16 Aralık 2024 Pazartesi

Gülle bülbül

Gülden bülbülü alsak geride sadece fidan kalır Gönülden aşkı çıkarsak yalnız kuru bir can kalır

Bak gör #reel #music #facebookwatch #shortmusic #sedasayan #love #muzik

4 Aralık 2024 Çarşamba

Delilerin Şahı

DELİLERİN ŞAHI- ENAYİLERİN PADİŞAHI Deli bunlar canım, hem de zırdeli, hınzır deli, muzır deli... Zaten Dereköy’den adam çıkmaz. Delilerin şahı, enayilerin padişahıdırlar. Kafadan kontak ve dahi manyaktırlar. Aralarında aklı başında bir tek adam yoktur. Deli olmasalar eski köye yeni âdet çıkarırlar da başlarını belaya sokarlar mıydı? Sonradan değil, atadan deli bunlar. Vakti zamanında padişah bir ferman çıkarmış, “Her köyden bir deli gelsin” demiş. Dereköylüler ben gideceğim, sen gideceksin diye birbirlerine girmişler, kavga dövüş etmişler; kolu bacağı kırılmayan, kafası yarılmayan kimse kalmamış. Padişah da “Dereköyden kim gelirse gelsin” demek zorunda kalmış. Böylece birinciliği kimseye kaptırmamışlar... Delidir, ne halt etse yeridir değil mi? Kimseye zararları okunmasın diye böylelerini toptan tımarhaneye kapatacaksın ya da köylerini karantinaya alacaksın, oraya geliş gidişleri yasaklayacaksın, delilik bulaşmamış çocuklarını da alıp başka bir yere yollayacaksın. Yoksa delilikleri dört bir yana yayılır; devletin çivisi oynar, gemi su alıp batar. Bunların deliliklerini merak ediyorsunuzdur. Hangi birini saymalı? Bir kere hep muhaliftirler. A partisi mi seçimi kazanacak gibi görünüyor, bunlar hemen B partisine oy verirler. B partisi iktidar olursa oyları A partisine gider. İşte böyle ters adamlardır. Seçimi hangi partinin kazanacağını anlamak istiyorsanız, bunların hangi partiye oy verdiklerine bakın. İşte bu yüzdendir ki, köylerine tek bir çivi bile çakılmamış, hiçbir yatırım yapılmamıştır. Ama gene de akıllanmazlar, burunlarından kıl aldırmazlar. Dediğim dedik, hödüğüm hödük takımındaki yerlerini asla kaptırmazlar... Bir başka delilikler şu: Köylerine vali, milletvekili gibi büyük bir adam geldiği zaman, durumlarına göre dana, koyun, tavuk kesip onları ağırlayacaklarına, yaşa, bravo diye alkışlayacaklarına, çay bile ısmarlamazlar. Üstelik adamcağızları ahret sorularıyla terletirler, sorguya çekerler. Geldiklerine geleceklerine bin pişman ederler. Büyük adam usulen “nasılsınız” diyecek olsa, “sağ ol” çekip, “İyiyiz. Sağlığına duacıyız. Sayenizde geçinip gidiyoruz. Hiçbir yaramazlık yoktur. Sırtımız pek, karnımız toktur” diyeceklerine, “Durum vaziyetleri çok kötü. Aşımız ottur, halimiz moktur. Siz orada bal kaymak yerken, biz burada kuru ekmeğe talim ediyoruz. Bu mu eşitlik, bu mu adalet; biz mi efendiyiz siz mi?” derler, servet düşmanlığı, bölücülük ederler. Can sıkar, moral bozarlar... Bizde de vardır üç beş muhalif, birkaç densiz. Ama biz onları aramızda eritiriz. Uzaklardan yorgun argın gelen sayın büyüğümüzün rahatı kaçmasın, suratı asılmasın diye böylelerinin ağızlarını açtırmaz, kem söz söyletmeyiz. Aldığımız bütün önlemleri aşarak soru sormaya, akortsuz sesler çıkarma kalkarlarsa, zurnacı zekiye bir işaret çakar, İzmir marşını çaldırırız. Hele bir de davulcumuz davulunu gümletip yeri göğü inletmeye başlarsa, muhaliflerin çatlak sesleri duyulmaz, anlaşılmaz olur. Duyulsa bile sinek vızıltısına döner... Fazla zamanınızı almayayım, boşuna meşgul etmeyeyim de Dereköylülerin deliliklerinin test edilip onaylandığı son olayı anlatıvereyim sizlere. İlçemize yeni bir kaymakam atandı. Kendini göstermek, bir şeyler yaparak, adını belletmek istediği için bütün köyleri dolaştı, köylerin ileri gelenlerini toplayıp bir nutuk çekti. “Boş oturmayın. Faaliyette bulunun. Basında, medyada köyünüzün, ilçenizin adını duyurmaya çalışın. Yan gelip yatanları, kahvelerde pinekleyenleri yakarım!” diye bağırdı. “Boş durmuyoruz ki. Tarla, bahçe işleri bizi bekliyor. Hem maddi durumumuz pek müsait değil. Hangi parayla faaliyet yapacağız?” diyecek, şimşekleri üstümüze çekecek değildik ya. Emir demiri kesermiş. Kaymakam bey kararlı görünüyor. İtiraz dinlemeyeceğe benziyor. Eşekten düşmüş karpuza dönmeyelim diye hemen baş eğdik, gerdan kırdık. Hep bir ağızdan, “Emriniz baş üstüne. Siz hiç merak etmeyin. Elimizden geleni yaparız” dedik. Daha sonra da neler yapacağımızı tartışmaya başladık. Ömrünün çoğunu büyük kentlerde geçirmiş, feleğin çemberinden geçmiş Çetin Çevik hemen öne atıldı: “Arkadaşlar! Boşuna vakit kaybetmeyelim. Bu işler uzun uzadıya düşünmekle olmaz. Geç kalırsak çabalarımız boşa gider. Hem bizim gibi adamların düşünmesi iyi değildir. Düşünen kafalara tehlikeli fikirler üşüşür, büyüklerimiz her şeyi bizden daha iyi düşünür. Yapacağımız tek şey var. Bir futbol takımı kuralım. Çünkü futbol denilince akan sular durur, reytingler tavana vurur! Sayın büyüklerimizin elbet bir bildiği vardır. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. İşi sağlama bağlamak için de futbol en iyi, en güzel yoldur” dedi. Doğru söze ne denir! O bakımdan hiç itiraz etmedik. Bu teklifi hemen kabul edip çabucak eyleme geçtik! Yani eski bir merayı futbol sahası haline getirdik. Kale direklerini de dikip yedekleriyle birlikte yirmi kişilik bir takım hazırladık. Sabah akşam antrenman yaptırarak gençlerimizi forma soktuk. Oyuncularımız maç yapmaya hazır olunca da çevre köylere haber saldık, maç teklif ettik. Açılışa kaymakam beyimizi davet ettik. Bu iş o kadar hoşuna gitti ki, maçta bir süre oynadı ve gol attı. Gazetelerde sporsever kaymakam diye resimleri çıktı. Bizi hararetle kutladı. Örnek köy ilan edip ödül ve plaket verdi. Yönetim kurulumuzun yanaklarından öptü, futbolcularla tokalaştı... Dereköylüler ne yapsa beğenirsiniz? Köylerine bir okuma odası açmışlar. Sağı solu velveleye vermişler, kitaplık için kitap bağışı istemişler. Bir tiyatro kurup sahneye oyun koymaya kalkmışlar. Okuma odalarına hep aşırı yolcuların kitapları gönderilmemiş mi! Bu kitapları da bizim deliler hiç incelemeden, bilen kişilere bunlar sakıncalı mı değil mi sormadan kitaplıklarına yerleştirmişler. Bu yetmemiş gibi, gelen kitapları kaymakam beye iftiharla göstermişler. Ama silahları geri tepmiş, kaymakam bu aferin delilerini bir güzel haşlamış. Hele bir de sahneye koydukları oyunu seyredince küplere binmiş. Meğerse oynadıkları oyunun yazarı aşırı yolcuymuş, eserde de bir kaymakam eleştiriliyormuş... Yerin dibine sokuldukları yetmiyormuş gibi, soruşturma ve kovuşturmalardan başlarını kurtaramadı bizim deliler. Aylarca karakollarda, mahkemelerde süründüler. İşlerinden güçlerinden oldular. Mahkemeye gidip gelmekten yetiştirdikleri ürünlerine gereği gibi bakamadılar, hepsi ya çürüdü ya da kurudu kaldı; yel üfürdü, su aldı... Akılları başlarına gelse de, “Biz ettik, sen etme kaymakam bey. Ettik bir cahillik. Kusura bakma. Özür dileriz. Affet bizi. Pişmanız. Ne yaptığımızın farkında değiliz. İyi niyetimizin kurbanı olduk. Büyüklüğüne sığınıyoruz. O kitapların tehlikeli olduğunu bilsek, duysak kitaplığımızdan içeri sokar mıydık, o oyunun ucunun size dokunduğunu anlasak oynamaya kalkar mıydık? Boyumuzdan büyük işlere kalkıştık” deseler iş bu kadar uzamazdı. Ama nerde... “Biz kötü bir şey yapmadık. Kültürün gelişmesi, kitap okumanın yaygınlaşması için çalıştık. Başkaları gibi işi ayağa düşürmedik” demişler, bize taş atmışlar, sportif faaliyetimizi küçümsemişler. Ama kaymakam derslerini vermiş, hadlerini bildirmiş. Elini masaya vurmuş; “Benim ödüllü köyüme dil uzatmayın bakayım. Kedi erişemediği ciğere pis dermiş. Ona buna çamur atmayı bırakın da bu dertten nasıl kurtulacağınızı düşünün” diye bağırmış. Deliler bu uyarıyı dikkate almadıkları gibi zeytinyağı gibi üste çıkmışlar: “Okuma sevgisi aşılamak, tiyatro sanatına hizmet etmek suç mu? Kültür hizmetimizden dolayı bizi kutlamanız gerekirdi aslında. Ama siz milletin efendisi olan bizi aşağılıyor, azarlıyorsunuz. Kitaplığımız belki yetersizdi, oyunu da tam canlandıramamış olabiliriz. Teşvik etmeniz, yol göstermeniz gerekirken uğradığımız bu kötü muamele moralimizi bozdu. Sizden böyle bir şey beklemiyorduk doğrusu” diye ukalalık etmişler. Şu işe bak! Ne demişler: kafa kalın, beyin boş; tut kulağından çifte koş. Çift sürmek traktörlerle yapılıyor artık. Bu yüzden çifte koşulmaya da yaramaz böyleleri. Yahu, hiç büyük başlarla aşık atmaya kalkılır mı? Deliyle devlet bildiğini işler. Bizim gibilere de karşıdan bakmak düşer. Dediği dedik, çaldığı düdüktür onların. Başının belaya girmemesi için ne derlerse peki diyeceksin. “Salla başını, al maaşını” diye boşuna mı demişler a hödükler! Kaymakam bey gerekeni yapmış tabii. Hemen zile basmış, bizim delileri jandarmaya teslim etmiş. Bu gidişle burunları daha çok sürtülür. Ama ben onlara değil, çoluk çocuklarına acıyorum. Ünlü sözdür; ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlar. Görünen köy kılavuz istemez. Davaları babadan oğula sürecek bu gidişle. Gözyaşları dinmeyecek. Nereden mi biliyorum? Avukat tutmuşlar kendilerine bizimkiler. Güya kendilerini savunacaklar, haklarını arayacaklar. Sanki paraları pek çokmuş gibi, bir de avukata para yedirecekler, işi uzatacaklar. Git gel, yollar boş kalmasın. Bunlarınki o hesap işte... Neyse, bırakalım onları da ne halleri varsa görsünler. Kendi düşen ağlamaz. Zaten dedelerimiz derdi de inanmazdık. Şimdi iyice inandık artık. Başka yere yağmur yağar, Dereköy’e deli yağarmış. Bunların delilikleri akla fikre sığmazmış... Haftaya maçımız var. Buyurun gelin. Kaymakamımız da oynayacak ve gol atacak. Nereden mi biliyorum? Meslek sırrıdır, söylenmez!

1 Kasım 2024 Cuma

KILIBIKLAR YARIŞI

Birinci koca, "Ben işten gelir gelmez, karıma sıcak su, diye bağırırım, hemen getirir" dedi. Sıcak su ne olacak, diye sordular. "Bulaşıkları soğuk suyla yıkamasını sevmem de" dedi. İkinci koca, "evde son sözü ben söylerim," diye konuştu. "Ne dersin?" "Haklısın karıcığım" derim. Üçüncü güldü, "O da bir şey mi? Geçenlerde karım önümde diz çöktü." dedi. "Ne dedi" diye merakla sordular. "Bir şey yapmayacağım. Çık şu karyolanın altından" diye yalvardı.

19 Ekim 2024 Cumartesi

KULP

Fincanımın kulpu yok Gözlerimde uyku yok Ey kusur arayıcı Her şeye kulp takıcı Dostluk nedir bilmezsin Sende hiç mi duygu yok?!

7 Ekim 2024 Pazartesi

Mutluluk reçetesi

"MUTLULUK" için reçetemiz...👌🫵👍 Doyum sağlayacak kadar bir amaç, Geçinebilecek kadar bir iş, Temel ihtiyaçlara yetecek kadar zenginlik, İş ve eğlenceyi dengeleyecek kadar sağlıklı bir akıl. Bir çok insanı beğenecek, Bunlardan birazını da sevecek kadar şefkât, Kendini sevecek kadar öz saygı, Muhtaç olanlara verecek kadar iyilik duygusu. Zorluklarla yüz yüze gelecek kadar cesaret, Sorunları çözecek kadar yaratıcılık, Her an gülecek kadar mizah duygusu. Hayatı bütün değerleri ile yaşayacak kadar bir sağlık, Sahip oldukların için şükran duygusu.

27 Eylül 2024 Cuma

DEDİM DEDİ

DEDİM - DEDİ Dedim: Merhaba, günaydın! Dedi: Hello, hay! Dedim: Vay! Yabancı dilin yıldızlı on, pek iyi! Dedi: Nereden anladın? Dedim: Selamına bile girmiş baksana. Dedi: Herıld yani! Dedim: Hava bugün çok güzel. Yaşasın! Dedi: Çok sevindim buna. Oley! Dedim: Sen böyle mi sevinmeye başladın? Dedi: Dersime çok çalıştım. Böyle laflara alıştım. Dedim: Aferin! Bugün ne yapacaksın? Dedi: Biraz dolaşıp stres atacağım. Dedim. Sakın yere atma o dediğin şeyi, çevreyi kirletirsin. Zaten dilimizi kirletiyorsun. Gençlere kötü örnek oluyorsun. Dedi: Vallahi temizim. Bugün duş aldım. Dedim: Biraz da bilinç alsaydın bari. Dedi: Almak deyince aklıma geldi. Bir plazaya gideceğim. Fiyatlarda damping yapmışlar, süper indirimler var. Bu avantajı kaçırmak istemiyorum. Kendime birkaç tişört, blucin alacağım. Dedim: Saçlarına ne oldu böyle? Dedi: Kuaförümle vizyon değişikliği yaptık. Demin söylemeyi unuttum. Önce bir patiseriye gideceğim. Brunç edeceğim. Peynir, zeytin, margarin, reçel, yumurta, börek yiyeceğim. Yanında da limitsiz çay içeceğim. Dedim: Simitsiz çayı ben de sevmem. Dedi: Simiti de nereden çıkardın? Limitsiz dedim ben. Dedim: Bu dil yozlaşmasından kurtulmak için cankurtaran simidi gerekiyor. Dedi: Ben maçları çok severim. Yakında start veriliyor. Fikstüre bakacağım. Bizim takım deplasmana gidiyor. Skor ne olursa olsun üzülmeyeceğim. Nasıl olsa rakip takımla aramızda dokuz puan var. Dedim: Tazesi varken ne yapacaksın bayatı? Dedi: Onu da nereden çıkardın? Dedim: Demin maçlara kart veriliyor dedin ya. Dedi: Kart değil start dedim. Senin böyle şeylerden haberin yok. Dedim: İyi ki yok. Zıvanadan çıkardım sonra. Dedi: Ben de yanında biraz daha durursam depresyona gireceğim. Mantalitemi, motivasyonumu bozuyorsun. Performansım düşüyor. Dedim: Sadece performansın düşse iyi ya. Daha nelerin düşüyor da görmüyorsun, anlamıyorsun. Senin bozduklarının yanında benimkiler devede kulak kalıyor. Neyse, konuyu değiştirelim biraz. Boynundaki kolye gerçek mi? Dedi: Hayır. İmitasyon. Dedim: Aynen senin gibi. Dedi: Ajitasyon yapma. Dedim: Sen de fabrikasyon konuşmalar yapma. Dedi: Ben gidiyorum. Yanında biraz daha durursam karizmam çizilecek. Başka söyleyeceğin bir şey yoktur herhalde. Okey mi? Dedim: Okey değil, dama, tavla! Dedi: Hadi bay! Dedim: Hay şaşkın hay! Erhan Tığlı

19 Eylül 2024 Perşembe

ANLAYIŞ FARKI

ANLAYIŞ FARKI Yazlık komşumuz Ahmet Yalçın, Almanya’da çalışmış bir kişidir. Söz trafikten, çevreyi kirletmekten açılınca çalıştığı yerde başından geçmiş bir olayı anlattı. Bu ders verici ve düşündürücü olayı size aktarayım da ister gülün ister ağlayın. “Gece, arabamla evimin bulunduğu köye dönüyordum. Yolda bir kutu kola aldım, içtikten sonra, Türkiye’deki alışkanlıkla kutuyu yola fırlatıverdim. Kimse görmemişti. Bu bakımdan aldırmadım. Çöpçüler onu oradan alırlar nasıl olsa diye düşünerek rahat bir şekilde yoluma devam ettim. Evime varıp deliksiz bir uyku çektim ve bu olayı unuttum. Bir süre sonra evimin kapısı çalındı. Açtım, karşımda polisleri görünce şaşırdım. Yasaya aykırı bir şey yapmadım, bir yanlışlık oldu herhalde diye düşündüm, polislere niye beni aradıklarını sordum. İçlerinden biri, içtiğim kolanın kutusunu nereye attığımı sordu. Hayretle yüzlerine baktım, “Yola attım. Ne oldu, birinin kafasına mı geldi yoksa?” diye sordum. “Arabaya binin de attığınız yeri gösterin” dediler. Böyle küçük bir şey için beni niye rahatsız ediyorlar diye homurdanarak söylediklerini yerine getirdim. Attığım kutu yolda duruyordu. Alıp ellerine verdim. Suç delili olarak yanlarına aldılar ve hakkımda zabıt tuttular, zaptı imzalattılar. Bu işgüzarlığa anlam veremedim, bundan bir şey çıkmayacağını düşünerek normal hayatımı sürdürmeye başladım. Derken mahkemeden çağırdılar. Dudak bükerek yargıcın karşısına çıktım. Yargıç niye böyle yaptığım sordu. Küçümseyici bir tavırla, “Ne yapmışım ki?” diye sordum. “Yere atılan küçük bir kola kutusu için bu işlemlere ne gerek vardı?” Yargıç kızdı, elini bana doğru uzatarak: “Burası geldiğin Türkiye değil! Nerede yaşıyorsan oranın kurallarına uymak zorundasın. Şimdilik para cezası veriyorum. Eğer aynı şeyi bir daha yaparsan hapse atarım, hatta memleketine geri yollarım. Bunu iyi bil” diye bağırdı, beni azarladı. Şaşırdık. “Yere kutuyu attığını kim görmüş, polisler orada mıymış?” diye sorduk. “Hayır, dedi Ahmet Yalçın, arkamdaki arabada bulunan bir kişi ne yaptığımı görmüş, arabamın plaka numarasını alıp beni polise şikâyet etmiş.” Acı bir gülüşle, “Şu işe bak, diye söylendik. Onlar yere atılan küçük bir kola kutusunu görmezden gelemiyorlar, bizse yapılan yolsuzlukları, yasaya aykırı şeyleri, aksaklıkları sineye çekiyoruz. Korkuyor, çekiniyoruz. Suçluyu ihbar etmek ispiyonculuk sayılıyor. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın ya da aman bana kimse bulaşmasın, kızmasın, rahatımı bozmasın diye yapılanlara göz yumuyoruz. En basit bir vatandaşlık görevimizi yapmıyoruz. Ondan sonra da niye onlar aya gidiyor da biz yaya yürümekten, yerlerde sürünmekten kurtulamıyoruz diye üzülüyoruz, ah vah ediyoruz.” Erhan Tığlı

9 Eylül 2024 Pazartesi

EŞEKLİ KİTAP

EŞEKLİ KİTAP Eşeklerle ve eşeklikle ilgili yazılarımı bir kitapta toplamak istedim ama kapak resminde bir türlü karar kılamadım. Tanıdım kişilerin fikirlerini alayım dedim. Emekli Rıza Enayi, içini çekerek, “Kapağa eşek yerine benim resmimi koy” diye söze başladı. “Niye” der gibi yüzüne baktım. “Emekli paramı nasıl değerlendireceğimi düşündüm. Bir bakkal dükkanı açarak ucuz mal satmaya karar verdim. Açtım ama ucuza mal sattığıma kimse inanmadı, ya yalan söylüyor ya da sattığı mal kusurlu, diye düşündü. Yanında parası olmayana veresiye verdim. Veresiye defteri dolup taştığı halde kimse borcunu vermedi. Battım. Benim gibi eşek var mı şu dünyada” dedi. “Ben senden daha eşeğim” diye söze karıştı Sadi Amca. “Elime biraz para geçmişti. Nasıl değerlendireceğimi düşünürken yanıma günde beş vakit namaz kılan, iki kere hacca giden Ahmet Semiz geldi. Parayı bana ver, işleteyim, sana da yüklü bir pay vereyim dedi. Sevinçle kabul ettim ama aradan tam bir yıl geçtiği halde verdiğim paradan ses seda çıkmadı. Utana sıkıla yanına gidip ne olduğu sordum. Hayretle yüzüme baktı, ne parası? Ben senden para almadım ki, dedi. Şaka mı ediyor diye yüzüne baktım. Ne bakıyorsun? Bana para verdiğine dair şahidin, yazılı belgen var mı, diye alayla güldü. Yok ama ben sana güvenmiştim, o yüzden böyle bir şey istemedim, dedim. Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin, diyerek çekti gitti. Paramın üstüne bir bardak soğuk su içmek zorunda kaldım!” “Ben sizlerden daha eşeğim” diyerek acı acı gülen Şerif Dayı da şöyle konuştu: “Ben eşeklikte yalnız değilim. Benim gibi daha niceleri var. Kitabının kapağına sadece beni değil, binlerce eşeğin resmini koymalısın ki okuyanlar ders alsın, bir da böyle eşeklik yapmasın. Biz kendini Yoksulluğu Kaldırma Partisi diye lanse eden ama aslında Ahaliyi Kandırma Partisi olan bir partiye her seçimde oy verdik. Aklımız bir türlü başımıza gelmedi…” Tam gidiyordum ki Ali Genç yolumu kesti, “Bana bir şey sormayacak mısın?” dedi. “Sadece yaşlılar değil, biz gençler de eşeklik yapıyoruz. Evlenme çağım gelmişti. Çalıştığı dairede beni seven bir kız vardı, sadece nikahla karım olmaya razıydı ama benim eşek kafam uyanmadı, daha güzel diye başka bir kızın peşine düştüm. Çalışmıyordu, ev kızıydı. Bu devirde böyle biriyle nasıl geçineceğimi hiç düşünmedim. Kendini naza çekti, beni bir mühendis istetti. Elini çabuk tut, dedi. Hemen evlenme teklif ettim, evlerine görücü yolladım. Teklifimi kabul ettiler ama her şeyin en iyisini, en güzelini istediler. Kız elimden kaçmasın diye kabul ettim. Hazırdaki param bitti, sağdan soldan borç aldım, sazlı sözlü bir düğünle evlendik. Evlendik ama paralar da suyunu çekti Kız süs biberiydi, Kazandığım para süsüne yetmiyordu. Alacaklılar kapıya dayandı. Taktığım bileziklerden birkaçını sonra tekrar takmak üzere istedim. Vermedi. Kızdım, bağırdım, kolunu sıktım. Bana şiddet uyguladı diye ortalığı ayağa kaldırdı. Şimdi mahkemeye gidiyorum. Başıma gelenleri yaz da gençler ders alsın, benim eşeklik yapmasın” diyerek koştu gitti, arkasından bakakaldım. Yazdığım eşekli yazıları hiçbir yayınevi yayınlamayınca kendim bastırdım ama eş dost ve yazılarımı beğenenler bile kitabımı almadı, bedava vermemi umdular. Kitap yazan yazarlar da oralı olmadılar. Borcum bini aştı, feleğim şaştı. Eşekten düşmüş karpuza döndüm. Bir daha kitap yazarsam hiç sağa sola sormayacağım, kapağa kendi resmimi koyacağım. ERHAN TIĞLI

8 Eylül 2024 Pazar

Hastalar ve Sanatçılar

HASTALAR ve SANATÇILAR İki hasta vardı. Biri pencere kenarındaki yatakta diğeri öteki yanda yatıyordu. Pencere kenarında yatan hasta şair ruhlu biriydi, arkadaşına moral vermek için dışarda yemyeşil bir doğa ve masmavi bir gökyüzü olduğunu söylüyor, her yerde yemyeşil ağaçlar, çeşitli renklerde çiçekler var, çiçeklere güzel kuşlar, bal arıları, kelebekler konuyorlar, çocuklar neşe içinde koşup oynuyorlar..." diyordu. İkinci hasta arkadaşına teşekkür edeceğine, benim yatağım niye orada değil, bu güzellikleri ben niye göremiyorum diye onu kıskandı ve hastanın fişini çekerek ölümüne sebep oldu. Hasta alınıp götürülünce de hemen onun boşalttığı yatağa gidip dışarıya baktı Dışarda kapkara bir duvardan başka bir şey yoktu! *** Karamsar bir hasta ziyaretine gelenlere hep ölümden söz ediyor, yaşama umudunun kalmadığını belirtiyordu. Bir ressam arkadaşı geldiğinde de aynı şeyleri söyledi, arkadaşının moral verici sözlerini dinlemedi, Dışardaki bir ağacı göstererek "sonbaharda dökülen yapraklar gibi ölüme gideceğim" dedi.Ağaçta sadece bir yaprak kalmıştı. "O yaprak düşünce ben de hayata veda edeceğim" diyerek ağladı. Arkadaşı "O yaprak düşmeyecek, sen de ölmeyeceksin" deyip gitti Gerçekten de o yaprak hiç düşmedi ve hasta umutla doldu, moral kazandı, iyileşti... Sağlığına kavuştuğu zaman ağacın yanına gidip o yaprağın niye düşmediğini anlamaya çalıştı. Ressam dostu ağaca yeşil bir yaprak resmi yapıp asmıştı... İşte sanatçılar da böyledir. Bize umut verir,gönlümüzü mutlulukla doldururlar, güzelliklerin bitmeyeceğini vurgular, yaşama sevinci aşılarlar.

4 Eylül 2024 Çarşamba

Hatalar...

süt bozulursa yoğurt olur. yoğurt süt'ten daha değerlidir. daha kötüleşirse peynir oluyor. peynir yoğurt'tan da süt'ten de değerli'dir. ve üzüm suyu ekşiye dönüşürse üzüm suyundan bile pahalı şaraba dönüşür. hatalar yaptığın için kötü değilsin. hatalar, seni bir insan olarak daha değerli kılan deneyimlerdir. kristof kolomb, amerika'yı keşfetmesine neden olan bir navigasyon hatası yaptı. alexander fleming'in hatası onu penisilin'i icat etmeye yönlendirdi. hatalarınızın sizi üzmesine izin vermeyin. mükemmel yapan pratik değildir. kusursuz yapan, ders aldığımız hatalardır. Johan Strauss.. La Valse De Paris..

15 Ağustos 2024 Perşembe

Çevre Katillerine

ÇEVRE KATİLLERİNE Kirletip durursanız böyle acımasızca havayı suyu toprağı ve de çam bırakmazsanız devire devire hain ellrinizin kurbanı olursa gül gülüşlü çevre hasret kalırız maviye yeşile ciğerlerimiz döner kevgire yayılır her yere habis ur hepimiz kaldırılırız revire Bulamaz derdimize çare Lokman Hekim bile.

5 Ağustos 2024 Pazartesi

SÖZDE OKURYAZARLAR

OKUR -YAZAR ve ÇİZERLER Türlü çeşitli okur-yazar var Kiminin sözdedir okur-yazarlığı Ne okur nede yazar Durmadan çene çalar Dolaşır çarşı Pazar Kimi dua okur kim maval Kimi flüt çalar kimi kaval Kimi anlamaz okuduklarını Aval aval bakar... Kimi yanlış anlar kimi ters Ne kadar eğitici olsa da yazı Çıkaramaz ders... *** Kimi köşe yazar kimi köşeli Kimi sıkıcıdır kimi neşeli Kiminin yağ akar yazısından Kimi doğrucu Davut olmaya kalkar Köşe dönmek varken Ürkütür fincancı katırlarını Mezarını kazar... Kimi çek yazar kimi senet Kimi mesaj yazar kimi şiir Boş verir yazım kurallarına Türkçeyi bozar Ama yalancı dili çok iyidir! ***

27 Temmuz 2024 Cumartesi

Kirli Ruhları Engelleyelim

KİRLİ RUHLAR Doğanın mavisini yeşilini demir beton bloglarla çer çöple kirletenlerin fabrika bacalarıyla duman edenlerin karanlıktır özleri şiir pınarları kuru güzelliklere kördür gözleri

YASİN DEMİRCİ ile "YELKOVAN" Program Konuğu (Yazar Zühal Yalın BOZDAĞ) -...

24 Temmuz 2024 Çarşamba

ÇAM DEVİRENLERE

ÇAM DEVİRENLERE Kirletip durursanız böyle acımasızca havayı suyu toprağı hain ellerinizin kurbanı olursa gül gülüşlü çevre ve de çam bırakmazsanız devire devire hasret kalırız maviye yeşile ciğerlerimiz döner kevgire hepimiz kaldırılırız revire Bulamaz derdimize çare Lokman Hekim bile...

1 Temmuz 2024 Pazartesi

AĞIZ TADI

AĞIZ TADI Veli Aydınlık, Aydın’ın dağ köylerinden birinde yaşıyordu. Toprakları kurak ve çorak, kendisi de yoksul olduğu için her ay Aydın iline çalışmaya gider, orada aylarca kalır, yeterli para kazanmadan gelmezdi. Gene her zamanki gibi çalışmaya gitmiş, kışın geçinecek kadar para kazandıktan sonra köyüne geri dönmüştü. Dönmüştü ama bu hiç de kolay olmamıştı. Saatlerce bir kamyonun kasasında yolculuk yapmış, eğri büğrü yollarda sarsıntıdan içi dışına çıkmış, kemikleri sızlamıştı. Üstelik kamyoncu onu yol ayrımında bırakmış, oradan köyüne gelebilmek için, sırtındaki yükle bir saat yürümek zorunda kalmıştı. Gece yarısı olmuştu. Hırsıza uğursuza çatmamak için hızla yürüyor, bir an önce evine varmak için can atıyordu. Köye gelince kimseye görünmemek için ceketinin yakasını kaldırdı, kasketini öne eğdi. Kimseye laf anlatacak dermanı ve vakti yoktu. Kendini bir an önce yatağa atmak, yorgunluğunu gidermek istiyordu. Derken zor zahmet evine vardı, kapıyı çaldı. İçeri girer girmez aceleyle soyunup dökündü. Canının çektiği sıcacık çorbasını kaşıkladıktan sonra hemen yatağına uzandı. Çok geçmeden horul horul uyumaya başladı. Karısı onu çok özlemişti, gelmesini iple çekiyordu. Bir tıkırtı olsa heyecanla kapıya bakıyordu. Kocası gelmişti ama hayal kırıklığına uğratmıştı kendisini. Demek ki o, kendisini pek özlememişti. Sorduğu sorulara evet, hayırdan başka bir yanıt vermiyor, pek yüzüne bakmıyordu. Hele kocası çok uykusu olduğunu söyleyip kendini yatağa atınca ne yapacağını bilemedi, eli böğründe kalakaldı. Sıkıntısını dağıtmak için dışarı çıktı, inek sağmaya gitti. İnek, sütü sağılırken huysuzluk etti. Kadın öfkesini ondan çıkardı, sırtına bir şaplak indirdi: “Rahat dur bakayım. Canımı sıkma!” diye bağırdı. Komşusu merakla başını uzattı, ne olduğunu sordu. Kadın asık suratla konuştu: “Aydın’dan dayı geldi Dayı değil, ayı geldi!” *** Ertesi günü öğleye doğru uyandı Veli Aydınlık. Uykusunu iyice almış, yorgunluğunu gidermişti. Karısını ortalarda göremeyince bahçeye çıktı, tatlı bir gerinişten sonra yüzünü yıkadı, kurulandı, “İnsanın kendi evinde olması, kendi yatağında uyanması başka oluyor canım” diye mırıldandı. “Elin yatağı kuş tüyünden bile olsa diken gibi batıyor insana. Ekmek parası kazanmak için gurbete çıkmak zorundayız. Ne yapalım? Bunu da bulamayanlar var.” Güneş hoş geldin diye parıldıyordu. Çiçekler karşılama töreni yaparcasına allı yeşilli sıralanmışlardı, ayvalar özlemle sararmışlardı, narların ağzı kulaklarındaydı. Bahçede çalışan karsına gülerek el salladı, onu yanına çağırdı: “Günaydın, hayırlı sabahlar, diye bağırdı. Ne yapıyorsun orada hamarat hatun! Gel yanıma biraz. Bu ne çalışkanlık böyle?” Karısı akşamki soğukluğun etkisiyle: “Ne günaydını bu? Akşam olacak neredeyse” diye somurttu. “Ne yapayım, çalışıyorum. Çalışmazsak aç kalırız sonra.” “Sen çalışıyorsun da ben boş mu duruyorum, dedi Veli Aydınlık. Açlık dedin de aklıma geldi. Ben acıktım yahu! Senin tarhana çorbana hasret kaldım aylardır.” Kadın çapayı elinden bıraktı: “Demek aç olduğun için çağırıyorsun beni yanına. Bana değil de, tarhana çorbama hasret kaldın öyle mi? Alacağın olsun senin!” diye homurdandı. Veli dikkatle karısının yüzüne baktı: “Ne o, yüzünden düşen bin parça. Gözden ırak olunca, gönülden de mi ırak olduk yoksa?” diye sordu. “Onu sana sormalı” dedi karısı. “Neydi dün geceki halin?” Veli Aydınlık içini çekti: “Sorma, dedi. O kadar yorgundum ki, kimseyi görecek halim yoktu. Ucuz olsun diye, bizim tarafa gelen bir kamyonla geldim. Kamyoncu daha ileriye gittiğini söyleyip beni yol ayrımında indirdi. Sırtımdaki yükle bir saat de yaya yürümek zorunda kaldım. Ayaklarıma kara sular indi. Her tarafım dökülüyordu. Kusura bakma.” “Akşam söyleseydi ya bunu. Ben de çalıştığın yerlerde başka birini buldun, beni beğenmez oldun sanmıştım. Kıskançlıktan uykum kaçtı, sabahı zor ettim.” “Dediğim gibi, yorgunluktan ağzımı açacak halim yoktu. Gözüm yataktan başka bir şey görmüyordu” diyerek karısını okşadı Veli. “Hiç öyle şey yapar mıyım ben? Aşk olsun! Senin yerini kim tutabilir ki. Oradakilerin hepsi boyalı bebek, senin sadeliğin hiç birinde yok. Gözleri de bizim gibi çulsuzlarda değil, arabalı, evli, bol paralı beylerde paşalarda.” Kocasının bu sözleri kadının hoşuna gitti. Sevinçle sofrayı topladı. “Bulaşıkları şimdi yıkama. Sonra yıkarsın” dedi kocası. “Niye?” “İşimiz var seninle.” “Ne işiymiş bu?” “Anlarsın ya! Hadi yatağı hazırla. Orada anlatayım sana ne işi olduğunu.” “Gündüz vakti o iş olur mu, geceyi bekleseydin ya.” “Bir dakika bile bekleyemem. Seni ne kadar özlediğimi anlayıver gayri.” Yatağın başına gelince Veli hemen karısına sarıldı. “Dur, ne yapıyorsun? Daha yatağı hazırlamadım. Hem bir gelen, gören olur.” “Demek ki sen beni benim seni özlediğim kadar özlememişsin.” “Hiç öyle şey olur mu? Gece gündüz hep seni düşündüm.” “Öyle olsa böyle naz etmez, ipe un sermeye kalkmazdın.” Kocasının bu sözü üzerine kadın direnmeyi, bahane üretmeyi bıraktı. Yatağa soluk soluğa düşüverdiler. Mercimeği fırına verdiler, samanlığı seyran ettiler... Bir süre sonra kadın inek sağmaya gitti. İnek gene huysuzluk etti ama bu sefer kızmadı ona. Hayvanın budunu okşadı, “Rahat dur bakayım kınalı kızım!” dedi. Meraklı komşu , “ Bakıyorum da yüzünde güller açıyor. Ne var, ne oldu?” diye sordu. Kadın, ağzı kulaklarında, bülbül gibi şakıdı: “Aydın’dan kadı geldi Ağzımın tadı geldi!”

GÜNEŞLİ İLETİ

Güneş her gün yeniden doğuyor,,, Yeni umutlar için, Aslında ömür dediğin her gün yeniden başlıyor, Dünü bugüne taşımadan, Bugünü de yarın için kaybetmeden yaşayalım Seçil Oğuz şöyle yazmış. ; Hayat sana çiçekler uzatsın istiyorsan Gülümseyerek karşıla güneşi Günaydın olsun istiyorsan Aydınlık düşüncelerle uyan yeni güne.. Günaydın olsun....

26 Haziran 2024 Çarşamba

GENÇLİK AŞISI

GENÇLİK AŞISI Sevgi ve dostluğun Belki bin yıldan fazladır yaşı Ama gençleştirir bizi yaptığı aşı Yeşertir gönüllerimizi Temizler içimizdeki Kiri pası, dikeni, taşı ***&&&***%%%%

18 Haziran 2024 Salı

Her şey sevgiyle başlar

Hayat Sevgiyle Başlar. Sevgiyi Paylaşarak Devam Eder. İyi Niyetler, Güzel Yürekler, Mutlu Yüzler Hayatımızdan Eksik Olmasın ..😊

17 Haziran 2024 Pazartesi

İçimizi ısıtan Dünyamızı aydınlatan , Bize iyi gelen Güzel bakan , Güzel gören , Gönlü güzel insanlar Hayatımızdan eksik olmasın
GÖNÜL SAZI Güzelliklerin yediveren gülü benliğimizde kök salmazsa kişilerde sevgi ve saygıya yer kalmazsa tadı olmaz ne baharın ne de yazın akordu bozulur gönüllerdeki sazın

10 Haziran 2024 Pazartesi

BÖYLESİNİ GÖRDÜNÜZ MÜ?!

BÖYLESİNİ GÖRDÜNÜZ MÜ? Bir kadının “böylesi” adını verdiği bir köpeği vardı. Sahibi banyodayken köpek aralık bulduğu kapıdan dışarı kaçıverdi. Kadın bunun farkına vardı ve arkasından koşmak istedi ama çıplak olduğu aklına geldi. Aceleyle boy aynasını söküp önüne koyarak köpeğini aramaya başladı. O telaşla aynanın kendisini değil çerçevesini almıştı. Bundan haberi olmadığı için rahat hareket ediyor, “Böylesi, neredesin, çık ortaya, böylesi! “diye bağırıyordu. Karşısına bir adam çıktı, kadın ondan medet umdu, “Böylesini gördünüz mü acaba?” diye sordu, adam dudak bükerek kadını baştan aşağıya süzdü: “Çok gördüm ama böyle çerçevelisini görmemiştim” dedi. İşte bu fıkrada olduğu gibi, kral çıplak ama farkında değil! Çok iktidar gördük ama bankaları, fabrikaları satıp, basınla, aydınlarla, işçi ve memurlarla, yargıyla kavga eden, kendisine oy vermeyen vatandaşlarını küçük gören, dışlayan, doğa aşığı gençleri çapulcu olarak niteleyen, iğneden ipliğe her şeye zam yapılmasına ses çıkarmayan ama kendisine muhalefet eden kişileri gaza boğan, çöle çevirdiği çevreyi güllük gülistanlık gösteren bir iktidar görmemiştik şimdiye kadar... Onu da gördük çok şükür! Erhan Tığlı

6 Haziran 2024 Perşembe

ŞİİRSİN SEN

ŞİİRSİN SEN ŞİİRSİN - İçimizdeki kiri pası arıtırsın. - Karanlıkları kanatırsın.- Sen gelince erir dağlarımızın karı Yeşerir geldiğin yollardaki taş diken çalı. Sen gidersen çekilir bayraklarımız yarı Çoğalır benliğimizin uçurumu yarı Konamaz çiçeklerimize bal yapan arı. Seninle çoğalır doğamızın yeşili alı Sensin ağacımızın çiçekli dalı Sensin hep zarar eden gönlümün tek kârı Ruhumuzun gülen ayvası ağlayan narı Hiç ayrılma bizden ömrümüzün varı. ERHAN TIĞLI

4 Haziran 2024 Salı

Aşkın Haritası

AŞKIN HARİTASI AŞKIN HARİTASINI ÇİZSEM YÜZÜNE BAŞKENTİ GÖZLERİN OLUR YÖNETİCİSİ GÖZLERİN… MUTLULUĞUM SENDE BAŞLAR SENDE SON BULUR AŞKIN PUSULASIDIR YÖN VEREN DUYGUMA DÜŞÜNCEME VE DE GÜNDÜZÜME GECEME

28 Mayıs 2024 Salı

Güzellikler...

Değer bilmezlerin ve onu destekleyen bilinçsizlerin eline düşerse kurur ya da çürür el üstünde tutulması gereken güzellikler.

23 Mayıs 2024 Perşembe

Kitap ne işe yarar!?

KİTAP NE İŞE YARAR? Başlığa bakıp da size kitap hakkında nutuk atacağımı sanmayın. Kitabın ne işe yaradığını başımdan geçen acı tatlı olaylarla açıklayacak, dile getireceğim. Sıcaklar iyice artınca, arkadaşlarla turistik bir deniz kıyısına gitmeye, denizde yüzüp hoşça vakit geçirmeye karar verdik. Önce para biriktirdik. Paramız turistik kazık yemeye müsait hale gelince de yola çıktık. Herkes bir şey getirmişti yanında. Ali Ercan boğazına çok düşkün olduğu için bir paket fındık fıstık ve bisküvi ile gelmiş, Selim Sesli, annesinin yapıverdiği kurabiyeleri bir poşete yerleştirmiş, yanına almıştı. Ben kitap okumayı çok sevdiğim için kitap vardı elimde. Arkadaşlarım kahkahayla güldüler, “Acıkınca kitap yiyeceksin galiba” diye benimle alay ettiler, dudak büktüler. Ama kitabım işe yaradı. Arkadaşlarım sıkıntıdan patlarken ben kitap okudum. Vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım. Bir süre sonra gideceğimiz yere vardık ve sahilde dolaşmaya başladık. Nereye gideceğimizi, ne yapacağımızı bilemiyorduk. Hemen kitabımı açtım. Daha önce başka bir kitaptan burası hakkındaki bilgileri yazıp kitabımın arasına koymuştum. Oraya bakarak arkadaşlarımı uyardım. Gezilecek, görülecek yerleri okuyuverdim. Böylece serseri mayın gibi dolaşmaktan kurtulduk. Tarihi, turistik yerleri gezerek bilgi edindik Bu arada denize girdik, güneşte yandık. Çok yorulmuştuk. Hemen otelimizi gidip yattık, güzel bir uyku çektik. Öyle uyumuşuz ki, içeriye hırsız girdiğini, paralarımızın çalındığını hiçbirimiz fark edememişiz. Burada bir düzeltme yapayım: Arkadaşlarımın paraları çalınmıştı ama benimkiler yerinde duruyordu. Neden mi? Paralarımı kitabımın arasına koymuştum da ondan! Bu devirde kimse kitap okumadığı, kitap okumayı bırak, kitabın kapağını bile açmadığı için paralarıma gel gidelim diyen olmamıştı... Bizimkiler ne yapacaklarını şaşırdılar. Otelci, “Paralarınızı emanete verseydiniz” diye sorumluluk kabul etmedi. Polisler yardımcı olmadılar. Çaresiz kalınca benden borç istediler. Kabul ettim ama param çok olmadığı için lokantada çorba, pilav ve bol ekmekle karnımızı doyurmak zorunda kaldık. Lokantada otururken kitabımı açtım, içine daha önce koymuş olduğum bir kâğıda arkadaşlarıma kaç para verdiğimi, paramın kaç gün yeteceğini hesaplayıp yazdım. Arkadaşlarım, “Şef, lokantadaki yemeklere not veriyorsun galiba. Nasıl, verilen hizmetten memnun kaldın mı, pilav iyi pişmiş mi, çorbanın kıvamı yerinde miydi?” diye göz kırptılar. Bir şey demedim. Başımı sallamakla, gülümsemekle yetindim. Bir süre sonra masamıza koca bir tabak salatayla kebap gelmesin mi! Şaşırdık, “Bunları biz ısmarlamadık” dedik. Garson, “Müessesimizin ikramıdır” diye beni gösterdi. “Şef, inşallah beğenir” deyip gitti. Bozuntuya vermedik, getirilenleri mideye indirdik. Bizden yiyip içtiğimiz suyun, çorbayla pilavın parasını da almadılar. Foyamız meydana çıkmasın diye oradan çabucak uzaklaştık ve sahildeki bir çay bahçesine gittik. Baktım, yan masada, lokantada bana bakan, göz süzen kız oturuyor, “şef” olduğumu duymuş olacak ki, gene gözlerini benden ayıramıyor. Kitabımın arasındaki bir kâğıda adımı ve telefon numaramı yazıp sandalyemi sandalyesine yaklaştırdım, kulağına eğilerek, “Kitap okumayı sever misiniz?” diye sordum. Kitabımı kendisine uzattım. Gülerek aldı, sayfalarını karıştırdı, kâğıdımı alıp cebine koydu, kendi telefon numarasını bir sayfaya yazdı. “Güzelmiş” deyip kitabımı geri verdi. “Sizin kadar güzel olamaz herhalde” dedim. Teşekkür etti. Buraya arkadaşlarıyla geldikleri belliydi. Kızlı erkekli gruptan bir delikanlı, herhalde kıza ilgi duyuyor olmalı ki, benimle konuştuğunu görünce kızdı, “Ne dedi o sana, sen ne dedin?” diye homurdandı. “Hiç” dedi kız. Delikanlı gruptakilere beni göstererek bir şeyler söyledi. Onlar da merak ve öfkeyle bana baktılar. Biraz sonra da çekip gittiler. Giderlerken kız bana kaçamak bir bakış fırlattı. Elimle güle güle işareti yaptım. Arkadaşlarım sırtıma vurdular, “Hadi tavladın kızı! Helal olsun! Kaşla göz arasında nasıl becerdin bu iş, yoksa elindeki kitaptan mı öğrendin bu numaraları?” diye takıldılar. “Kitabın faydası var ama aramızda bir elektriklenme oldu, gerisi sonra geldi” diye gülümsedim. “İstersen takip edelim şef. Korkma, yanında biz varız” dedi Ali Ercan. “Korktuğum falan yok. Başımızı belaya sokmayalım. Hem şu şef lafını bırakın. Gerçi lokantada işe yaradı ama her yerde sökmez. Ters tepki verebilir” diye konuştum. Selim Sesli, “Para sende olduğuna göre şef de sensin, müdür de sensin” dedi. “Paranın ne önemi var? Mühim olan insanlık” diye bir şarkı mırıldandım ama buna kendim de inanmadım... Bir süre oturduktan sonra kalktık, dolaşmaya çıktık. Gezerken, gene o grupla karşılaştık. Demin kıza çıkışan delikanlı horozlandı: “Siz bizi mi takip ediyorsunuz lan!” diye bağırarak üstüme yürüdü. Elimdeki kitapla gözünün üstüne öyle bir vurdum ki, seninki neye uğradığını şaşırdı, sendeledi. Arkadaşlarım da diğer gençlere birkaç yumruk atınca, geri çekildiler, bizim kabadayıyı yalnız bıraktılar. Kızların çığlıklarını duyanlar başımıza toplandılar. Pabucun pahalı oluğunu gören grup geri çekildi. Kız da ister istemez onlarla gitmek zorunda kaldı. Birbirimize telefonlaşma işareti yaptık. Ortalık durulunca arkadaşlarımla konuştum. Hem cepteki para azaldığından hem de artık burada kalmak tehlikeli olacağından, geri dönmeyi kararlaştırdık. İlçemize vardığımızda elimdeki kitabı öpüp başımın üstüne koydum: “Sağ ol! Senin sayende kazasız belasız döndük kentimize. Dost olduğunu kanıtladın her halinle” dedim. Arkadaşlarım da yarı şaka yarı ciddi kitabı öpüp başlarına koydular, bundan böyle ellerinden kitabı eksik etmeyeceklerini söylediler. Kitabım sevindi, güldü, allı güllü çiçeklere büründü. Erhan Tığlı *******************

22 Mayıs 2024 Çarşamba

İnsan olmak zordur

İNSAN OLMAK ZOR! Kiminin sırtına binerler de Hiç aldırmaz Kiminin ciğerini sökerler Ama farkına varmaz Üstelik işe yarıyorum İyilik ediyorum diye Duyar haz... Kimi kedidir köpektir Miyavlamadan, havlamadan duramaz Kimi eşektir kimi kaz Koşar her işe hiç etmeden naz Bir gün bey gibi yaşayamaz... Kurt tilki yılan çıyan solucan... Türlü çeşitli hayvan barınır kişilerde İnsan olmak zordur biraz! ERHAN TIĞLI *************

ÜZÜLME SAKIN

ÜZÜLME SAKIN Bitecek soğuklar gidecek kara kış Ayaz çamur ve kar... Bahar gelecek bir daha bahar Kaplayacak her yanı Dost bakışlı kilimler halılar Ama ben olmayacağım bir tanem Sana sevgiyle bakan gözlerim Güzel sözler yazan ellerim Toza toprağa karışacak Sakın üzülme Beni doğada ara Çiçeklere bak allı güllü çiçeklere Onlara sinmiştir sevgim suretim çünkü Ben çiçeklerdeyim çiçeklerleyim Çiçeklerde atıyor kalbim... Zamanla sararıp solsam bile Aşkın güzelliğiyle Gene çiçekleneceğim Erhan Tığlı

YIL_AN

YIL-AN Amaann! Dört nala koşan atlar gibi geçiyor zaman Çilenin rüzgarı yaman esiyor yaman Uğruna can vermeye hazır olduğum Dünya denilen canan Başkalarına devayı dert ediyor da ihsan Bana verdiği armağan(!) Hep hüzün adlı yılan… Kaçıp kurtulmak istiyorum bu soygundan Bitsin diyorum talan Ama geçit vermiyor Yaşamak diye adlandırılan Balta girmemiş orman… Amaann! Daha ne kadar sürecek bu vurgun bu yalan!?

DELİLERİN ŞAHI

DELİLERİN ŞAHI- ENAYİLERİN PADİŞAHI Deli bunlar canım, hem de zırdeli, hınzır deli, muzır deli... Zaten Dereköy’den adam çıkmaz. Delilerin şahı, enayilerin padişahıdırlar. Kafadan kontak ve dahi manyaktırlar. Aralarında aklı başında bir tek adam yoktur. Deli olmasalar eski köye yeni âdet çıkarırlar da başlarını belaya sokarlar mıydı? Sonradan değil, atadan deli bunlar. Vakti zamanında padişah bir ferman çıkarmış, “Her köyden bir deli gelsin” demiş. Dereköylüler ben gideceğim, sen gideceksin diye birbirlerine girmişler, kavga dövüş etmişler; kolu bacağı kırılmayan, kafası yarılmayan kimse kalmamış. Padişah da “Dereköyden kim gelirse gelsin” demek zorunda kalmış. Böylece birinciliği kimseye kaptırmamışlar... Delidir, ne halt etse yeridir değil mi? Kimseye zararları okunmasın diye böylelerini toptan tımarhaneye kapatacaksın ya da köylerini karantinaya alacaksın, oraya geliş gidişleri yasaklayacaksın, delilik bulaşmamış çocuklarını da alıp başka bir yere yollayacaksın. Yoksa delilikleri dört bir yana yayılır; devletin çivisi oynar, gemi su alıp batar. Bunların deliliklerini merak ediyorsunuzdur. Hangi birini saymalı? Bir kere hep muhaliftirler. A partisi mi seçimi kazanacak gibi görünüyor, bunlar hemen B partisine oy verirler. B partisi iktidar olursa oyları A partisine gider. İşte böyle ters adamlardır. Seçimi hangi partinin kazanacağını anlamak istiyorsanız, bunların hangi partiye oy verdiklerine bakın. İşte bu yüzdendir ki, köylerine tek bir çivi bile çakılmamış, hiçbir yatırım yapılmamıştır. Ama gene de akıllanmazlar, burunlarından kıl aldırmazlar. Dediğim dedik, hödüğüm hödük takımındaki yerlerini asla kaptırmazlar... Bir başka delilikler şu: Köylerine vali, milletvekili gibi büyük bir adam geldiği zaman, durumlarına göre dana, koyun, tavuk kesip onları ağırlayacaklarına, yaşa, bravo diye alkışlayacaklarına, çay bile ısmarlamazlar. Üstelik adamcağızları ahret sorularıyla terletirler, sorguya çekerler. Geldiklerine geleceklerine bin pişman ederler. Büyük adam usulen “nasılsınız” diyecek olsa, “sağ ol” çekip, “İyiyiz. Sağlığına duacıyız. Sayenizde geçinip gidiyoruz. Hiçbir yaramazlık yoktur. Sırtımız pek, karnımız toktur” diyeceklerine, “Durum vaziyetleri çok kötü. Aşımız ottur, halimiz moktur. Siz orada bal kaymak yerken, biz burada kuru ekmeğe talim ediyoruz. Bu mu eşitlik, bu mu adalet; biz mi efendiyiz siz mi?” derler, servet düşmanlığı, bölücülük ederler. Can sıkar, moral bozarlar... Bizde de vardır üç beş muhalif, birkaç densiz. Ama biz onları aramızda eritiriz. Uzaklardan yorgun argın gelen sayın büyüğümüzün rahatı kaçmasın, suratı asılmasın diye böylelerinin ağızlarını açtırmaz, kem söz söyletmeyiz. Aldığımız bütün önlemleri aşarak soru sormaya, akortsuz sesler çıkarma kalkarlarsa, zurnacı zekiye bir işaret çakar, İzmir marşını çaldırırız. Hele bir de davulcumuz davulunu gümletip yeri göğü inletmeye başlarsa, muhaliflerin çatlak sesleri duyulmaz, anlaşılmaz olur. Duyulsa bile sinek vızıltısına döner... Fazla zamanınızı almayayım, boşuna meşgul etmeyeyim de Dereköylülerin deliliklerinin test edilip onaylandığı son olayı anlatıvereyim sizlere. İlçemize yeni bir kaymakam atandı. Kendini göstermek, bir şeyler yaparak, adını belletmek istediği için bütün köyleri dolaştı, köylerin ileri gelenlerini toplayıp bir nutuk çekti. “Boş oturmayın. Faaliyette bulunun. Basında, medyada köyünüzün, ilçenizin adını duyurmaya çalışın. Yan gelip yatanları, kahvelerde pinekleyenleri yakarım!” diye bağırdı. “Boş durmuyoruz ki. Tarla, bahçe işleri bizi bekliyor. Hem maddi durumumuz pek müsait değil. Hangi parayla faaliyet yapacağız?” diyecek, şimşekleri üstümüze çekecek değildik ya. Emir demiri kesermiş. Kaymakam bey kararlı görünüyor. İtiraz dinlemeyeceğe benziyor. Eşekten düşmüş karpuza dönmeyelim diye hemen baş eğdik, gerdan kırdık. Hep bir ağızdan, “Emriniz baş üstüne. Siz hiç merak etmeyin. Elimizden geleni yaparız” dedik. Daha sonra da neler yapacağımızı tartışmaya başladık. Ömrünün çoğunu büyük kentlerde geçirmiş, feleğin çemberinden geçmiş Çetin Çevik hemen öne atıldı: “Arkadaşlar! Boşuna vakit kaybetmeyelim. Bu işler uzun uzadıya düşünmekle olmaz. Geç kalırsak çabalarımız boşa gider. Hem bizim gibi adamların düşünmesi iyi değildir. Düşünen kafalara tehlikeli fikirler üşüşür, büyüklerimiz her şeyi bizden daha iyi düşünür. Yapacağımız tek şey var. Bir futbol takımı kuralım. Çünkü futbol denilince akan sular durur, reytingler tavana vurur! Sayın büyüklerimizin elbet bir bildiği vardır. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. İşi sağlama bağlamak için de futbol en iyi, en güzel yoldur” dedi. Doğru söze ne denir! O bakımdan hiç itiraz etmedik. Bu teklifi hemen kabul edip çabucak eyleme geçtik! Yani eski bir merayı futbol sahası haline getirdik. Kale direklerini de dikip yedekleriyle birlikte yirmi kişilik bir takım hazırladık. Sabah akşam antrenman yaptırarak gençlerimizi forma soktuk. Oyuncularımız maç yapmaya hazır olunca da çevre köylere haber saldık, maç teklif ettik. Açılışa kaymakam beyimizi davet ettik. Bu iş o kadar hoşuna gitti ki, maçta bir süre oynadı ve gol attı. Gazetelerde sporsever kaymakam diye resimleri çıktı. Bizi hararetle kutladı. Örnek köy ilan edip ödül ve plaket verdi. Yönetim kurulumuzun yanaklarından öptü, futbolcularla tokalaştı... Dereköylüler ne yapsa beğenirsiniz? Köylerine bir okuma odası açmışlar. Sağı solu velveleye vermişler, kitaplık için kitap bağışı istemişler. Bir tiyatro kurup sahneye oyun koymaya kalkmışlar. Okuma odalarına hep aşırı yolcuların kitapları gönderilmemiş mi! Bu kitapları da bizim deliler hiç incelemeden, bilen kişilere bunlar sakıncalı mı değil mi sormadan kitaplıklarına yerleştirmişler. Bu yetmemiş gibi, gelen kitapları kaymakam beye iftiharla göstermişler. Ama silahları geri tepmiş, kaymakam bu aferin delilerini bir güzel haşlamış. Hele bir de sahneye koydukları oyunu seyredince küplere binmiş. Meğerse oynadıkları oyunun yazarı aşırı yolcuymuş, eserde de bir kaymakam eleştiriliyormuş... Yerin dibine sokuldukları yetmiyormuş gibi, soruşturma ve kovuşturmalardan başlarını kurtaramadı bizim deliler. Aylarca karakollarda, mahkemelerde süründüler. İşlerinden güçlerinden oldular. Mahkemeye gidip gelmekten yetiştirdikleri ürünlerine gereği gibi bakamadılar, hepsi ya çürüdü ya da kurudu kaldı; yel üfürdü, su aldı... Akılları başlarına gelse de, “Biz ettik, sen etme kaymakam bey. Ettik bir cahillik. Kusura bakma. Özür dileriz. Affet bizi. Pişmanız. Ne yaptığımızın farkında değiliz. İyi niyetimizin kurbanı olduk. Büyüklüğüne sığınıyoruz. O kitapların tehlikeli olduğunu bilsek, duysak kitaplığımızdan içeri sokar mıydık, o oyunun ucunun size dokunduğunu anlasak oynamaya kalkar mıydık? Boyumuzdan büyük işlere kalkıştık” deseler iş bu kadar uzamazdı. Ama nerde... “Biz kötü bir şey yapmadık. Kültürün gelişmesi, kitap okumanın yaygınlaşması için çalıştık. Başkaları gibi işi ayağa düşürmedik” demişler, bize taş atmışlar, sportif faaliyetimizi küçümsemişler. Ama kaymakam derslerini vermiş, hadlerini bildirmiş. Elini masaya vurmuş; “Benim ödüllü köyüme dil uzatmayın bakayım. Kedi erişemediği ciğere pis dermiş. Ona buna çamur atmayı bırakın da bu dertten nasıl kurtulacağınızı düşünün” diye bağırmış. Deliler bu uyarıyı dikkate almadıkları gibi zeytinyağı gibi üste çıkmışlar: “Okuma sevgisi aşılamak, tiyatro sanatına hizmet etmek suç mu? Kültür hizmetimizden dolayı bizi kutlamanız gerekirdi aslında. Ama siz milletin efendisi olan bizi aşağılıyor, azarlıyorsunuz. Kitaplığımız belki yetersizdi, oyunu da tam canlandıramamış olabiliriz. Teşvik etmeniz, yol göstermeniz gerekirken uğradığımız bu kötü muamele moralimizi bozdu. Sizden böyle bir şey beklemiyorduk doğrusu” diye ukalalık etmişler. Şu işe bak! Ne demişler: kafa kalın, beyin boş; tut kulağından çifte koş. Çift sürmek traktörlerle yapılıyor artık. Bu yüzden çifte koşulmaya da yaramaz böyleleri. Yahu, hiç büyük başlarla aşık atmaya kalkılır mı? Deliyle devlet bildiğini işler. Bizim gibilere de karşıdan bakmak düşer. Dediği dedik, çaldığı düdüktür onların. Başının belaya girmemesi için ne derlerse peki diyeceksin. “Salla başını, al maaşını” diye boşuna mı demişler a hödükler! Kaymakam bey gerekeni yapmış tabii. Hemen zile basmış, bizim delileri jandarmaya teslim etmiş. Bu gidişle burunları daha çok sürtülür. Ama ben onlara değil, çoluk çocuklarına acıyorum. Ünlü sözdür; ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlar. Görünen köy kılavuz istemez. Davaları babadan oğula sürecek bu gidişle. Gözyaşları dinmeyecek. Nereden mi biliyorum? Avukat tutmuşlar kendilerine bizimkiler. Güya kendilerini savunacaklar, haklarını arayacaklar. Sanki paraları pek çokmuş gibi, bir de avukata para yedirecekler, işi uzatacaklar. Git gel, yollar boş kalmasın. Bunlarınki o hesap işte... Neyse, bırakalım onları da ne halleri varsa görsünler. Kendi düşen ağlamaz. Zaten dedelerimiz derdi de inanmazdık. Şimdi iyice inandık artık. Başka yere yağmur yağar, Dereköy’e deli yağarmış. Bunların delilikleri akla fikre sığmazmış... Haftaya maçımız var. Buyurun gelin. Kaymakamımız da oynayacak ve gol atacak. Nereden mi biliyorum? Meslek sırrıdır, söylenmez!

21 Mayıs 2024 Salı

Manyak Olmak Bedava!

MANYAK OLMAK BEDAVA! Çoğu kişi, doktor olmadığı halde teşhis koymaya bayılır. Sözgelişi, bir yerimiz ağrısa dudak büker, biraz düşünür, bilgiç bir tavırla, “Sende şu hastalık var” der. Demekle yetinmez, otlu önerilerde bulunur: “Sabah akşam yeşil çay iç. Kekik, keten tohumu da iyi gelir. Hele tarçını hiç ihmal etme. Günde iki bardak rezene çayı içtin miydi hiçbir şeyin kalmaz...” Dediklerinin hepsini yapmaya kalksan için dışın rezene çayı, tarçın, kekik, keten tohumu olur; yemeğe, su içmeye vakit bulamazsın. Miden bulanır, karnın ağrır... Canın sıkılsa, moralin bozuk olsa depresyon geçirdiğini ileri sürer. Saçma önerilerine kızıp bağırsan, “sende stres var. Adaçayı ile ıhlamur içersen rahatlar, ferahlarsın” diye akıl verir. Daha buna benzer neler derler neler... Bu teşhis koyma hastalığı büyüklerden gençlere, hatta çocuklara sıçradı. Günümüzün moda sözcüğü “manyak”! Davranışlarını beğenmedikleri kişilere “manyak” yaftasını yapıştırıveriyorlar hemen. Hobi bile manyaklık sayılıyor. Ne yapsan manyaklıktan kurtulamıyorsun. Bence herkeste manyaklık aramak da bir çeşit manyaklık! “Yahu sen ne manyak adamsın be! Para kazanıp köşeye dönmeye çalışacağına, beş para etmeyen yazılar, şiirler yazıp duruyorsun...” “Kardeşim, sen manyak mısın, yoksa tipin mi öyle gösteriyor? Borç para verilir mi bu devirde? Borcunu veren enayi sayılıyor. Sen o paranın üstüne bir bardak soğuk su iç.” “Manyağa bak! Zengin kısmete hayır dedi de, gitti bir çulsuza vardı. Neymiş, seviyormuş. Aşk üç günlüktür. Zenginlik ise ömür boyu rahatlık verir.” “Ben sana manyak demeyeyim de kime diyeyim? Sanat karın doyurur mu? Ressamlar aç geziyor. Yazarlar da hapse tıkılıyor. Bol paralı meslek seç kendine.” Geçenlerde bir duvar yazısı okudum. Şöyle diyordu: “Aşk bir göldür; içinde manyaklar yüzer.” Bir süre önce de bir kabadayı, rakiplerinden birine, “Ulan! Seni mermi manyağı yaparım be!” diye medyan okuyordu... Komşunun beş yaşında bir çocuğu var. Almanya’da doğduğu, büyüdüğü için pek Türkçe bilmiyor. Memlekete tatil geldiklerinde, oyun oynadığı çocuklardan Türkçe öğrenmeye çalışıyor. Yeni bir sözcük öğrendiği zaman seviniyor. Geçenlerse annesinin yanına gelmiş, mutlu bir gülüşle, “Bugün yeni bir sözcük öğrendim anne!” diye bağırmış. Annesi merakla, “Ne öğrendin oğlum?” diye sormuş. “Manyak!” “Niye bana manyak diyorsun bakayım?” “Ben demiyorum. Arkadaşım dedi.” “Ne şey arkadaşın var senin öyle. Başka öğretecek söz bulamamış mı?” “Öğretmedi, bana manyak dedi. Manyak ne demek anne?” Anne çocuğunu üzmemek için yalan söylemiş: “Manyak; iyi, güzel demek oğlum.” Çocuğun hoşuna gitmiş bu manyaklık. İkide birde söylemeye başlamış: “Yemek çok manyak olmuş anne. Eline sağlık!” “Bugün manyak biriyle tanıştım.” “Yeni aldığın gömlek hiç de manyak değil. Beğenmedim.” İşin tuhafı, bu sözü eve gelen konuklara da söylemiş. Kendisiyle ilgilenip başını okşamışlar, hoşuna gitmiş bizimkinin Coşmuş: “Bu manyaklar her zaman gelsin evimize!” demiş annesine. *** Ancak uzman doktorların teşhis koyduktan sonra söyleyebileceği manyaklık özelliği, çoluk çocuğun diline düşerse böyle olur işte! Söz aramızda, tıp fakültesinin yanından bile geçmemiş ve de kendi derdine derman olamadığı halde, başkalarına ilaç sunan, akıl veren doktorlar(!) pek çok. Ama toplumumuz gene de hastalıktan kurtulamıyor bir türlü. Hele politika doktorları, halkı tedavi edeceklerini, onları dertten kurtaracaklarını söyleyerek başa geçiyorlar da, hastalıkları azaltacaklarına çoğaltıyorlar büsbütün. Kendileri hastalığın ta kendisi oluyorlar, söz ve davranışlarıyla bizi hasta ediyorlar. Öldürmekten, kan dökmekten zevk alan manyak teröristlere karşı gereken önlemleri almıyorlar, lafla vakit geçiriyorlar, birkaç kınama mesajıyla görevlerini yaptıklarını sanıyorlar! Bu durumda, biz manyak olmayalım da kim olsun? ***** Erhan Tığlı

19 Mayıs 2024 Pazar

Türküleşsin Dünya

TÜRKÜLEŞSİN DÜNYA Atın sigarayı ağzınızdan, çıkarın derdi tasayı kafanızdan. Dudağınızda sigara yerine türkü taşıyın. Her gün bir türkü tutturun, alışın türkü söylemeye. Bir türkünüz olsun söylenecek. Kızdığınız olaylardan türkü söyleyerek alın hıncınızı. Bir türkü tutturun, bir türkü tüttürün doğan güne karşı. Türküler silsin içinizdeki isi, dumanı. Şöyle deyin örneğin: Sigaranın dumanı/ Yoktur IMF’nin imanı/Gelmeyecek mi daha/ Kredisiz yaşama zamanı?/ Dışa bağımlı olursan/ Dinlemez kimse “aman”ı. Hep paramız dalgalanacak değil ya. Biz de dalgalanırız arada sırada. Hemen başlayın ı zaman türkünüze: “Coştum yine dalgalanıyorum ben/Üç kadeh içtim sevdalanıyorum ben.” Kendinizi pek yalnız, dostsuz, arkadaşsız mı hissediyorsunuz, başlayın türküye: “Hey dingala dingala/ Kömür koydum mangala Amerika, Avrupa dostum çok/ Çalkala yavrum çalkala!” Bakkala gidip bir şeyler almak istediniz ama cebinizde para yok. Üzülmeyin, türküye sığının: “Yaz tahtaya bir daha/Tut defteri hesabı/Sarı çizmeli Mehmet ağa/Bir gün öder hesabı...” deyiverdiniz mi tamam. Ama dikkat edin ha! Bakkal da size, “Veresiye vere vere kalmadı/ Allah canımı almadı” türküsünü söylemesin... Sabahleyin kalktınız. Terslikler üst üste geldi. Elektrik yanmadı, sular akmadı, buzdolabı tamtakır kuru bakır. Kahvaltı yapamadınız. Beklediğiniz otobüse kalabalıktan bir türlü binemediniz. İşinize geç kalmamak için yayan yapıldak yollara düşmek zorunda kaldınız ve karda kışta çamurların içine daldınız. Sakın kızıp köpürerek masmavi gününüzü karartmaya kalkmayın ha! Olur böyle vakalar...Beterin beteri var. İşsiz de kalabilirdiniz. Olmayacak şey mi yani? Çatlasanız patlasanız da neyi değiştirebileceksiniz ki tek başınıza. Öfkeyle kalkanın zararla oturacağını unutmayın da uslu uslu türkünüzü okuyun bakayım. Tek tek basaraktan, bade süzerekten, inci dizerekten gel canım gel aman... Kim mi gelecek? Güzel günler gelecek. Zaten onun geleceği umudu değil mi bizleri yaşama bağlayan, sabretmemizi sağlayan. Umut eski bir türküdür, hiç bıkmadan söylenen gündüz gece, tümce tümce, hece hece. Eskidir ama yeniye açıktır kapısı, sağlamdır yapısı. Umut türküsüdür yeşerten mutluluğumuzu. Öyle bir türküdür ki o, filizlenir, dallanıp budaklanırız onunla, çiçek açarız, meyve veririz, karamsarlığın, kötümserliğin canına okuruz. Doğruluğu, iyiliği, güzelliği kilim gibi dokuruz. Sımsıcak bir sevda soluğuyla türküleşti mi dünya, gel de türkü söyleme doğayla birlikte. Gel de doğmasın içine burcu burcu bir tutku, yaşama sevinci. Anadolu da bir türküdür bilene, görene, anlayana. Gelin soldurmayalım onu, sulayalım özsuyumuzla, canlandıralım emeğimizle, çabamızla. Başarılarımız kılıç olsun keskin, geriliği, tutuculuğu yensin. Kalksın ortadan kavga, kin. Ekinimiz yeşersin. Sıcacık ekmek olsun yaşamak, paylaşalım kardeşçe, yaşayalım özgürce. Erdem, özveri yolunda yürüyelim gündüz gece. “Görecek günler var daha Aldırma gönül aldırma!” Erhan Tığlı
Not: Türküleşsin Dünya kitabımdan alınmıştır.

16 Mayıs 2024 Perşembe

GÜNEŞ DOĞACAK

GÜNEŞ DOĞACAK İçimdeki yıldızları kara bulutlar çalıyor Çoktandır rengini unuttuğum karanlık Gök ekinimi biçiyor Gönlümdeki meltemi fırtınalar içiyor Acının ordusu cebren ve hile ile Mutluluğumun kalelerini zaptediyor Söküyor çiçeklerimi Dallarımı kırıyor... *** Özlem ülkesine gitmek istiyorum Otobüslerde yer bulamıyorum Uçaklar dolu trenler rötarlı... Gitsem hüznün hüküm sürmediği İnsanın insanı söndürmediği bir yere Ama yollar geçit vermiyor Dalgalar azmış Umut kaptan yakamoz meyhanesinde sızmış Tayfalar dört bir yana dağılmış... Çaresizliğin çivisiyle çakılıyorum Cellat yalnızlığın hain ellerine... *** Biliyorum seziyorum duyuyorum Bir yerlerde sabah oluyor O sabah buralarda da olacak Yakın hem de çok yakın Başlayacak aydınlığa doludizgin bir akın Ve de yepyeni bir güneş doğacak! **************************

14 Mayıs 2024 Salı

Dilli Gülmece

DEDİM DEDİ Dedim: Merhaba, günaydın! Dedi: Hello, hay! Dedim: Vay! Yabancı dilin yıldızlı on, pek iyi! Dedi: Nereden anladın? Dedim: Selamına bile girmiş baksana. Dedi: Herıld yani! Dedim: Hava bugün çok güzel. Yaşasın! Dedi: Çok sevindim buna. Oley! Dedim: Sen böyle mi sevinmeye başladın? Dedi: Dersime çok çalıştım. Böyle laflara alıştım. Dedim: Aferin! Bugün ne yapacaksın? Dedi: Biraz dolaşıp stres atacağım. Dedim. Sakın yere atma o dediğin şeyi, çevreyi kirletirsin. Zaten dilimizi kirletiyorsun. Gençlere kötü örnek oluyorsun. Dedi: Vallahi temizim. Bugün duş aldım. Dedim: Biraz da bilinç alsaydın bari. Dedi: Almak deyince aklıma geldi. Bir plazaya gideceğim. Fiyatlarda damping yapmışlar, süper indirimler var. Bu avantajı kaçırmak istemiyorum. Kendime birkaç tişört, blucin alacağım. Dedim: Saçlarına ne oldu böyle? Dedi: Kuaförümle vizyon değişikliği yaptık. Demin söylemeyi unuttum. Önce bir patiseriye gideceğim. Brunç edeceğim. Peynir, zeytin, margarin, reçel, yumurta, börek yiyeceğim. Yanında da limitsiz çay içeceğim. Dedim: Simitsiz çayı ben de sevmem. Dedi: Simiti de nereden çıkardın? Limitsiz dedim ben. Dedim: Bu dil yozlaşmasından kurtulmak için cankurtaran simidi gerekiyor. Dedi: Ben maçları çok severim. Yakında start veriliyor. Fikstüre bakacağım. Bizim takım deplasmana gidiyor. Skor ne olursa olsun üzülmeyeceğim. Nasıl olsa rakip takımla aramızda dokuz puan var. Dedim: Tazesi varken ne yapacaksın bayatı? Dedi: Onu da nereden çıkardın? Dedim: Demin maçlara kart veriliyor dedin ya. Dedi: Kart değil start dedim. Senin böyle şeylerden haberin yok. Dedim: İyi ki yok. Zıvanadan çıkardım sonra. Dedi: Ben de yanında biraz daha durursam depresyona gireceğim. Mantalitemi, motivasyonumu bozuyorsun. Performansım düşüyor. Dedim: Sadece performansın düşse iyi ya. Daha nelerin düşüyor da görmüyorsun, anlamıyorsun. Senin bozduklarının yanında benimkiler devede kulak kalıyor. Neyse, konuyu değiştirelim biraz. Boynundaki kolye gerçek mi? Dedi: Hayır. İmitasyon. Dedim: Aynen senin gibi. Dedi: Ajitasyon yapma. Dedim: Sen de fabrikasyon konuşmalar yapma. Dedi: Ben gidiyorum. Yanında biraz daha durursam karizmam çizilecek. Başka söyleyeceğin bir şey yoktur herhalde. Okey mi? Dedim: Okey değil, dama, tavla! Dedi: Hadi bay! Dedim: Hay şaşkın hay! Erhan Tığlı

10 Mayıs 2024 Cuma

Yazmak Neye Yarar?!

YAZMAK NEYE YARAR? Okuryazar geçiniriz ama çoğumuz okumaz, yazmaz, sadece seyreder, bakar. Eskiden eş dost birbirine mektup yazar, bayramını, evliliğini, doğum gününü kutlardı. Cep telefonu yaygınlaşalı bu külfet ortadan kalktı. Yazarsak mesaj yazıyoruz mektup yerine. Buna da üşenip hazır mesajları kullananlar var! Atalarımız, “Al eline kalemi, yaz başına geleni” demişler oysa biz dilekçe bile yazmaz, başımıza iş getirenlere “Allah cezaları versin!” diye beddua etmekle, küfredip homurdanmakla yetiniriz. Ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep, yazılmaz benim derdim, deriz ah of çekerek. Bakkala, marketçiye “Yaz tahtaya, al haftaya” diyoruz ya da Barış Manço’nun, “Yaz defteri kitabı/Sarı çizmeli Mehmet ağa/Bir gün öder hesabı” diye şarkı söyleyiveriyoruz alacaklılarımıza. Lefter, futbolu bıraktığı için, “Ver Leftere, yaz deftere” esprimiz de unutuldu... Başımıza gelenler alın yazımız sayılıyor, kader kara yazdı, diye dert yanılıyor... Bu karamsar sözleri silelim de sizleri yazmakla ilgili fıkralarla baş başa bırakalım. KUDURAN ADAM Adamın birisini köpek ısırmış. Zamanında aşı yaptırmadığı için ölecekmiş. Ölüm döşeğine düşünce dostlarından kalem, kâğıt istemiş. “Vasiyetini mi yazacaksın?” diye sormuşlar. “Hayır” diye başını sallamış, “Isıracağım kişilerin adlarını yazacağım.” AHMAKLAR DEFTERİ Şair Haşmet, yanında “Ahmaklar Defteri” adını verdiği bir defter taşır ve oraya ahmaklık yapanların adlarını yazarmış. Koca Ragıp Paşa merak etmiş, “Bu defterde benim de adım var mı?” diye sormuş. “Evet, paşam, var” demiş Haşmet. Paşa şaşırmış, “Peki neden?” demiş. Şair, “Dün, pek güvenilmeyen birine borç verdiniz de ondan” diye cevap vermiş. “Ya adam borcunu öderse ne yapacaksın?” “O zaman sizin adınızı siler, onunkini yazarım.” YAZMAK NE ZAMAN İŞE YARAR? Yazanlar, hele gazete ve dergilerde gerçekle
çarptırılırlar. Çıkarı bozulanlar tarafından dövülür, sövülür, hatta öldürülürler. Bu konuda şöyle bir taşlama yazmıştım: Kara kara kazanlar Ah şu oyunbozanlar Kimvurduya giderler Gerçekleri yazanlar... Yazmanın işe yaradığı yerler ve zamanlar da vardır. Nasıl mı? Bakın anlatıvereyim. Geçenlerde bir lokantaya gittim. Ismarladığım yemeğin gelmesini beklerken ilham geldi. Cebimden not defterimi, kalemimi çıkarıp bir şeyler yazdım. Garson koşarak geldi: “Beyefendi, bir kusurumuzu mu gördünüz?” diye sordu. “Hayır, aklıma bir şey geldi de onu yazdım” dedim ama garson inanmadı, lokantanın sahibine bir şey söyledi. Adam yanıma geldi, özür diledi ve öyle çok itibar etti ki beni böyle yerleri teftiş eden biri sandığını anladım. Bozuntuya vermedim. İkram edilen güzel yemekleri yedim. Benden para almadıkları gibi her gidişimde başköşeye oturttular... Gördünüz ya yerinde ve zamanında yazılan yazı ne kadar işe yarıyor! ERHAN TIĞLI

SİYASET İLMİ

SİYASET İLMİ Eski devirlerden birinde bir medresede ders veren müderrislerden birisinin çömezi hocasından imamlık yapmak için destur ister. Hocası, “Oğlum, sen daha siyaset dersini belleyemedin. Biraz daha sabret. İşler bildiğin gibi değil. Pişmelisin” der ama dinletemez. Çömez gider, bir köye imam olur. Her minbere çıkışında hocasını kötüler, kendini yüceltir. Onun kırk yılda öğrenemediğini kendisinin dört yılda öğrendiğini söyler. Hocanın değerini bilenlerden biri yanına gidip, “Hocam, çömeziniz size teşekkür edeceğine, kendisi kadar bilginiz olmadığını iddia ediyor” der, durumu anlatır. Hoca kızar ama belli etmez. Kıyafet değiştirerek çömezinin bulunduğu köye gider ve bir Cuma vakti camiye girer. Çömez gene alıştığı gibi hocasına verip veriştirir. Müderris hiç sesini çıkarmaz. İkindi namazı geldiğinde çömezine “namazı ben kıldırayım bu sefer” diye teklifte bulunur, rica eder. Çömez biraz nazlandıktan sonra “peki” der. Hoca namazı kıldırdıktan sonra köylüye döner; “Hocanız çok değerli bir kişidir. Kadrini kıymetini bilin, kendisine çok hürmet edin. Böyle mübarek bir zatın bir kılına bile sahip olabilenler doğrudan doğruya cennete giderler” diye konuşur. Bunu duyanlar imamın başına üşüşürler, saçını sakalını yolarlar. Çömez oradan zor kaçar, nerede yanıldığını anlamak için hocasının yanına varır, ondan af diler, “Ben sizi kötüledim ama siz beni övdünüz. Öyle bir övdünüz ki köylüler üzerime hücum edip beni tüyleri yolunmuş tavuğa döndürdüler. Bunun nedenini anlayamadım. Ne olur anlatın da bileyim, öğreneyim” diye yalvarır. Hocası başını sallar, “Oğlum, ben sana siyaset ilmini öğrenmeden bir yere gitme demedim mi? Bu gidişle sadece yolunmakla kalmazsın, kesilip tencereye bile atılırsın. Siyasetçi dediğin överken yermesini, yererken övmesini bilir ve bunu bir silah gibi kullanır. Meşhur laftır; Sen seni bil sen seni, sen seni bilmez isen patlatırlar enseni. Köylülerin daha ileri gitmediklerine şükret. Siyaset ilmini iyice öğrenmeden kürsüye çıkma” der. Siyaset böyledir işte; Her şeyi bildiğini sanıp hava atmaya, rakiplerini küçümsemeye, afra tafraya, böbürlenmeye gelmez. Yandaşlarının pohpohlamasına kanma, aldanma. Alçakgönüllüğü elden bırakma. O okulda iyi oku, dersine güzel çalış; gülünü koklarken dikeni olduğunu unutma. Ne oldum delisi olup da kendini fasulye gibi nimetten sayma!

Çiçekli Çağrı

ÇİÇEKLİ ÇAĞRI Uzak durma öyle Yakına gel yakına Binelim mutluluğun Sevda renkli atına Çıkalım sevgi ve dostluk ülkesine Akına Pişman olsun estiğine Çiçeklerimizi yerle bir eden Fırtına Varalım Yaşamanın ne kadar güzel olduğunun Farkına

9 Mayıs 2024 Perşembe

Hocanın ilginç duası

Köye yeni atanan hoca camiye pek gelen olmadığını görünce köylülere bunun nedenini sorar. Namaz duası bilmediklerini söylerler. Hoca “Ben yüksek sesle dua okurum, siz de tekrar edersiniz” der. “Tamam” derler. Hoca yere eğildiğinde burnu taban tahtalarının arasına kısar, can acısıyla “Burnum kıstı” diye bağırır. Bunun dua olduğunu sanan cemaat “Burnum kıstı” diye tekrarlar. Hocayı kurtarmaya gelen olmaz! Bir süre sonra burnunu kurtaran hoca hiçbir şey olmamış gibi namaza devam eder. Namaz bitip de camiden çıkarken bir genç hocaya yaklaşır, “Duanız çok güzeldi. Hele o son duanıza bayıldım. Hiç böyle bir dua duymamıştım” der.

7 Mayıs 2024 Salı

KUTSAL EMİR

KUTSAL EMİR Yurt dışında başka iş bulamayan, açlıktan nefesi kokmaya başlayan Temel, keşiş olmaya karar vermiş. Karnı doymuş, kalacak yer de var ama dünya zevkleri yasak. Temel bu, ihtiyacını gidermek için hemen bir çözüm üretmiş. En güzel rahibe kapısının önünden geçerken bağırmaya başlamış Temel; “Olmaz İsa! Olmaz!” Rahibe, kapının önüne gelip merakla ne olduğunu sormuş. “ İsa ile konuşuyorum” da demiş Temel “ Bana kapımın önünden geçen ilk rahibeyi odama almamı söylüyor.” Rahibe;” İsa söylüyorsa yapacak bir şey yok!” diyerek girmiş içeri. Temel gözleri kapalı, trans halinde sürdürmüş konuşmasını ;” Yok artık İsa! Onu söyleyemem! “ Rahibede şaşırıp ve sormuş “Yine ne oldu?” diye. “ İsa senin soyunmanı istedi” demiş Temel. Rahibe de “O öyle söylüyorsa bi bildiği vardır” diye cevap verip soyunmuş. Temel’in İsa ile sohbeti sürmüş. “ Sen de soyun, rahibenin üstüne çık. Azıcık ucunu...” Rahibe ne yapsın? Emir büyük yerden. “Ama” demiş Temel’e “ Asla bekaretime dokunmak yok!” Temel rahibenin üstüne çıkınca durur mu? Başlamış bağırmaya; “İtmesene ulan İsa! İtmesene!” İlişki rahibenin hoşun gitmiş; “Bırak itsin, biraz daha itsin. Hem de çok itsin. İşine karışma” demiş. İş bitince rahibe odasına gitmiş. Bizimki kendi kendine, “Ben ne yaptım böyle. Hem ayıp hem günah bu. Hem kendim baştan çıktım hem de rahibeyi baştan çıkardım” diyerek bir daha böyle bir eyleme girişmeme kararı alarak rahibeye yanaşmamış. Ama aradan bir süre geçince rahibe kapıyı çalmış, “Çoktandır sesin soluğun çıkmıyor. Kutsal emir gelmiyor mu artık?” diye sormuş. Bizimki, ”Geliyor ama sana zahmet vermek istemiyorum, söylemeye utanıyorum” demiş. Rahibe, “Hiç olur mu? Benim için zahmet değil zevk bu. Hadi gel emre bir kere daya uyalım” diyerek soyunup yatağa girmiş. Temel de emri hemen yerine getirmiş… Üç dört gün sonra odanın önünde beş altı rahibeye rastlamış. Burada ne beklediklerini sormuş. Rahibeler sana gelen kutsal emre uymaya geldik. Çok zevkli oluyormuş” demişler ve aralarında içeriye önce ben gireceğim, sen gireceksin diye kavga etmeye başlamışlar. Temel rahibelerin arasında yaşlı ve çirkin olanları görünce, “Bu iş bana pahalıya mal olacak. Hem başım belaya girecek hem de aforoz edileceğim. Hadi gençler neyse, bu yaşlı ve çirkin olanlarla nasıl baş edeceğim. Bana işkence olacak bu” diye düşünmüş. “Biraz sabredin. Ben odama girip hazırlanayım. Hazır olunca size haber veririm” diye içeriye girmiş. Tuvaletin penceresinden yere atlayıp ardına bile bakmadan kaçmış. Oradan uzaklaşmış. Beklemekten sıkılan rahibeler odada Temel’i göremeyince şaşırmışlar. Yetmişlik bir rahibe, “Ne mübarek adammış. Sır oldu, ortadan kayboldu. İsa yanına çağırdı galiba” demiş. Diğerleri de “Şu emri bize sunsaydı da ondan sonra gitseydi” deyip yas tutmuşlar.

6 Mayıs 2024 Pazartesi

Güldüren düşündüren bir alıntı

EMİR BÜYÜK YERDEN Yurt dışında başka iş bulamayan, açlıktan nefesi kokmaya başlayan Temel, keşiş olmaya karar vermiş. Karnı doymuş, kalacak yer de var ama dünya zevkleri yasak. Temel bu, ihtiyacını gidermek için hemen bir çözüm üretmiş. En güzel rahibe kapısının önünden geçerken bağırmaya başlamış Temel; “Olmaz İsa! Olmaz!” Rahibe, kapının önüne gelip merakla ne olduğunu sormuş. “ İsa ile konuşuyorum” da demiş Temel “ Bana kapımın önünden geçen ilk rahibeyi odama almamı söylüyor.” Rahibe;” İsa söylüyorsa yapacak bir şey yok!” diyerek girmiş içeri. Temel gözleri kapalı, trans halinde sürdürmüş konuşmasını ;” Yok artık İsa! Onu söyleyemem! “ Rahibede şaşırıp ve sormuş “Yine ne oldu?” diye. “ İsa senin soyunmanı istedi” demiş Temel. Rahibe de “O öyle söylüyorsa bi bildiği vardır” diye cevap verip soyunmuş. Temel’in İsa ile sohbeti sürmüş. “ Sen de soyun, rahibenin üstüne çık. Azıcık ucunu...” Rahibe ne yapsın? Emir büyük yerden. “Ama” demiş Temel’e “ Asla bekaretime dokunmak yok!” Temel rahibenin üstüne çıkınca durur mu? Başlamış bağırmaya; “İtmesene ulan İsa! İtmesene!” İnsanlık tarihi boyunca amacına ulaşmak için, Temel gibi dini kullananlar her zaman olmuştur. Temel hiç değilse İsa’yı kullanmış. Bazıları doğrudan Allah’ı alet

5 Mayıs 2024 Pazar

Şairane Kolye

ŞAİRANE KOLYE Kolye kadınları eski çağlardan beri boyunlarına taktıkları bir süs eşyasıdır. Son zamanlarda erkekler de takmaya başladılar ama kolye daha çok kadınlara yakışır ve güzelliklerine güzellik katar. Çeşit çeşit kolye vardır. Kimi çiçekli, kimi böcekli ya da güneş, ay, yay gibidir. Adlarını yazdırıp kolye olarak takanlar bile vardır. En tutulan kolye yonca şeklinde olandır ki bu kolyeyi takanlar onun uğur getireceği sanırlar. Kelebekli kolye de epey göz alıcıdır. Dikkati çeker. Kelebek dedim de aklıma geldi. Güzel bir kadın kelebekli bir kolye takmış ve çapkın bir gence kolyesini beğenip beğenmediğini sormuş. Genç gözlerini süzerek, “Kelebek güzel ama konduğu çiçeğe bayıldım” demiş. Bu fıkrayı şu biçimde de duymuştum. Genç kadın uçak biçiminde bir kolye takarak gence kolyesini nasıl bulduğunu soruyor. Genç de, “Uçak güzel ama hava alanı daha güzel” diyor. Sakın kolyeyle koliyi karıştırmayın. Nasıl olur demeyin. İşte şöyle olmuş; Okulun hizmetlisi bayan öğretmene postacı size kolye getirdi, diyor. Kadın şaşırıyor, dudak bükerek, kim gönderdi acaba, niye kendi getirmiyor da postacıya havale ediyor, hem postacıyla kolye mi gönderilir diye düşünüyor ve hizmetliye, hani o kolye nerede diye soruyor. Hizmetli ona bir kağıt uzatıyor, kendisini getirmedi, kağıdını getirdi, bu kağıtla postaneye gidip alacakmışsınız, diyor. Bu olayı duyanlar dedikoduya başlıyorlar; kim gönderdi acaba, veli mi, gizli bir aşığı ya da hayranı mı diye fısıldaşıyorlar… Kadın boş zamanında hemen postaneye koşuyor, kağıdı memura uzatıyor. Memur kendisine küçük bir paket uzatıyor. Kadın merakla paketi açtığında ortada kolye falan göremiyor, şaşırarak memura postacı kolye getirmiş, hizmetli öyle söylüyordu. Hani nerede o kolye diye soruyor. Memur gülüyor, postacı paketin içindekini ne bilecek? Koli demiştir o, sizin andavallı da koliyi kolye anlaşmıştır, diyor. İşte böyle! Paketin içinde ne olduğunu söyleyeyim de sizi daha fazla merakta bırakmayayım. Kadın bir gazetenin bilmecesini çözmüş, hediye olarak da kendisine bir saat kordonu yollamışlar. İyi ki bayan öğretmen, saat kordonunu kolye sanıp boynuna takmamış, değil mi? İmdi gelelim asıl konuya. Şairane kolye de neymiş, nasıl bir şey acaba, diyenler iyi okusun. Kolye var kolyecik var, kolyeden kolyeye fark var. Her kolye güzeldir ama kolyelerin en güzeli, en şairanesi seven kişinin öpücüklerinden yaptığı ve sevgilisinin boynuna dudaklarıyla taktığı kolyedir.