19 Nisan 2023 Çarşamba

EŞEĞİN GÖLGESİ

EŞEĞİN GÖLGESİ Büyük Yunan hatibi Demostenes bir toplantıda konuşmak istedi ama halk onu dinlemeyip gürültü etmeye başladı. Bunun üzerine ünlü konuşmacı: “Sadece birkaç söz söyleyeceğim, dedi. Vaktiyle bir delikanlı Atina’dan Megara’ya gitmek için bir eşek kiraladı. Eşeğini kiraya veren adam da aynı yere işi düştüğü için, birlikte yola çıktılar. Öğle sıcağı basınca biraz dinlenmek ve yemek için bir su kenarına oturdular. Ama ortalıkta gölge edecek bir şey yoktu. Eşeğin sahibi, eşeğin gölgesine sığındı. Eşeği kiralayan genç buna itiraz etti, orada oturmanın kendi hakkı olduğunu söyledi. Tartışmaya başladılar. Eşeğin sahibi, “Ben eşeği kiraya verdim sana, eşeğin gölgesini değil” diye bağırdı. Delikanlı, “Eşeği kiraladığıma göre gölgesi de benimdir” dedi. Derken aralarında bir kavga çıktı, birbirlerine girdiler…” Demostenes sözün burasına gelince kürsüden indi. Halk merakla, “Gerisini söylesene! Ne olduğunu söyle be adam!” bağırıştı. Demostenes tekrar kürsüye çıktı: “Ey ahali,” diye bağırdı. “Sizin iyiliğiniz için konuşmak, sizi aydınlatmak istedim, dinlemediniz de, bir eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz. Bu ne biçim iştir?” dedi. *** Aradan yüzyıllar geçti ama şimdiki ahalinin ilgisi, merakı gene aynı! Aydın kişilerin uyarılarını değil de, eşeğin gölgesini dinlemek, daha doğrusu izlemek istiyorlar. İşte halimiz, durumumuz bu; sayın seyirciler!

16 Nisan 2023 Pazar

TURİST KAZ MI?

TURİST TAVUK MU KAZ MI? Turist altın yumurta yumurtlayan tavukmuş ama biz sanırız onu kaz, yolmak isteriz biraz. Dinlemeyiz ne itiraz ne ikaz, atarız kazıkları. Kazıklarımız buradan oraya yol olur, yollarımızda trafik canavarı bol olur. Acılı kebaplarımızla karnını, acıklı şarkılarla kafasını şişiririz; halis tereyağlı(!) yemekler pişiririz, zorla yediririz. Üstüne de sunarız ekşimiş ayran, kurtlu kiraz. Çalar teneke orkestra, söyler kurbağa solist; deriz buna caz! Çok severiz biz turistleri, bağrımıza basmak isteriz karısını kızını. Turizm gönüllüsü delikanlı alamaz hızını, biriyle dans ederken öbürünün avuçlar kalçasını. Plajda da yalnız bırakmaz, iyice yanına sokulur, onu kem gözlerden korur! Bu ekstra hizmetlerden asla para almaz, turist memnun oluncaya dek onu başka bir yere salmaz. Tam turist mevsiminde belediye aşka gelir; yollar kazılır, turistik faaliyetlerle gözler boyanır. Tam sekiz ay yatılır, yumurta kapıya gelince ancak o zaman uyanılır... Sen istediğin kadar bağır, istediğin kadar yaz; bizde böyledir turizm. Ne söylesek boş; turizm mevsimi başladı, koş vatandaş koş! Atılan nutuklarla sen de coş, turistlerin gönüllerini ediver hoş. İlginle, sevginle olsunlar sarhoş... Turist tavuk değil kaz. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!

10 Nisan 2023 Pazartesi

AĞLATACAKSIN

AĞLATACAKSIN Bizim milleti güldürmeye gelmez kardeşim. Ağlatacaksın. Ağlatamasan ağlayacaksın. Yoksa tepene çıkarlar. Yerden yere vururlar. Bu yetmemiş gibi üstüne çadır kurarlar. Evet, gülmesini severiz biz. Nasrettin Hoca, Temel, Bektaşi, İncili Çavuş fıkraları yüzümüzde güller açtırır, gönlümüze neşe, sevinç yağmurları yağdırır. Komedi filmleri, palyaçolar, soytarılar çok hoşumuza gider ama bizi güldürenleri ciddiye almayız, küçümser, adam yerine koymayız. Biri gülecek olsa ayıplanır, “Gülecek bir şey mi var, niye pişmiş kelle gibi sırıtıyorsun, yüzümde maymun mu oynuyor?” diye sorular sorulur, “Ciddi ol. Karı gibi sırıtma!” denilir, azarlanılır. Güldüğüne güleceğine pişman edilir... Batıdaki politikacılar ikide birde espri yaparlar, şakacıdırlar. Bizdekiler ise somurtmayı marifet olarak görürler, ne kadar surat asarlarsa o kadar ciddiye alınacaklarını sanırlar. Ağırbaşlı, oturaklı adam diye takdir edilirler, el üstünde tutulurlar. Öyle olmasaydı, milletin anasını ağlatan politikacılar hâlâ rağbet görürler miydi? İşte bu yüzden gülmeyeceksin kardeşim. Kahkahalarla gülünecek olaylar karşısında bile hafifçe tebessüm edeceksin. Bir zamanlar, Osman Bölükbaşı adındaki bir politikacı anlattığı gülünç fıkralarla milleti başına toplar, seçmenleri kahkahalarla güldürür, herkesin ilgisini çekerdi ama nedense hiçbir zaman yeterli oy alamadı, politika sahnesinden silindi gitti. Onu alkışlayanlar, takdir edenler bile kendisini hayal kırıklığına uğrattılar. Ağlayacak, ağlatacaksın arkadaş, hiç acımayacaksın gözyaşı dökenlere. Bak, o zaman nasıl inmezsin koltuktan, nasıl oturtulursun her zaman, her yerde başköşeye. Korkuyla karışık bir saygı görürsün. Senden çekinirler, “Aman damarı basmayalım. Ne yapacağı belli olmaz. Sulu dereye götürüp susuz getirir bu, adamı” derler, boyun eğer, bel bükerler... Kendimizden pay biçelim. Bize yumuşak davranan, güleç yüzlü anne babamıza, öğretmenimize mi iyi davranırız, yoksa döven söven, tehdit eden anne babaya, öğretmenlere mi? Bize iyilik yaramaz. Hemen şımarırız. Nasıl olsa bir şey yapmaz diye, dediklerine aldırmayız, kendilerini hiç takmayız. Ama ağlatanlar, kaş çatanlar, dayak atanlar karşısında süt dökmüş kediye döneriz, dut yemiş bülbül gibi oluruz. Yaramazlık yapmaktan çekinir, kızacak diye ürker, bir köşede süklüm püklüm otururuz... Acı ama gerçek bu. Yağmasan da gürleyeceksin. Baktın ağlatamadın ya da zorlu birine çattın, hemen toparlayacaksın kendini, bükemediğin eli öpeceksin. Yeri geldiğinde ağlamasını bileceksin. “Erkek adam ağlamaz” safsatasına kanmayacaksın. Ağladın mı en katı kalpleri bile yumuşatırsın, kendine acındırır, karşındakinin merhamet damarlarını kabartırsın. Ağlamayan çocuğa meme vermezler. Ağlamak zora düşenin silahıdır. Kadınlar bu silahı iyi kullandıkları için erkekleri kolayca ağlarına düşürürler. En sert erkekleri bile kuzuya çevirirler. Ama erkekler arasında da bu işi çok iyi bilenler var. Örnek mi istiyorsunuz? İşte bizim kırk yıllık dernek başkanımız Selim Söz. Ağlamasını, ağlatmasını bildiği için her seçimi kazanıyor. Bu gidişle ömrünün sonuna kadar başkan kalacak. Seçimden önce aramızda konuşur, tartışırız. “Artık yeter! Devirelim, eşekten düşmüşe döndürelim. Başımızdan def edelim” diye bağırır çağırır, isyan eder, planlar yapar, kararlar alırız ama başkan bey kürsüye çıkıp ağlamaklı bir nutuk atar. Hem ağlar hem ağlatır. Derken bir de bakarız ki çoğumuz gene ona oy vermişiz, kendisini tekrar başkan seçmişiz... Selim başkan bu işin üstadı, uzmanıdır. Sahneye, pardon, kürsüye çıktığı zaman önce aslan kesilir, sonra kurbanlık koyun postuna bürünür. Sözlerine, “Duydum ki, beni devirecekmişsiniz. Size bunca yıl hizmet ettim. Ne yaptımsa sizin için yaptım. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Değerimi bilmeyenlere yazıklar olsun!” diye başlar. Hainleri haşlar, ayaklarının altına karpuz kabuğu koyanları taşlar. Sonra deminki aslan kedi gibi oluverir. İhanete uğramış bir âşık tavrına bürünür, içini çeker, ah, of der. Oyuncağı zorla elinden alınmış bir çocuk olur, mahzun bir tavırla hepimizi süzer, dudak büker. Dram oynayan bir aktör edasıyla sesini titretir, duygularımızı harekete geçirir: “Zaten bu size son seslenişim. Biliyorum, beni başınızdan atmak istiyorsunuz. Artık benden bıktınız. Yaşlandım. İşinize yaramıyorum. Arsız bir kedi gibi beni kapının önüne koyacaksınız. Ne yapalım? Başa gelen çekilir. Öyle olsun. Siz bilirsiniz” der. Burnunu çevreleyen damarlarla, yanaklarını saran damarlar, ağa düşmüş bir hamsi gibi oynamaya başlar. Yüzü de iyice kızarır, ağlama havasına girer. Gözlerini siler, boynunu büker. Gözyaşları yanaklarından süzülüverir. Bu durumu görenlerin yürekleri ayaklanır, duyguları kanatlanır. Herkes üzülür. Pişmanlıkla önüne bakar, utanır. Başkan artık gözyaşların silmez, saklamaz, özgürce koyuverir ve de bu hüzün havası içinde oylarımızı gene kapıverir. Ne olduğumuzu anlayamayız, suçu birbirimizin üstüne atarız. Birbirimizi, “Dikkat et. Gene numara yapıyor ha! Kanma, aldanma, sakın ağlama” diye uyarırız. Karşımızdaki, “Ben ağlamıyorum. Sen kendine bak” diye güler. “Bu sefer başaramaz. Maymun gözünü açtı artık” derken bir de bakarız ki, atı alan Üsküdar’ı geçmiş, Ankara’ya dayanmış! Selim balkan bir kere daha muradına ermiş... Gördüğünüz gibi, ağlamak, ağlatmak çok yararlıdır. Dertlerini içine atmazsın. İçin ferahlar. En katı yüreklerin bile merhamet, insaf duygularını ortaya çıkarırsın. Dilenciler ağlanacak hallerini göz önüne koyarak duygu sömürüsü yaparlar, oturdukları yerden para kazanırlar. Komedyenler küçümsenir, ağlayan, ağlatan aktörler, sinema yıldızları el üstünde tutulurlar, büyük sanatçı sayılırlar. Mizah yazarları edebiyatçı sayılmazlar ama yazılarıyla ağlayan, ağlatan yazarlar okuyucular tarafından çok tutulurlar, ödüller alır, antolojilerin demirbaş yazarları olurlar, edebiyat tarihine geçerler. Şiir bir bakıma ağlama, ağlatma sanatıdır Hangi şair daha çok ağlar, ağlatırsa o kadar büyük şair sayılır. Tiyatro ve sinemada ağlayan, ağlatan sahneler alkış toplar. Seyirci ağlamadığı oyunu, filmi beğenmez. Sadece sanatta değil, iş dünyasında da ağlamak, ağlatmak geçer akçedir. İşçinin anasını ağlatan iş adamı daha çok kâr eder, politikacılarla iyi ilişkiler kurar. Kârı biraz azalıverirse hemen ağlamaya başlar, iktidardaki partiden yardım alarak belini doğrultur. Çok zengin kişilere nasılsınız diye sorun bakalım. İyiyim demez, hemen ağlayıp sızlanmaya başlarlar. Vergilerden, artan masraflardan öyle yakınırlar, öyle dert yanarlar ki, cebinizdeki paranın hepsini onlara veresiniz gelir, düştükleri kötü duruma üzülür, halinize şükredersiniz. İşte böyle arkadaş! Ağlamak, ağlatmaktır en iyi, en güzel sanat. Rahat yaşamak, mutlu olmak istiyorsan ya ağla ya ağlat. İşte o zaman dağılır kara bulutlar, çok kolaylaşır hayat.

2 Nisan 2023 Pazar

OKUYANLARA BAK!

OKUYANLARA BAK Babam lisede okurken edebiyat öğretmenleri okumak yazmak konusunda bir soruşturma yapmalarını istemiş. Babam da güldürücü düşündürücü bir yazı yazmış. Bana onu gösterdi. Çok hoşuma gitti. Sana da ileteyim. Hoşuna gideceğine eminim. Yazı şu: “Öğretmenimiz okumak yazmak konusunda bir soruşturma yapmamızı istedi. Arkadaşlarımın çoğu öğrencilerle konuşmuşlar. Ben büyüklerle konuşayım, gerçekten okur- yazar olup olmadıklarını ortaya çıkarayım dedim. Öyle ya. Okur- yazar geçinenlerin çoğu okumaz yazmaz, sözde okur -yazarlardır. Televizyon, video, bilgisayar, cep telefonu okuyup yazanları azalttı. Okumak yerine televizyon, video seyrediyorlar, mektup yazmak yerine telefonla konuşuyorlar, mesaj çekiyorlar. Eskiden ne güzel bayram, yılbaşı kartları gönderiyordu herkes birbirine, mektuplar yazıyordu sevgi dolu, özlem dolu. Bu güzel alışkanlıklar birer birer kayboldu. Böyle zahmetlere katlanamıyor kimse. Neyse, ben okuyup yazanlar hâlâ var mı, okuyup yazıyorlarsa ne okuyorlar, ne yazıyorlar diye aramak, araştırmak için çıktım yola, selam verdim sağa sola. Az gittim, uz gittim. Derken sosyetik Neriman hanımla karşı karşıya geldim. Yani bağa girdim ay çıktı, karşıma “sosyetik” adıyla “neri” hanım çıktı. Sorduğum sorulara verdiği yanıtları duyunca aklım başımdan çıktı. “Kitap okuyor musunuz?” diye sorunca çıngıraklı bir kahkaha attı: “Ay vallahi, ben okumayı çok severim. Her gün magazin gazetelerini, dergilerini okumadan içim rahat etmez. Artistlerle ilgili haberleri, dedikoduları satır satır ezberlerim. Anladın mı şekerim?” diye zilli bir yanıt patlattı. “Kitap okuyor musunuz, kitaplarla aranız nasıl?” “Magazin haberlerini okumaktan düşüyorum bitap, onun için okuyamıyorum kitap mitap! Kitap sayfaları beni korkutuyor. Kitap yerine yutmalı bir hap” diye fıkırdadı. “Sen onu benim kuyruğuma anlat” diye miyavladı sarman kedi. Neriman hanım yüzünü buruşturdu, saatine baktı: “İşim acele. Berberimle, terzimle randevum var. Arkadaşlar da konkene bekliyorlar. Hadi çav, bay bay! Bunu saymam, gene beklerim. Tamam mı şekerim” deyip gitti. Böylece sormak istediğim sorular başlamadan bitti. Politikacı Dursun Gürel’i gördüm. Hemen yanına gittim. “Son günlerde neler okuyup yazıyorsunuz?” diye sordum. “Ben çok okurum, diye başını salladı. Maval okurum, masal okurum seçmenlerime. Meydan okurum rakiplerime. Canına okurum düşmanlarımın. Hariçten gazel okurum.” “Bu kadar çok okumayın. Gözleriniz bozulur sonra! Neler yazıyorsunuz?” “Söylev yazıyorum. Başa geçince neler yapacağımı, rakiplerime nasıl çamur atacağımı, pardon, onlarla neler tartışacağımı yazıyorum, yazdırıyorum.” Baktım nutuk atacak, hemen yanından uzaklaştım. Kendisine iyi okuyup yazmalar dileyerek türkücü İsmail Acılıses’in yanına yanaştım. Okumaktan söz edince sayın Acılıses bülbül gibi şakımaya başladı: “Türkü okurum, uzun hava okurum, arabesk okurum.” “Gazete, dergi, kitap okumaz mısınız?” “Kadı kitap gibidir, çevir çevir oku demiş atalarımız. Espri yaptım. Film, klip, kaset çalışmalarımdan okumaya fırsat mı var canım. Adamlarım önemli yazıları okuyuverirler, özetini anlatırlar, böylece rakiplerim hakkımda neler demiş, eserlerim tutuluyor mu, hepsini öğrenirim. Bu dünyada olup bitenden haberim olur böylece.” Dedi. Ne diyeceğimi bilemedim, yutkundum. Zaten o da kaset provası olduğunu söyleyerek son model arabasına bindi, gitti. Kadir Mutlu yaptığım soruşturmayı duyunca sağına soluna baktı, kulağıma: “Okuyan insanın başı derde girer. Yıllarca okul sıralarında dirsek çürütürsün, okulları birincilikle bitirirsin. Ondan sonra da iş bulamazsın, bulsan bile asgari ücrete talim edersin. Benim gibi çekirdekten yetişir, bir an önce iş, meslek sahibi olursan köşeyi dönersin. Vaktini kitap okumak gibi fuzuli şeylerle harcayacağına, çok para kazanmanın yollarını araştır oğlum. Bak ben okumadım ama emrimde bir sürü okur-yazar çalıştırıyorum. Devir okuma yazma değil, bakma, görme, işini bilme devri” diye fısıldadı. Veli Dayı her gün okuduğunu söyleyince merakla neler okuduğunu sordum. “Yatmadan önce iki kulhuvallahi, bir Elham okurum. Nazar değmemesi için nazar duası okurum. Hastalanırsam kendimi hocaya okuturum” dedi. Ben okuduğu kitapları sorunca kızdı: “Hepimizin okuması gereken bir tek kitap vardır. Her şey onun içindedir. O varken başka kitaplara gerek yoktur. Kutsal kitabımızı herkes okumalıdır” diye bağırdı. Baktım, karşıdan ünlü yazar Orhan Çokyazar geliyor. Hemen onun yanına koştum. “Sizin okuduğunuz kitap çoktur değil mi?” diye sordum. “Ben yazarım oğlum, okur değil, dedi. Yazdıklarımı bile doğrudürüst okuyamıyorum. Bana böyle sorular sormayın, kızıyorum. Yazmaktan okumaya fırsat bulamıyorum ki. Şu anda yayınevinin ısmarladığı kitabı yetiştirmeye çalışıyorum. Ödül alma sıram geldi. Bu kitap bitince yeni bir kitaba başlayacağım. Su akarken küpünü dolduracaksın, şey , okuyucu bolken yazacaksın, ilgisini canlı tutacaksın. Modan geçince ne kadar güzel yazarsan yaz, yazdıklarını kimse okumaz. Yeri gelmişken söyleyeyim. Genç yazarlar boşuna kitap yollamasınlar bana.. Hiçbirini okuyamıyorum. Okumak bir yana, kapaklarını bile açmıyorum. Çabalarına acıyorum. Kitaplarını okuyacak olanlara yollasınlar. Başka sorun yoktur herhalde. Yazma zamanım geldi, hemen masamın başına geçmeliyim”. Baktım, ünlü yazarımız bir “hoşça kal” bile demeden uçup gitmiş. Arkasından iyi uçmalar diledim kendisine. Gide gide Cemil Kenar beyin yanına geldim. Cemil bey omzumu okşadı: “Kitap okumak iyi bir şeydir. Okumalı okumalı gene okumalı, diye elini salladı. Çocuklarım okusun diye bol bol resimli kitaplar, ansiklopediler alıverdim. Test kitaplarını eve yığdım. Güzel bir kitaplık yaptırdım, içine ciltli kitapları sıraladım. Ama okumuyor keratalar!” “Ne yapıyorlar?” “Televizyonun, videonun, bilgisayarın başından kalkmıyorlar.” “Siz de bunları sokmasaydınız evinize.” “Olur mu canım, ben ne yapacağım sonra?” “Yani hiç mi okumuyorsunuz, aldığınız güzel kitaplar, yaptırdığız kitaplık boşuna mı?” “Boşuna olur mu canım? Dekor oluyor hiç olmazsa. Küçükken bana okuma alışkanlığı vermediler ne yazık ki. Ağaç yaş iken eğilirmiş. İşte bunun için çocuklara, gençlere haftada bir kitap okumayı mecbur etmeli. Okuyup okuduğunu yazmaz, anlatmazsa harçlığını kesmeli, yazana, anlatana hediye, ödül vermeli. Bence memleketimiz böyle kalkınır. Her şeyin başı kültürdür. Bit kütüphane açan bin hapishane kapatır.” “Bu dediklerinizi çocuklarınıza uyguluyor musunuz?” “Söz dinlemiyorlar ki. Anaları şımarttı bunları.” “Âleme verir talkını, kendi yutar salkımı” diye bir atasözümüz var. Sizin durumunuz ona benziyor biraz.” Cemil bey başını önüne eğdi, yavaşça yanımdan uzaklaştı. Derken ünlü şarkıcımız Seda Okuyan’a rastlamayayım mı! Sorumu duymuş olmalı ki, dudaklarını büzdü, konuşmaya başladı: “Daha çok fantezi eserler okurum efem. Nota okumasını pek bilmem ama kulağım iyidir. Kitap okumak mı? Çok şakacısınız ayol. Televole proğramından mı geliyorsunuz yoksa? Anladım! Gizli kamera şakası yapıyorsunuz. Nereye televole diyeceğim, el sallayacağım taraf neresi? Ne dediniz? Ciddi misiniz! Geçenlerde bir kitap okuyayım dedim. Oliver Tivist adlı bir kitap geçti elime. Tivist dansından söz ediyor sandım ama kitabın içinde bir satır bile danslı bir sahne bulamadım. Böylece boş bir zamanım ziyan oldu.” “Hiç mi okumuyorsunuz?” “Gençliğimde, şey yani, daha gençken beyaz dizileri, pembe dizileri okurdum. Televizyon dizileri çıkınca onları okumayı bıraktım. Diziden diziye atlıyorum. Böylece kitap okumuş gibi oluyorum. Bir zamanlar deli gibi aşk romanları kurdum. Çok şükür o hastalığım geçti, iyileştim. Sorduğuna göre senin hastalığın devam ediyor galiba.” “Hasta ettin sen beni hasta Senin yüzünden gençler yasta!” diye mırıldandım. Bir araba geldi, Seda hanımı yanımdan aldı, gazinoya götürdü. Arkasından bakakaldım. Derken kendime gelip yürümeye başladım. Emekli memur İsmet bey beni durdurdu. İçini çekerek hüzünle yüzüme baktı: “Çocukken derslerine engel olur diye kitap okutmadılar. Gençliğimde yasak kitap okur, başı derde girer dediler kitap okumamı istemediler. İş bulma, çalışma, ev geçindirme, çoluk çocuğa bakma, para kazanma derken gene kitap okuyamadım. Zaten borç içinde yüzüyordum, kitaba ayıracak para bulamıyordum. Emekli olunca vakit bulur okurum diye düşündüm. Bu sefer de gözlerim bozuldu, okuyamaz oldum. Benden sana tavsiye. Kitap okumayı erteleme. Zamanında oku. Kimseyi dinleme. Oku oku, budur sonu diyenlere aldırma. Kendi sonlarına baksınlar onlar. Okumanın sonu yoktur. Onu mu okuyayım, bunu mu okuyayım diye oyalanma. Eline ne geçerse oku. En kötü kitapta bile yararlı bir şey vardır. Tabii okumasını, ders almasını bilirsen” dedi Erhan Tığlı

29 Mart 2023 Çarşamba

EDEBİYATIMIZDA GÜLÜŞ

EDEBİYATIMIZDA GÜLÜŞ Gaziantep Tıp Fakültesi öğretim üyesi Profesör Doktor Yavuz Coşkun, “Çocuklarınıza sistemli olarak gülmeyi öğretin. Gülmeyi öğrenen çocuklar hayata daha olumlu bakar ve iyimser olarak büyür” diyor. Sadece çocukların değil, büyüklerin de gülmeyi öğrenmesi gerekiyor. Bu işi en iyi sanatçılar yapar. Bu yazımda şair yazarların gülmekle ilgili sözlerine, dizelerine yer vererek gülmenin önemini ve değerini vurgulamaya çalışacağım. Molla Demirel, sevgilisine “Deli olurum sesini duymadığım/Gülüşünü görmediğim gün” diye sesleniyor. Replier, “Birlikte gülmediğimiz birini gerçekten sevemeyiz” diyor. Piercy, “Paylaşılan kahkaha erotiktir” diyerek bize dudak büktürüyor. Gardonyi, “Ben, adamı gülmesiyle ölçerim; kunduracı kahkaha atar. Bilgin sadece gülümser” deyip kahkaha atmaya karşı çıkıyor! “Şen adam güneşe benzer, girdiği yeri aydınlatır” diye Cenap Şahabettin, delilikle budalalığın farkını bakın nasıl belirtiyor: “Her şeye gülmek deliliktir; hiçbir şeye gülmemek de kuşkusuz budalalıktır.” Molier, “İnsan güldüğü kadar insandır”, Graville, “İnsan gülmesini bilen hayvandır” diyorlar. Chamfort’a göre, “gülmediğimiz günler kaybolmuş sayılır.” E.W.Wilcox çok önemli bir gerçeğe değiniyor: “Gülerseniz dünya da güler; ağlarsanız yalnız ağlarsınız.” Maksut Koto, Beşparmak dergisinde çıkan “Sana Bulaşan En Güzel Şey, Gülmek” adlı şiirinde bakın gülmeyi nelere benzetiyor: “gülmek, köz bir uykudan yalınayak uyanmaktır/ gülmek, mevsimi mavimsi bir düş olan martının yüreğidir/gülmek, ah ile başlayan zindanın sorgusuz güneşidir/gülmek, sana bulaşan en güzel şey... (...) gülmek, sebebsizce yeşeren bir bahar/ sanki, on üçüncü ayından başını uzatan/kasımpatı/hüznün aynasıdır gülmek” “Yüzünüzdeki gülümseme kalbinizin evde olduğunu bildiren, ışık yanan bir pencereye benzer” diyerek gülmeyi pencereye benzetiyor Francis Benson. Gülmek bakın daha nelere benzetiliyor: “Gülmek kalbin kendi kendini tedavi için yaptığı bir ilaçtır.” J. Holland, “Gülmek, fırtınalı gökte doğan bir gökkuşağına benzer.” A. Grün, “Güleryüz altın anahtardır.” T. B. Macavlav, “Gülmek bir güneştir, insanın yüzünden hüzün ve keder kışını defeder.” Victor Hugo... Radi Fiş’e göre “Ağlamak köleliğin, gülmek özgürlüğün ifadesidir.” M. Emin Değer, güneşin doğuşunu sevdalı kızların gülüşüne benzetiyor; “Güneşin doğuşu orda her sabah/ Sevdalı kızların gülüşü gibi” Ziya Paşa, nazik gülüşlere aldanmak gerektiğini belirtiyor: “Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm Şirin dahi kastetmesi cana gülerektir” Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde gülmeyi toplumsal yönden şiirleştirmiş: “Gülmek/ bir halk gülüyorsa gülmektir.” Şair Nedim, sevgilinin şeker gülüşüyle öyle kendinden geçmiş, sarhoş olmuş ki, kendisini zevk meclisine kadeh yapan sevgilisinin içki kadehini yarım sunmasını istiyor: “Bir şeker handeyle bezm-i şevke cam ettin beni/ Nim sun peymaneyi saki tamam ettin beni” Yusuf Ziya Ortaç, “Gülüşü o kadar hoştu ki hele/Lebinden goncalar düresim geldi” diyor sevgilisi için. Fuzuli, sevgilisinin gülüşünü görünce ne yapacağını şaşırıyor; “Nutkum tutulur gonca-i handanını görünce” demekte kendini alamıyor. Cahit Sıtkı Tarancı, yanında sevgilisi gülünce şu dizeleri yazıyor: “İlktir hem sarhoş hem ayık olduğum/Bir gerçek içindeyim düşten güzel/ Sevdiğim gülüyor yanıbaşımda” Ümit Yaşar, sevgilinin en çok gülüşünü seviyor: “Ben senin en çok gülüşünü sevdim Sevindiren, ,içinde umut çiçekleri açtıran Unutturur bana birden acıları, güçlükleri Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman” Salah Birsel, “Kikirikname” adını taşıyan alaycı şiirinde, “Sizinki de gülmek mi a teresler/Gülünce şöyle bir sunturlu gülmeli/Bir iki üç dişleri göstermeli/Sırıtmalı değil zangır zangır gülmeli/ Yakaları kolalatmalı bir iki üç/Bir iki üç başları doğrultmalı/Boşuna değil bu öğütler inanın/Gülünce sabah akşam gülmeli/Ceketleri kavuşturmalı bir iki üç/Köşelerde değil ortalarda gülmeli//Düğmeleri parlatmalı zamanında/ Gülünce şapkalarla gülmeli/Bir iki üç sayıyla bükülmeli/Sırayla değil hep birden gülmeli/İşin bütün inceliği burada a teresler/Gülünce dişleri göstermeli” demiş, gülmenin yolunu yordamını göstermiş! Melek Sabah Şardağ, Gül” adlı şiirinde şöyle diyor: Gül yavrum, Gül ki, Unutulmuş eski bir öyküyü, Şarkıyı anımsar gibi olsun insanlar. Kandır doğayı gülüşünle. Yarılıp zamansız çatlasın tomurcuklar. Gül ki, Başka ülkelere göç etsin Bu kara, bu hain bulutlar. Gökyüzü boz, sokaklar dar Yitirilmiş ak sabahlarda Gülüşünden başka bağlanacak ne var? Kan, sevgileri götürüyor Evrenin dört bucağında Gül meleğim, Gülüşün armağan olsun Gülemeyen tüm çocuklara.” Halk ozanı Hüdai, gülmekle teselli buluyor: Varsın sormasınlar dar günlerimde Bol günde kapımı çalıyorlar ya! Ağlarken merhaba etmezlerse de Gülersem selamımı alıyorlar ya!” Ruhsati, “El yanında yıkar gider kaşını/Tenhalarda gülüşünü sevdiğim” diyor... Manilerde de gülmek ele alınmış, bu konuda çeşitli örnekler verilmiştir. İşte birkaçı: “Gül düğümü Karşıda gül düğümü Yârim buradan gideli Kim görmüş güldüğümü *** Bülbülüm güle karşı Gözyaşım sele karşı İçin için ağlarım Gülerim ele karşı *** Arpa buğday geç olur Güzeller güleç olur Güzellerin güleci Her derde ilaç olur” *** Gök gürlüyor derinden Gökler oynar yerinden Bir kerecik gülersen Kalbim oynar yerinden” Ben de maniye benzeterek şu dörtlüğü yazmıştım: “Ne mutlu gül dikene Gülene güldürene Gülenler güle benzer Gülmeyenler dikene” Ethel Barrymore çok önemli bir gerçeği dile getiriyor: “Kendi hatalarımıza gülmeyi başardığınız gün büyümüşsünüz demektir.” William Stakel, gülmekle cennet arasında bir bağıntı kuruyor: “Gülmeyen, gülemeyen insanlar cenneti kaybetmişlerdir.” İhsan Oktay Anar da öyle: “Gülümseyen herkes cennete bakıyor demektir.” Cemil Sena Ongun’a göre büyük adam kime denir bakalım: “Denetlendiği zaman sevinen, eleştirildiği zaman gülenler büyük adam denir.” Gülmekle ilgili atasözlerimiz de vardır: “Kişinin avradı gezegen olursa kızı da gülegen olur.” “Çok gülen çok ağlar.” “Ağlayanın malı gülene hayır getirmez.” “Her yüze gülen dost değildir.” “Ağlaya ağlaya cennete gidinceye kadar güle güle cennete git.” “Ödünç güle güle gider, ağlaya ağlaya gelir.” “Son gülen iyi güler.” “Güleriz ağlanacak halimize.” Şarkı ve türkülerimizin çoğu ağlamaklıdır ama gülüşlü olanları da vardır: “Gülünce gözlerinin içi gülüyor/ Kendimi senden alamıyorum.” “Gül sen gülün olayım/ Dile kulun olayım/Çiğne yolun olayım...” “Bir tatlı tebessümün bin vuslata bedeldir...” “Tatlı dile güler yüze doyulur mu?” “Sazlar çalınır Çamlıca’nın bahçelerinde/ Bir taze emel var şu kızın handelerinde...” Ahmet Haşim gülmeyi, gülen kişileri pek sevmiyor: “Gülüş istediği kadar insanın bir üstün vasfı mahiyetinde olsun, halk nazarında gülüş hiçbir zaman gözyaşının vakar ve asaletine sahip değildir.(...) İtiraf etmeli ki gülüş ruhun asil bir faaliyeti eseri değildir. Hiç kimse kendine gülmez; güldüren diğerinin aczi, kusuru ve dalgınlığıdır ve gülen, kendinden fazla memnun olan gururumuzdur.(...)Gülmeyen bir insan ve bilhassa gülmeyen bir kadın çehresi, ilahi bir çehre olmaya yakındır.” Ziya Gökalp ise “Gülümseme” başlıklı yazısında Ahmet Haşim’i yalanlıyor: “Gülümseme, insana mahsustur. Hiçbir hayvan gülmez. Ben hasta ruhları ve sinirli insanları daima, yüzlerinin gülümser olup olmamasıyla tanırım. Sinirli insanların yüzleri gülmez. Gülümseme, ruhun sağlamlığı kadar, saadetin de müjdecisidir. Beşikteki çocuğun gülmeye başladığı gün, aile saadetinin tamamlandığı gündür. Çocuğun ilk mürebbisi, annesinin gülümsemesidir. Dostlar arasındaki samimiliği gösteren de gülümsemedir. Ben, milletlerin hayat kabiliyetlerini de fertlerindeki gülme ile ölçerim. Yazık ki bizde babalar, mürebbiler gülmeyi yasak ettiklerinden, münevver Türkler en az gülen insanlardır. Eski Türkler güler yüzlüydüler. Bence yapacağımız inkılâpların birisi de ‘güler yüz inkılâbı’ olmalıdır. Evet, milletimiz daima şen ve şetaretli olmalıdır. Her işte muvaffak olmak için başlıca şart, müteşebbislerin güler yüzlü olmasıdır. Yüzü gülmeyen insanlar hiçbir işte muvaffak olamazlar. Mesela yüzü gülmeyen bir avukat en haklı davayı kaybeder. Yüzünde gülümseme bulunmayan bir aktrist, şöhret kazanamaz. Yüzü gülmeyen bir doktor, hastalarını tedavi edemez. Bir balcı, dükkânını en iyi ballarla doldurduğu halde, gelen müşterilere hiç bal satamazmış. Bir gün, tecrübeli bir insana şikâyet etmiş: “En iyi ballar bende olduğu halde, gelen müşteriler ballarımı beğenmeyerek gidiyorlar. Halbuki komşularımın balları iyi değildir, fakat müşterileri hiçbir zaman eksik olmuyor. Bunun sebebi nedir?” Adam şu cevabı vermiş: “Sen bal satıyorsun ama yüzün sirke satıyor!” - Clarissa P. Este’s, “Kurtlarla koşan Kadınlar” kitabında diyor ki: “Gülme, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. Jenital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. Sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yaşayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. Kutsaldır, çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. Şehevidir, çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. Cinseldir, çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. Tek boyutlu değildir, çünkü gülme, insanın kendisi kadar başkalarıyla da paylaştığı bir şeydir. Bir kadının en vahşi cinselliğidir.” Sevgi Soysal, “Yenişehirde Bir Öğle Vakti” romanında gülme konusunu şöyle ele almış: “Gülen adam, bir kez eli açık olur. Bu asık suratlılar, aslında cimriler soyudur. Ve çoğunluktadırlar. İşte bir gülmeyi bile esirgeyen adam, parayı haydi haydi esirger. Bu sokaktan geçen şehirli kısmının çoğu hiçbir şeyi karşılıksız yapmaz. Gülmeyi de. Ya kendisini alsın diye yavuklusuna güler, ya iyi et versin diye kasaba güler, ya terfi ettirsin diye müdürüne güler, ya oy versin diye halka güler. Böyle, karşılıksız gülmeyi bilmez. Durup dururken gülenden de kuşkulanır. Suratını asıverir, benden bir şey isteyecek diye...” Bu konuda bir de Atilla Dorsay’a kulak verelim: “Gülmek... Zekâmıza seslenen, aklımızı işleten, insanla doğa arasına belli bir mesafe koyan, insana kendi dışındaki her şeye karşı bir eleştiri boyutuyla bakma olanağını hediye eden... Kısaca insanı insan yapan şeylerin arasında belki de başında gelen gülme eylemidir.” Robin Sharma, “Ferrarisini Satan Bilge” eserinde güzel öğütler veriyor: “Gülmek ruhun ilacıdır. İçinden gelmiyorsa bile bir aynaya bak ve birkaç dakika gül. Kendini harika hissetmekten alıkoyamayacaksın. William James, ‘mutlu olduğumuz için gülmeyiz. Güldüğümüz için mutluyuzdur’ demiş. Bu nedenle güne keyifli bir adımla başla. Gül, neşelen ve tüm sahip oldukların için şükret. Göreceksin, her gün güzel armağanlar getirecek. Gülmenin gücünü hep hatırla. Müzik gibi o da yaşamın stres ve sıkıntılarına karşı mucizevi bir toniktir. Kahkaha kalbinizi açar ve ruhunuzu yatıştırır... İnsanlar yaşamı asla kendilerini gülmeyi unutturacak kadar ciddiye almamalıdırlar.” Gülelim gülüşelim- mutluluğu paylaşalım-neşeyle zevkle coşarak güllere dönüşelim. Gülmeyen insanın karnı tok olsa bile ruhu açtır Gülmek, ekmek su hava gibi önemli bir ihtiyaçtır. Erhan TIĞLI