30 Kasım 2012 Cuma
SENDE BULDUM SENDE GÖRDÜM
SENDE BULDUM SENDE GÖRDÜM
Ben şiir yazan gözleri
doğadaki renkleri güzellikleri
gönülde gül açtıran sözleri
sende buldum sende gördüm
***
Ben şiir yazan gözleri
doğadaki renkleri güzellikleri
gönülde gül açtıran sözleri
sende buldum sende gördüm
***
Senden aldığım güçle
mutluluğu ve sevgiyi
ilmek ilmek dokudum ördüm
Anladım ki en sonunda
ben seni sevmeden önce
hem sağır hem kördüm
Erhan Tığlı
29 Kasım 2012 Perşembe
Temelli bir fıkra
Temel akşam eve gelmiş Fadime boynuna sarılarak karşılamış onu.
'Temel'um harika bir haberim var. Bir ay geciktim. Herhalde bir bebeğimiz olacak, Doktor bu sabah test yaptı. Sonucunu alana kadar lütfen kimseye söylemeyelim! ' demiş heyecanla.
Ertesi sabah Trabzon Elektrik idaresinden bir görevli son faturayı ödemedikleri için kapıyı çalmış:
'Siz Fadime misiniz? Biliyor musunuz bir aylık gecikmeniz var.'
'Bir aylık gecikmem olduğunu siz nereden biliyorsunuz? ' demiş Fadime hayretle.
'Bu dosyalarımızda açıkça görünüyor.'
'Ne? Dosyalarınızda mı?'
'Kesinlikle! '
'Beyefendi, bu gece eşimle bu konuyu görüşürüm!' demiş.
Fadime korkuyla ve akşam olanı biteni Temel'e anlatmış. Temel ertesi sabah kızgın bir boğa gibi Trabzon Elektrik idaresine dalmış:
'Neler oluyor burada? Karim bir dosyadan bahsetti. Aylık gecikmesi ile ilgili!' diye bağırmış Temel.
'Sakin olun. Ciddi birşey değil!' demiş memur. 'Bu gecikme için bize borçlusunuz!'
'Size borçlu muyum? Ya ödemezsem?'
'O zaman sizinkini kesmek zorunda kalacağız!'
'Ama o zaman Fadime ne yapacak?'
'Bilmiyorum! ' demiş memur. 'Hanımefendi artik mumla falan idare eder...
25 Kasım 2012 Pazar
Mutluluğun Kokusu
Dostum birden soruverdi:
- “Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır?”
Şöyle düşünmüş olmalıyım:
- “Bilmem gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne vuran iç aydınlığından.”
Dostum hepsini kabul eden, ama yeterli bulmayan bir el işareti yaptı:
- “Bunlar doğrudur. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar,bir yerlere girer, orayı değiştirir. Bir de kokusu vardır. Bilir misin mutluluk kokar.”
- “Mutluluğun kokusu mu?”
Doğrusu duymamıştım. Dostum anlayışla baktı:
- “Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek fark etmezler. Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır. Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler.”
- “Yani, önceden biliyorlar mıydı?”
- “Elbette, biliyorlardı. Bak hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar.”
- “Evet ama konuşamadıkları için..”
Dostum biraz sabırsız, sözümü kesti:
- “İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar değil mi? Şimdi sen bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsun?”
Artık yanıt vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm. Dostum:
- “Sen de biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar. Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat et, duygu sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler., Onun için de çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte konuşmayan,gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişimin iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu.”
Onu biraz kışkırtmayı denedim.
- “Şimdi insanların birbirlerini koklamalarını mı söylüyorsun?”
Umutsuz ve kırgın bir bakışla baktı:
- “Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak, öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi gerekiyor. Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir kadının kokusu. Bir erkeğin kokusu. Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu. Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle insanlar bunu da unuttu.
Bir elin el üstüne konması. Bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var.”
Günümüz insanını savunmak istedim:
- “Ama sözcükler var, yazı var. Belki o yüzden unutmuşuzdur.”
Dostum biraz dalgınlaştı:
- “Evet yalanların aracı sözler, yalanların aracı yazılar. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı olanlar. Beden yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir. Sadece gerçekleri. Parfüm dünyasının gerçek bir uzmanı şunları söylemişti: Parfümler doğanın verdiklerine insan ustalığının katılmasının ürünüdür, ama hiçbir parfüm kadın tenine değmeden gerçek bir koku değildir. Parfüme kişiliğini veren, kadının özel ten kokusudur. Onun içinde parfüm her kadında birbirinden farklı özellikler kazanır. Parfüm sürmenin ustalığı, bu karışımın oluşmasına yardımcı olacak ölçüde biçimde sürmeyi bilmektir. Böyle sürülmediği zaman kadın sadece parfüm kokar, ama sürmesini bilen kadının kendisi kokar. Önemli olan da parfüm değil, kadının özel kokusudur. Bu özel kokuyu kadının kadının giydiği eşyaların durduğu gardropta, çamaşırlarında, özel yerlerinde bulabilirsiniz. Dikkat edin özel kokusunu tanımadığınız hiç bir kadını gerçekte tanımış sayılmazsınız.
Ne yazık ki insanın kokusuna önem vermeyi bilmiyoruz. Sonra bir gün “mutluluğun kokusunu” tanıyacaksınız. Tenin hafifçe pembeleştiğini göreceksiniz.
Güneşin ilk ışıklarına eşlik eden tozpembedir bu. Mutluluğun biraz utangaç, biraz ürkek, biraz çekingen başlayan, ama sonra cesaretle yayılan, güç veren, kendini duyuran özel pembesi. Bu pembeliğin üzerine dikkatle bakacaksınız. Orada buğulu bir nemlenme göreceksiniz. Hep uçan, hep havaya karışan, hep yenilenen uçucu bir nemlenme. Görenlere Sende bir şey var, aşıksın galiba dedirten bir bahar tazeliği, filiz tadı. Yaklaşın o tene. Yaklaşın ve mutluluğun kokusunu duyun. Birbiriyle uyum içinde binlerce kokunun süzülmüş kokusunu duyun. Pembeden eflatuna, deniz mavisinden güneş sarısına değişen gökkuşağı renklerindeki özel kokuyu. İnsanı rahatlatan, dinlendiren, coşturan, kıpırdatan, susturan, konuşturan mutluluk kokusununu duyun. Dünyanın en güzel kokusu budur. Bebeğin annesinden aldığı koku budur. Annenin bebeğinden aldığı koku budur. Seven insanın sevilen insandan aldığı koku budur.
Ama bu koku kendiliğinden olmuyor. Buna emek vermek gerekiyor. Sabahların, gecelerin, günışıklarının birbirine karışması gerekiyor. Umutsuz günlerde, umutlu günlerde birbirinin değerini bilmek gerekiyor. mutluluk kokusudağlarda, ırmaklarda değil.
Bu koku yalnız insanda. İnsanın insan da yarattığı koku bu. İnsanı insan kılmanın kokusu. Sevginin kokusu. Güvenin kokusu. “İyi ki sen varsın”ın kokusu. “Keşke şimdi yanımda olsaydın”ın kokusu. “Seni Seviyorum”un kokusu. “Beni seviyor”un kokusu.
24 Kasım 2012 Cumartesi
21 Kasım 2012 Çarşamba
Öğretmenin Sesi
ÖĞRETMENİN SESİ
Orta yaşlı adam, koltuğundaki evrak dosyasıyla resmi daireden içeri girdi. Yorgun olduğu belli oluyordu. “Her gün bu daireye gide gele usandım be!” diye söylendi. “İşim bir türlü olmuyor, yokuşa sürülüyor. Ne yapmalı bilmem ki? Bugün ne olacak bakalım!”
Orada gördüğü bir sandalyeye oturup biraz dinlenmek istedi. Tam sandalyeye oturmak üzereydi ki, hizmetli koşarak geldi:
“Dur bakalım” diye bağırdı. “O sandalyeye oturman için sana kim izin verdi?”
Adam hayretle, “Bu sandalyeye oturmak için izin almak mı gerekir?” diye sordu.
“Tabi ya, dedi hizmetli. Belki o sandalye başkasınındır. Adam bir sorar be!”
Öğretmen etrafına bakındı, “Kime sorulacak?” dedi.
Hizmetli diklendi, “Kime olacak, bana!” diye bağırdı. “Biz burada eşekbaşı mıyız?”
“Yahu git kardeşim başımdan” dedi adam. “Zaten yorgunum. Bir de seninle uğraşamam. Ekşiyip durma!”
“Ben senin nereden kardeşin oluyorum, vazife başında memura hakaret ha! Gösteririm ben sana. Ekşimek senin gibilerinin işidir.”
“İlle de bir şey göstermek istiyorsan müdür beyin odasını göster.”
“Ne yapacaksın müdür beyi?”
“Bu da sorulur mu? Turşusunu kuracak değilim her halde!”
Hizmetli gene sinirlendi, tehditle parmağını salladı:
“Ağzını bozma, fena yaparım sonra. Müdür beyin odası şurası ama giremezsin” diyerek bir yeri işaret etti.
“Niye giremezmişim?”
“Yasak. Müdür beyin işi var. İçeriye kimseyi almamamı söyledi.”
“Şu sandalyeye oturup işi bitinceye kadar bekleyeyim bari.”
“Hayır. Orada oturamazsın. Hizmetlilere aittir o sandalye.”
Adam çaresizlik içinde ellerini iki yana açtı:
“İçeri girmemi engelliyorsun, burada beklememe karışıyorsun. Sen insanı deli edersin vallahi. Bu kadarı da olmaz yani.”
“Fazla konuşma, alırım ifadeni. Müdür beyin işinin ne zaman biteceği belli olmaz. En iyisi, sen bugün git, yarın gel!”
“Gide gele yol ettim burasını. Yeter artık be! Azmettim, işimim bitirmeden bir yere gitmeyeceğim. Var mı bir diyeceğin?”
Hizmetli bıyık altından güldü:
“Dur bakalım. Sen bu kafayla daha çok gider gelirsin” diye konuştu.
Öğretmen eliyle para işareti yaptı:
“Elimi azıcık oynatsam işim hemen olurdu değil mi?”
Hizmetli yumruklarını sıktı:
“Bana bak, çok ileri gittin sen, diye bağırdı. Bizi rüşvetle mi suçluyorsun?”
“Kimseyi suçlamıyorum, dedi adam. Bu işler çoğu zaman böyle oluyor.”
Hizmetli, adamın üzerine yürüdü, dövecekmiş gibi elini kaldırdı:
“Suçluyorsun, diye bağırdı.
Onlar orada birbirleriyle çekişirlerken müdür yanlarına geldi, öfkeyle:
“Ne oluyor burada?” diye bağırdı. “Bu ne gürültü böyle?”
“Hadise çıkarıyor efendim, dedi hizmetli. İsterseniz polise teslim edelim.”
“Hayır efendim, dedi adam. Suç kendisinde, vatandaşa güçlük çıkarıyor.”
Müdür adamın sesini duyunca kendi kendine:
“Ben bu sesi bir yerden tanıyorum ama nerden?” diye söylendi. “Ünlü birinin sesine benziyor. Açık vermeye gelmez. (Böyle dedikten sonra adama döndü) Tamam efendim, sinirlenmeyin. Hallederiz işini” diyerek onu içeriye aldı.(Hizmetliye döndü) “Beyefendinin elindeki dosyayı al, gerekli yerlere ilet. Hadi durma, yürü!” diye bağırdı.
Hizmetli şaşırdı, “İyi ama efendim...” diye kekeledi.
Müdür yüzünü buruşturarak ona eliyle gitmesini işaret etti:
“Hadi, ne söylüyorsam onu yap. Fazla konuşma. Çabuk git gel!” dedi.
Hizmetli boynunu bükerek, “Baş üstüne efendim” diyerek dışarı çıktı.
Müdür, odasındaki koltuğu işaret etti:
“Şöyle buyurun efendim, dedi. İşiniz tamamlanıncaya kadar burada oturup istirahat edin. Merak etmeyin. Çok beklemeyeceksiniz.”
Adam teşekkür ederek koltuğa oturdu. Kendi kendine, “Müdür bana niye bu kadar ilgi gösteriyor acaba, hangi dağda kurt öldü?” diye mırıldandı.
Müdür, adama sigara tuttu.
“Teşekkür ederim. Kullanmıyorum.”
Müdür, özür dileyen bir tavırla:
“Sormam bile hata, dedi. Sigara sesinize zarar verir diye içmiyorsunuz değil mi?”
“Böyle bir kaygım yok, dedi adam. Sağlığa zararlı diye içmiyorum.”
Müdür, sigara paketini cebine koyarak, “Ne mutlu size! Ben bir türlü bırakamıyorum bu mereti” diye içini çekti.
“İnsanın alışkanlıklarından sıyrılması zor tabi ama azmederseniz bırakırsınız. Azmin elinden bir şey kurtulmaz” dedi adam.
Müdür yapmacık bir tavırla:
“Nasılsınız, işleriniz nasıl gidiyor, yeni projeleriniz var mı?” diye sordu.
Adam güldü, “Teşekkür ederim. İyi diyelim de iyi olalım. Siz nasılsınız?”
Müdür içini çekti, “Teşekkür ederim. İyiyim ama sizin kadar değil.”
“Yok canım, daha neler...”
“Siz iyi olmayacaksınız da biz mi iyi olacağız?”
Adam acı bir gülüşle, “Doğru! Sadece oynamak için zillerimiz eksik” diye konuştu.
Müdür onun alaycı sözlerini duymazlıktan geldi.
“İşiniz zevkli, kazancınız yerinde. Sizin yerinizde olmak isterdim doğrusu.”
“İşim zevkli ama kazancım yerinde değil.”
“Boşuna itiraz etmeyin. Bir de bana bakın. Akşama kadar dört duvar arasında çile dolduruyorum. Rahat yüzü gördüğüm yok.”
“Eğer çile doldurmak buysa” diye dudak büktü adam.
Müdür, adamın kulağına eğildi:
“Çok hayranınız vardır değil mi?” diye sordu.
“Üç beş hayranım vardır belki ama onlar da işleri bitince arayıp sormazlar.”
“Aman efendim, çok alçakgönüllüsünüz.”
“Alçak olmaktansa alçakgönüllü olmak iyidir.”
O sırada hizmetli içeri girdi, elindeki dosyayı müdüre verdi. Müdür imzalayıp adama uzattı, “Buyurun. İşiniz tamam” dedi.
Adam dosyayı alırken şaşkın bir tavırla:
“Sahi mi?” Diye sordu. “Beni günlerce niye beklettiler öyleyse?”
“Kusura bakmayın. Sizi tanıyamamışlardır, dedi müdür. İşiniz bittiğine göre, buyurun, bir şeyler içelim birlikte.
“İşim acele, dedi adam. Başka zaman içeriz.”
Müdür ayağa kalkarak adamın elini sıktı:
“Öyleyse güle güle size. Bunu saymam. Gene beklerim. Muhakkak gelin ama.”
Adam kapıya doğru yürürken, “Olur. Gelmeye çalışırım” diye konuştu.
Müdür onu durdurdu:
“Kusura bakmayın, dedi. Sesiniz bana yabancı gelmedi. Ses sanatçısı mıydınız?”
Adam alayla güldü:
“Yok canım. Nerde bizde o şans?”
“O zaman muhakkak bir tiyatroda, televizyon dizisinde oynuyorsunuz.”
“Yaptığım iş tiyatroya benziyor ama değil!”
“Anladım! Televizyonda, sinemada seslendirme yapıyorsunuz.”
“Sınıfta yapıyorum ben o seslendirmeyi.”
“Efendim? Anlayamadım. Sakın sunucu falan olmayasınız?”
“Evet, sunucu sayılırım bir bakıma. Her gün bir şeyler sunuyorum öğrencilerime. Daha hâlâ anlayamadınız mı? Öğretmenim ben, öğretmen!”
“Hay Allah!” diye elini alnına vurdu müdür. Başını salladı, “Tamam. Şimdi aklıma geldi. Bize Türkçe dersine gelmiştiniz. Kusura bakmayın hocam, çok değişmişsiniz.”
Adam içini çekti, sitemle müdürün yüzüne baktı:
“Değişen ben değilim oğlum. Siz değişmişsiniz. Değişmeseydiniz öğretmeninizi bu kadar çabuk unutuvermezdiniz.”
Müdür utanarak önüne baktı:
“Güle güle” diye elinin uzattı. “Yine beklerim.”
“Hoşça kalın, dedi öğretmen. Ben de sizi, sizleri bize beklerim.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



