30 Nisan 2018 Pazartesi

DOST VAR DOST VAARR!

Dost vardır şemsiye olur; yağmurdan, kardan korur
Dost vardır; yağmur, kar yağdığında hemen ortadan kaybolur!
Dost vardır; işine gelirse dağları bile deler,
İşine gelmezse ipe un serer...
Kimi dostların aldanırsın havasına
Şemsiye almazsın yanına
Ama birden sarar gökyüzünü kapkara bulutlar
Islanırsın iliklerine kadar yağmurunda karında...
Ne olursa olsun gene de dara düştüğünde
Dosttur ilgi ve sevgisiyle tutan elini
Onunla anlarsın yaşamanın güzelliğini


DAYANIŞMANIN GÜZELLİĞİ

DAYANIŞMANIN GÜZELLİĞİ
Dayanışmak dayanmak sözcüğünden türemiştir. Dayanmanın kökü de dayamaktır. İşini bilen kişiler sırtlarını amcaya, dayıya dayarlar. Saygısızlar da ayaklarını masaya dayayıp otururlar. Nelere dayanmayız ki! Ama atalarımız, “Duvara dayanma, yıkılır; insana dayanma, ölür” diyerek başkalarına dayanmanın çıkar yol olmadığını dile getirmişlerdir. Ayrıca hazıra dağ dayanmaz, hazır yiyiciler gün gelir aç kalabilirler. Herkes açlığa dayanamaz. Kötü duruma düşmüş kişileri de görmeye dayanamaz, hemen başka bir kanala geçeriz! Dayanamayacağımızı, “Buna can dayanmaz” diye belirtiriz. Şeyh Galip, bir şiirinde, “Yine zevrak-ı derunum kırılıp kenara düştü/ Dayanır mı şişedir bu reh-i sengsare düştü” diyerek, gönül gemisinin kırılıp kenara düştüğünü, yani gönlünün çok kırıldığını anlatıyor. Şişedir bu, taşlı yola düşünce dayanır mı, diye soruyor...
Bir şarkıda şöyle soruluyor:
“İki gemi yan yana; haylayabilir misin,
Yârim benim sevdama dayanabilir misin?”
Süavi Süalp adlı mizah yazarımız yazılarıyla geçinmeye çalışan bir kişiydi. Bu konuda o kadar çok darbe yemişti ki... Ama o bütün bunlara dayanmaya çalıştı. Hatta son kitabının adını, “Gene İyi Dayandık” koydu ama bir süre sonra dayanamadı, yaşlılığın tadını çıkaramadan bu dünyaya veda etti. Ben de sevginin, saygının yok olmaya başladığı bu dünyanın durumuna dayanamadım ve aşağıdaki taşlamayı yazdım:
“Aydın’dan çıktım yayan
Ne seven var ne sayan
İş başa düştü artık
Dayan dizlerin dayan!”
A. İlhan’a göre bu dünya bir kurtlar sofrasıdır, orada koyunların, kuzuların yaşama hakkı yoktur, kurt kanunu hüküm sürer. Bir görüşe göre, insan insanın kurdudur. Atalarımız toplumsal dayanışmanın önemini vurgulamak için, “Sürüden ayılanı kurt kapar” demişlerdir.
Konuşmalarımızı bir düşünceye, bir görüşe dayanarak yapmalıyız, yoksa inandırıcı olamayız. Borcunu zamanında vermeyenlerin kapısına alacaklı dayanır. Bir eşya, bir mal alırken ne kadar dayanacağını düşünürüz, dayanıklı tüketim mallarından almaya çalışırız. Milas Kundera’nın çok beğenilen eserinin adı “Var olmanın Dayanılmaz Hafifliği” adını taşır. Dayanılmaz durumu, “Bıçak kemiğe dayandı” diye açıklarız. Orhan Veli Kanık, “Gelirli Şiir”inde nelere dayanamadığını bakın nasıl anlatıyor:
“İstanbul’dan ayva da gelir nar gelir
Döndüm baktım bir edalı yâr gelir
Gelir desen dar gelir
Gün aşırı kapıma alacaklılar gelir.
Aman aman dayanamam
Bu iş bana zor gelir!”
Haksızlıklara dayanamayız ama bunu başkalarıyla paylaşacağımıza, kendi kendimize söylenerek, homurdanarak dile getiririz. Söz gelişi, bir sürücü arabasına fazla yolcu alır, herkesi sıkıntıya sokar, buna ses çıkarmadığımız gibi tepki göstereni desteklemez, aman başım belaya girmesin diye susar, onu yalnız bırakırız. Bu eylemimiz(!) hemen her yerde ortaya çıkar. Batılı toplumlar gibi dayanışma gücümüz yoktur. Oturduğumuz apartmanda herkesi rahatsız eden kişi hakkında imza toplamak, imza toplayanları desteklemek işimize gelmez. Hatta vatandaşlık hakkımızı bile korumayız...
Kimi zaman karşımızdaki bizi öyle kızdırır ki, dayanamaz, yapmamamız gereken şeyler yaparız, cinayet bile işleriz. Trende bir yolcu üçüncü mevki bilet almış, gitmiş birinci mevkiye oturmuş, üstelik herkesin gelip geçeceği yere kocaman bir bavul koymuş. Biletçi ona buradan kalkmasını söylemiş ama bizimki oralı bile olmamış. Tartışmaya başlamışlar. Biletçi kızmış, “Hem biletinin bulunduğu mevkiye geçmiyorsun, hem de yol üstüne kocaman bir bavul koymuşsun. Mademki öyle, ben de bu bavulunu pencereden dışarı atarım” demiş ve dediğini de yapmış. Yolcu biletçinin boğazına sarılmış, “Katil! Oğlumu öldürdün” diye bağırmış. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak budur işte!
Onurumuza dokunacak sözler karşısında da soğukkanlılığımızı koruyamayız.
Ünlü tiyatrocu Bedia Muvahhit, bir partide sosyetik bir bayanla karşılaşmış. Bayan kırıtarak, “Ben de bir zamanlar sizin gibi tiyatrocu olmak istemiştim ama babam orospu olursun diye kabul etmedi” diye konuşmuş. Ünlü tiyatrocu dudaklarını büzerek sormuş:
“Peki sonra ne zaman oldunuz hanımefendi?”
Yaşlılar bastonlarına dayanarak yürümeye çalışırlar. Hepimizin dayanağı dost ve arkadaşlarımızdır. Arkadaş sözcüğünün dayanmakla ilgili bir söz olduğunu biliyor musunuz?
Eski Türkler, düşmanlarıyla savaşırken arkalarını bir taşa dayarlar, o taşa dayanarak arkalarını güven altına alırlarmış. Buradan önce arka-taş, daha sonra da arkadaş sözü ortaya çıkmış. İyi arkadaş taş gibi arkamızda durur, bize davranışlarıyla güven verir, “Korkma, arkanda ben varım” der. Bir yakınımız ya da çok sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman bu acıya dayanamayacağımızı sanırız. Dost ve arkadaşlarımızın tesellileri zamanla bu acımızı hafifletir, küllendirir. Bu dayanışmayı keşke her yerde gösterebilsek!
Dayanışma uygarlıktır. Dernekler, sendikalar, partiler, örgütler dayanışma amacıyla kurulmuşlardır ama bizde başa geçme, öne çıkma hırsı yüzünden en iyi dostlar bile birbirlerine girerler, bölünürler, çeşitli gruplara, fraksiyonlara ayrılırlar, savaşırlar...
Bu durum edebiyatta, yazarlar arasında da görülür. Ödül kazanan kişi karalanmaya, değersiz kılınmaya çalışılır. Gruplaşmalar başlar. Bir grubun üyesi ağzıyla kuş tutsa dahi karşı grup üyelerine yaranamaz ama kendi grubundan abartılı övgüler alır. İnternette blog yazarları arasında da görülüyor bu durum. Yazılar okunup tarafsız yorumlar yapılmıyor. Kişi kendi arkadaşlarının desteğiyle ön plana çıkıyor. Reklâm yapma gücü ve fazla arkadaşı olmayan blokçu ne kadar güzel yazılar yazarsa yazsın, hiç sözü edilmiyor. Blog yöneticilerinin bu duruma bir çare bulmaları, yazıları değerlendirip okuyuculara tanıtması, duyurması gerekir. Küçük yarışmalar, teşvik edici önlemlerle bu haksız rekabete dur denilebilir.
Dayanışmaz; el ele verip aydınlığa koşmazsak, dayanışmanın verdiği güçle coşmazsak ve de iyileri, güzelleri yalnız bırakırsak, dertlerin paylaşmazsak nasıl meydan okuyabiliriz kötülere, çirkinlere, nasıl göğsümüzü gere gere dolaşabiliriz insanım diye?
Dayanışalım; hep birlikte karlı dağları aşalım. Dayanışalım; doğruya, iyiye, güzele ulaşalım. Dayanışalım; insancıllığa, uygarlığa, yeniliklere koşalım. Erdem ve özveride buluşalım, mutluluğu bölüşelim; güle, karanfile dönüşelim.
***Erhan Tığlı***
Daha fazla ifade göster


5y
BeğenDaha fazla ifade göster

29 Nisan 2018 Pazar

Acı Acı Güldüren Derin derin düşündüren bir kısa öyküm

Dar gelirli, bol giderli olduğu belli olan yoksul giyimli ve yılgın bakışlı bir kişi yazıhaneden içeri çekinerek girdi. Karşısına çıkan avukata kendisine bir şey danışmak istediğini söyledi. Avukat, “Konu nedir?” diye sorunca kekeleyerek “işkence” dedi.
“Hapiste mi işkence gördünüz?”
“Hayır, Etliye sütlüye karışmayan, suya sabuna dokunmayan bir vatandaşım ben. Hapishanenin yanından bile geçmiş değilim.”
“O zaman, karakolda işkence ettiler size.”
“O da değil beyim. Yasalara harfiyen uyan bir vatandaşım. Karakolun yerini bile bilmem. Bu yaşıma kadar tanık olarak dahi karakola düşmedim.”
Avukat dudak bükerek adamın yüzüne baktı:
“Öyleyse nerede gördünüz bu işkenceyi? Merak ettim. Anlatın bakalım” dedi.
Adam içini çekerek söze başladı:
“Her gün, her yerde işkence ediyorlar bana, benim gibilere. En büyük işkenceyi politikacılardan görüyoruz. Muhalefette doğru söylüyorlar ama iktidara geçince şaşıyorlar. Verdikleri sözleri tutmuyor; umduğumuz dağlara kar yağdırıyorlar. Sorunlarımıza çözüm arayacakları yerde birbirleriyle kavga ediyor, çekişiyorlar. Enflasyon düştü diyorlar alay eder gibi ama her gün zam yapılıyor yiyecek içeceklere. Havanda su dövdükleri yetmemiş gibi, nutuk atarak, her yeri güllük gülistanlık göstererek bizi kandırıyorlar. Güller onların oluyor, dikenleri bize batıyor. Kafa ütüledikleri yetmemiş gibi bir de lafla peynir gemisi yürütüyorlar. Evet, yürütüyorlar efendim, yürütüyorlar…”
Avukat bir şey diyecek oldu, adam bir el hareketiyle onu susturdu:
“Daha söyleyeceklerim bitmedi. Dinleyin hepsini de ona göre konuşun” diyerek sözlerini sürdürdü. “Ben sporu çok severim. Nafakamdan kesip maçlara gidiyorum, hep hayal kırıklığına uğruyorum. O kadar eziyet çekiyoruz ama güzel bir oyun yerine kör dövüşü seyrediyoruz. Milyarlık topçular bize keçiboynuzu çiğnetiyorlar. Stadyumlarda toplu işkence yapılıyor seyircilere. Zevk alamıyoruz oynanan oyunlardan. Kahroluyoruz!”
“Haklısınız ama elden ne gelir. Suç onlarda değil, Böylelerine yüz verenlerde.”
“Belki düzelirler diyor, sabrediyoruz ama sonuç sıfır. Neyse, bir başka şikâyetim de medyadan. Bizim sesimiz, gözümüz, kulağımız olacakları yerde magazin yıldızlarının rezaletlerine, çıplak fotoğraflarına yer veriyorlar sayfalarında, ekranlarında. Felaket ve kaza haberleriyle, politikacıların incir çekirdeğini doldurmayan demeçleriyle içimizi karartıyorlar.”
Adam susunca avukat:
“Söyleyecekleriniz bitti mi?” diye sordu.
“Evet, bitti sayılır” dedi adam. “Aslında söyleyecek sözüm çok ama…”
“Haklısınız bu yakınmalarınızda” diye konuştu avukat. “Haklısınız ama benim bu konuda yapacak bir şeyim yok ki, niye anlattınız bunları bana?”
“Artık sabrım taştı” diye bağırdı adam. “Başımıza bu dertleri saran ilgilileri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet etmek, haklarında dava açmak istiyorum. Bana bu konuda yardımcı olursanız sevinirim.”
Avukat acı bir gülüşle adamın yüzüne baktı. Ne diyeceğini bilemedi.


27 Nisan 2018 Cuma

ALLI GÜLLÜ DİZELER

ALLI GÜLLÜ DİZELER
Gülleri allanıyor
Pek nazlı sallanıyor
O yârin güzelliği
Sevdayla ballanıyor
***
Canan yoksa can üşür
Karga baykuş gülüşür
Eğer bülbülü yoksa
Gönlündeki gül üşür
***
Gözün yüzün dudağın
Allı yeşilli halı
Göğsündeki güllerin
Ben olayım hamalı
***
Hiç solmasın gönlünün gülleri
Ötsün dalında mutluluk bülbülleri
***
Ben sana sadece bir gül vermem
Gönlümün gül bahçesini
Tümüyle armağan ederim
Yeter ki bana bir kerecik gülüver!

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve çiçek

26 Nisan 2018 Perşembe

ACI GERÇEKLER

Cehennemden korkuyoruz ama dünyayı cehenneme döndürmekteyarışıyoruz!
Cennet doğayı kirletiyor, doğal güzelliklerin ırzınageçiyoruz...
Rahat huzur batıyor bir yerlerimize, kavgasız gürültüsüzyaşayamıyoruz!
Gözlerimizi kamaştırıyor sevginin ve dostluğun ışığı
Savaşın kinin nefretin karanlığına sığınıyoruz...
Özveriyi erdemi çöpe atıp bencilliği tahta çıkarıyoruz!
Ondan sonra da “Biz niye böyle olduk?” diye dövünüyoruz...
Erhan TIĞLI

24 Nisan 2018 Salı

ANLAYANA!

Her zaman ayı yiyor
armudun iyisini
Gözünü açmayanın
Yüzerler derisini
İnsanlık mı, o da ne?
Çoktan kayboldu
gören yok kendisini...
Para padişah oldu
bencillik imparator!
Anlayın gerisini...



22 Nisan 2018 Pazar

HELVA HANIM

HELVA HANIM
Konuya girmeden önce sorayım. Helvayı sever misiniz? Ben pek severim. Taze ekmekle helva çok iyi olur. El gücüyle çalışanlar helva ekmek yiyince enerji toplarlar, yorgunluklarını unuturlar. Çeşit çeşit helva vardır: Koz helvası, tahin helvası, irmik helvası, yaz helvası, cevizli helva, çikolatalı helva, kar helvası, keten helva...(Yandı gülüm keten helva diye de bir deyim var.)
Nasrettin Hoca yağan karı alıp içine pekmez koyuyor, kar helvası yaptığını söylüyor. Tadanlar beğenmiyorlar. Hoca onlara hak veriyor, “Yaptım ama ben de beğenmedim” diyor!
Dedemin anlattığı bir fıkra var.
Bir Fransız turist Konya’ya geliyor. Bir helvacı dükkânının önünden geçerken vitrindeki helvalar dikkatini çekiyor. Onlarda böyle bir şey olmadığı için bunların ne olduğunu merak ederek içeri giriyor. Dükkân sahibine,” Kes köse?” (Bu nedir) diye soruyor.
Adam onun “Kes bir parça” dediğini sanıyor ve helvadan kesip veriyor. Turist helvayı yedikten sonra bir daha “Kes köse?” diyor. Adam kesip veriyor. Turist bir daha “Kes köse?” deyince bizimki kızıyor: “Kese kese helva kalmayacak be! Sen buraya alışveriş etmeye mi geldin, bedava helva yemeye mi?” diyerek turisti kovuyor.
Dostlarımız helvamızı yemek isterler. Hastalanan arkadaşlarına, “Helvanı ne zaman yiyeceğiz?” derler. Neden böyle diyorlar biliyor musun? Biri ölünce hayır olsun diye arkasından helva dağıtırlar da ondan. (Ne kötü şaka değil mi bu!)
Her ortama uyduklarını belirtmek isteyenler, “Ben helva demesini de bilirim, halva demesini de” derler. (Anadolu’nun kimi yerlerinde helvaya halva, elmaya alma derlermiş.)
Gerçi konuyu çok dağıtmış olacağım ama yeri gelmişken, bu konuda bir şey anlatmak istiyorum. Satıcının biri elma satıyormuş, öbürü de yoğurt. Yoğurtçu, “Tatlı yoğurt!” diye bağırırken elmacı da kendi ağız biçimiyle, “Ekşidir alma” diye ekşi elma sattığını belirtmek istiyormuş ama yoğurtçu bunu yanlış anlamış, onun yoğurduna ekşi dediğini sanmış ve kavgaya tutuşmuşlar. Zor ayrılmışlar.
Gelelim helvamıza. Helvacı türküsünü biliyor musunuz? Bilmiyorsanız söyleyivereyim.
“Kara koyun etli olur
Kavurması tatlı olur
Buralarda yâr seven
Ölmez ama dertli olur.
Helvacı helva!
Keten tohumlu helva
Şeker lokumlu helva!”
Helvadan niye bu kadar söz ediyorum da asıl konuya hemen girmiyorum? Helvayı çok sevdiğim için, sözünü ederken yemiş gibi oluyorum da ondan. Bizimkilerin kilo, kolesterol
sorunu olduğu için evimize helva girmiyor uzun zamandır.
Bu kadar giriş yeter. Şimdi öyküme geliyorum.
Almanya’ya giden bir işçimiz orada Helga adında bir Alman kızıyla evleniyor. Bir süre sonra Türkiye’ye dönüyorlar, bir ev alıp temelli kalmaya başlıyorlar. Alman kızı Türkçe öğreniyor ama tam değil. Daha birçok eksiği oluyor. Konuşma biçimi de Türklere uymuyor. Çevredeki kadınlarla tanıştırırlarken Ayşe Teyze ona adını soruyor. Helga helva der gibi,”Helga” diyor. Teyzemiz, “Helva mı? Benim adım da baklava!” diye espri yapıyor. Bu olaydan sonra Helga’nın adı Helva olarak kalıyor. Eski adı unutuluyor.
Helva hanım kocasının gözüne girmek için Türk yemekleri yapmak istiyor. Bir yemek kitabı satın alıp oradaki tariflere bakarak yemek yapmaya başlıyor. Kitapta yemek için gereken malzemeler sayılırken bazı adların yanına “arzuya göre” yazılmıştır. Bunu da bir yemek malzemesi sanan Helva hanım çarşıdaki bütün dükkânları dolaşıp “arzuya göre” yi arıyor, tabii bir türlü bulamıyor. Çaresiz, “arzuya göre” olmadan yemek yapmak zorunda
kalıyor. Merakla kocasını bekliyor. Kocası geliyor, yemek yerken beğendi mi acaba diye sürekli kocasının yüzüne bakıyor Helva hanım. Bir şey anlayamayınca daha fazla bekleyemiyor, kocasına yemeği nasıl bulduğunu soruyor.
“Çok güzel olmuş. Eline sağlık” diyor erkek.
Bu sözlere inanamıyor Helva hanım.
“Gerçekten beğendin mi, yoksa beni üzmemek için böyle mi söylüyorsun?” diye soruyor kocasına.
“Beğendim tabii. Sana niye yalan söyleyeyim?” diyor erkek.
“Aslında bu yemeğin bir eksiği var” diyor Helva hanım.
Erkek dudak bükerek:
“Ben bir eksik bulamadım. Neymiş o?” diye soruyor.
“Kitapta arzuya göre de var ama aradım, bir türlü bulamadım” diye önüne bakıyor kadın.
“Arzuya göre diye bir yemek malzemesi duymadım ben. Getir şu kitabı da bakalım içine” diyor adam.
Kadın yemek kitabını getirip gösteriyor.
Erkek gülmeye başlıyor.
Kadın bozuluyor, onun alay ettiğini sanıyor. Erkek gerçeği açıklamak zorunda kalıyor:
“Arzuya göre demek; isteğe bağlı, isteyen koyar, istemeyen koymaz demektir” diyor.
Türkçeyi iyi bilmediği için boşu boşuna arzuya göre aradığını anlayan Helva hanım da gülmeye başlıyor. Birlikte öyle gülüyorlar ki bu gülüş tatlı yerine geçiyor, yemeğin üstüne tatlı yemiyorlar artık.