
Dedim: Demin maçlara kart veriliyor dedin ya.
Dedi: Kart değil start dedim. Senin böyle şeylerden haberin yok.
Dedim: İyi ki yok. Zıvanadan çıkardım sonra.
Dedi: Ben de yanında biraz daha durursam depresyona gireceğim. Mantalitemi, motivasyonumu bozuyorsun. Performansım düşüyor.
Dedim: Sadece performansın düşse iyi ya. Daha nelerin düşüyor da görmüyorsun, anlamıyorsun. Senin bozduklarının yanında benimkiler devede kulak kalıyor. Neyse, konuyu değiştirelim biraz. Boynundaki kolye gerçek mi?
Dedi: Hayır. İmitasyon.
Dedim: Aynen senin gibi.
Dedi: Ajitasyon yapma.
Dedim: Sen de fabrikasyon konuşmalar yapma.
Dedi: Ben gidiyorum. Yanında biraz daha durursam karizmam çizilecek. Başka söyleyeceğin bir şey yoktur herhalde. Okey mi?
Dedim: Okey değil, dama, tavla!
Dedi: Hadi bay!
Dedim: Hay şaşkın hay!
Erhan Tığlı

4 Mayıs 2018 Cuma

GÜLÜŞÜN ŞİİRİ

GÜLÜŞÜ ŞİİRLİM 
Sımsıcak el eden bal gülüş 
Kıvılcımlandırdı benliğimi 
Dağlardaki çoban ateşlerine döndüm 
Işıl ışıl bir özlemle 
Çiçeklere büründüm. 
Güller yağdıran bir el 
Nakış nakış işledi içime sevgiyi 
Giydirdi mutluluk adlı gökkuşağı giysiyi
Sevincim duramadı yerinde
Kuşlara parmak ısırtan bir uçuşla
Ulaştı gökyüzünün en yüksek katına
Dağlar, denizler selam durdu sevdama
Taht kurdum yaşamanın doruğuna
Aktım özveri pınarına
Gülüşünün verdiği aşkla coştum
Mest oldum güzelliğinin şarabıyla
Türküleştirdi benliğimi
Gözlerinin şiiri
Erhan Tığlı 




1 Mayıs 2018 Salı

Bebekle Eşek!

 ev sahibi, sizi nerede yatıralım acaba? Bizim odadan başka bebeğin odası, bir de tavan arasında bir oda var. Nerede yatmak istersiniz, diye sormuş. Adam bebeğn odasında rahat edemem. Gece ağlar mağlar da uykumu kaçırır, diye düşünmüş, tavan arasındaki odada yatmak istediğini söylemiş. Yatmış ama sabaha kadar farelerin gürültüsünden uyuyamamış, sabahı zor etmiş.
Ertesi sabah yüzünü yıkamak için çeşmenin yanına geldiğinde orada bebek gibi güzel bir kız görmüş. Kıza kim olduğunu sormuş.Kız, benim adım Bebek. Bu evin kızıyım. Sizin adınız nedir, demiş. Adam bin pişman, içini çekerek şöyle demiş: Benim adım da eşek kızım, eşek!

30 Nisan 2018 Pazartesi

DOST VAR DOST VAARR!

Dost vardır şemsiye olur; yağmurdan, kardan korur
Dost vardır; yağmur, kar yağdığında hemen ortadan kaybolur!
Dost vardır; işine gelirse dağları bile deler,
İşine gelmezse ipe un serer...
Kimi dostların aldanırsın havasına
Şemsiye almazsın yanına
Ama birden sarar gökyüzünü kapkara bulutlar
Islanırsın iliklerine kadar yağmurunda karında...
Ne olursa olsun gene de dara düştüğünde
Dosttur ilgi ve sevgisiyle tutan elini
Onunla anlarsın yaşamanın güzelliğini


DAYANIŞMANIN GÜZELLİĞİ

DAYANIŞMANIN GÜZELLİĞİ
Dayanışmak dayanmak sözcüğünden türemiştir. Dayanmanın kökü de dayamaktır. İşini bilen kişiler sırtlarını amcaya, dayıya dayarlar. Saygısızlar da ayaklarını masaya dayayıp otururlar. Nelere dayanmayız ki! Ama atalarımız, “Duvara dayanma, yıkılır; insana dayanma, ölür” diyerek başkalarına dayanmanın çıkar yol olmadığını dile getirmişlerdir. Ayrıca hazıra dağ dayanmaz, hazır yiyiciler gün gelir aç kalabilirler. Herkes açlığa dayanamaz. Kötü duruma düşmüş kişileri de görmeye dayanamaz, hemen başka bir kanala geçeriz! Dayanamayacağımızı, “Buna can dayanmaz” diye belirtiriz. Şeyh Galip, bir şiirinde, “Yine zevrak-ı derunum kırılıp kenara düştü/ Dayanır mı şişedir bu reh-i sengsare düştü” diyerek, gönül gemisinin kırılıp kenara düştüğünü, yani gönlünün çok kırıldığını anlatıyor. Şişedir bu, taşlı yola düşünce dayanır mı, diye soruyor...
Bir şarkıda şöyle soruluyor:
“İki gemi yan yana; haylayabilir misin,
Yârim benim sevdama dayanabilir misin?”
Süavi Süalp adlı mizah yazarımız yazılarıyla geçinmeye çalışan bir kişiydi. Bu konuda o kadar çok darbe yemişti ki... Ama o bütün bunlara dayanmaya çalıştı. Hatta son kitabının adını, “Gene İyi Dayandık” koydu ama bir süre sonra dayanamadı, yaşlılığın tadını çıkaramadan bu dünyaya veda etti. Ben de sevginin, saygının yok olmaya başladığı bu dünyanın durumuna dayanamadım ve aşağıdaki taşlamayı yazdım:
“Aydın’dan çıktım yayan
Ne seven var ne sayan
İş başa düştü artık
Dayan dizlerin dayan!”
A. İlhan’a göre bu dünya bir kurtlar sofrasıdır, orada koyunların, kuzuların yaşama hakkı yoktur, kurt kanunu hüküm sürer. Bir görüşe göre, insan insanın kurdudur. Atalarımız toplumsal dayanışmanın önemini vurgulamak için, “Sürüden ayılanı kurt kapar” demişlerdir.
Konuşmalarımızı bir düşünceye, bir görüşe dayanarak yapmalıyız, yoksa inandırıcı olamayız. Borcunu zamanında vermeyenlerin kapısına alacaklı dayanır. Bir eşya, bir mal alırken ne kadar dayanacağını düşünürüz, dayanıklı tüketim mallarından almaya çalışırız. Milas Kundera’nın çok beğenilen eserinin adı “Var olmanın Dayanılmaz Hafifliği” adını taşır. Dayanılmaz durumu, “Bıçak kemiğe dayandı” diye açıklarız. Orhan Veli Kanık, “Gelirli Şiir”inde nelere dayanamadığını bakın nasıl anlatıyor:
“İstanbul’dan ayva da gelir nar gelir
Döndüm baktım bir edalı yâr gelir
Gelir desen dar gelir
Gün aşırı kapıma alacaklılar gelir.
Aman aman dayanamam
Bu iş bana zor gelir!”
Haksızlıklara dayanamayız ama bunu başkalarıyla paylaşacağımıza, kendi kendimize söylenerek, homurdanarak dile getiririz. Söz gelişi, bir sürücü arabasına fazla yolcu alır, herkesi sıkıntıya sokar, buna ses çıkarmadığımız gibi tepki göstereni desteklemez, aman başım belaya girmesin diye susar, onu yalnız bırakırız. Bu eylemimiz(!) hemen her yerde ortaya çıkar. Batılı toplumlar gibi dayanışma gücümüz yoktur. Oturduğumuz apartmanda herkesi rahatsız eden kişi hakkında imza toplamak, imza toplayanları desteklemek işimize gelmez. Hatta vatandaşlık hakkımızı bile korumayız...
Kimi zaman karşımızdaki bizi öyle kızdırır ki, dayanamaz, yapmamamız gereken şeyler yaparız, cinayet bile işleriz. Trende bir yolcu üçüncü mevki bilet almış, gitmiş birinci mevkiye oturmuş, üstelik herkesin gelip geçeceği yere kocaman bir bavul koymuş. Biletçi ona buradan kalkmasını söylemiş ama bizimki oralı bile olmamış. Tartışmaya başlamışlar. Biletçi kızmış, “Hem biletinin bulunduğu mevkiye geçmiyorsun, hem de yol üstüne kocaman bir bavul koymuşsun. Mademki öyle, ben de bu bavulunu pencereden dışarı atarım” demiş ve dediğini de yapmış. Yolcu biletçinin boğazına sarılmış, “Katil! Oğlumu öldürdün” diye bağırmış. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak budur işte!
Onurumuza dokunacak sözler karşısında da soğukkanlılığımızı koruyamayız.
Ünlü tiyatrocu Bedia Muvahhit, bir partide sosyetik bir bayanla karşılaşmış. Bayan kırıtarak, “Ben de bir zamanlar sizin gibi tiyatrocu olmak istemiştim ama babam orospu olursun diye kabul etmedi” diye konuşmuş. Ünlü tiyatrocu dudaklarını büzerek sormuş:
“Peki sonra ne zaman oldunuz hanımefendi?”
Yaşlılar bastonlarına dayanarak yürümeye çalışırlar. Hepimizin dayanağı dost ve arkadaşlarımızdır. Arkadaş sözcüğünün dayanmakla ilgili bir söz olduğunu biliyor musunuz?
Eski Türkler, düşmanlarıyla savaşırken arkalarını bir taşa dayarlar, o taşa dayanarak arkalarını güven altına alırlarmış. Buradan önce arka-taş, daha sonra da arkadaş sözü ortaya çıkmış. İyi arkadaş taş gibi arkamızda durur, bize davranışlarıyla güven verir, “Korkma, arkanda ben varım” der. Bir yakınımız ya da çok sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman bu acıya dayanamayacağımızı sanırız. Dost ve arkadaşlarımızın tesellileri zamanla bu acımızı hafifletir, küllendirir. Bu dayanışmayı keşke her yerde gösterebilsek!
Dayanışma uygarlıktır. Dernekler, sendikalar, partiler, örgütler dayanışma amacıyla kurulmuşlardır ama bizde başa geçme, öne çıkma hırsı yüzünden en iyi dostlar bile birbirlerine girerler, bölünürler, çeşitli gruplara, fraksiyonlara ayrılırlar, savaşırlar...
Bu durum edebiyatta, yazarlar arasında da görülür. Ödül kazanan kişi karalanmaya, değersiz kılınmaya çalışılır. Gruplaşmalar başlar. Bir grubun üyesi ağzıyla kuş tutsa dahi karşı grup üyelerine yaranamaz ama kendi grubundan abartılı övgüler alır. İnternette blog yazarları arasında da görülüyor bu durum. Yazılar okunup tarafsız yorumlar yapılmıyor. Kişi kendi arkadaşlarının desteğiyle ön plana çıkıyor. Reklâm yapma gücü ve fazla arkadaşı olmayan blokçu ne kadar güzel yazılar yazarsa yazsın, hiç sözü edilmiyor. Blog yöneticilerinin bu duruma bir çare bulmaları, yazıları değerlendirip okuyuculara tanıtması, duyurması gerekir. Küçük yarışmalar, teşvik edici önlemlerle bu haksız rekabete dur denilebilir.
Dayanışmaz; el ele verip aydınlığa koşmazsak, dayanışmanın verdiği güçle coşmazsak ve de iyileri, güzelleri yalnız bırakırsak, dertlerin paylaşmazsak nasıl meydan okuyabiliriz kötülere, çirkinlere, nasıl göğsümüzü gere gere dolaşabiliriz insanım diye?
Dayanışalım; hep birlikte karlı dağları aşalım. Dayanışalım; doğruya, iyiye, güzele ulaşalım. Dayanışalım; insancıllığa, uygarlığa, yeniliklere koşalım. Erdem ve özveride buluşalım, mutluluğu bölüşelim; güle, karanfile dönüşelim.
***Erhan Tığlı***
Daha fazla ifade göster


5y
BeğenDaha fazla ifade göster