Haftanın yorgunluğunu üzerinde taşıyan baba, pazar sabahı gazeteleri önüne almış, akşama kadar oturup dinlenmenin keyfini çıkarmaya hazırlanırken küçük oğlu yanına gelmiş:
- Baba, söz vermiştin, demiş, hani beni pazar sabahı parka götürecektin...
Adam ne diyeceğini şaşırmış. Tam o anda gözüne bir gazetenin verdiği dünya haritası ilişmiş...
Haritayı küçük parçalara ayırıp oğluna uzatmış:
- Bu haritayı birleştirebilirsen seni parka götürürüm, demiş.
İçinden de “Oh çok iyi ettim, coğrafya profesörü bile toplayamaz bunu” diye söylenmiş...
Ancak aradan daha 10 dakika geçmeden çocuk haritayı birleştirip getirmez mi?
Adam gözlerine inanamamış... Nasıl becerdin bunu, diye sorunca çocuk şöyle demiş:
- Bana verdiğin haritanın arkasında insan resmi vardı... İnsanı düzeltince dünya kendiliğinden düzeldi!
- ******
20 Mart 2020 Cuma
11 Mart 2020 Çarşamba
MATEMATİKSEL AŞK MEKTUBU
Matematiksel aşk mektubu..........
________________________________________
Türev tanem, bir tanem, bir sigma işareti kadar kıvrak bir Pi sayısı kadar sonsuzsun sevgilim. Sana olan sevgim limitlerin sonsuzluğuna ulaşıyor. Bir bakışın kalbimde matris kadar derin etkiler yapıyor. Kalem gibi kaşların, trigonametri gibi karışık saçların, tebeşir kokusu gibi burnumda tütüyor. Çarpanlara ayrılmayan denklemler gibi nazlanma. Senden mektup almak inan integral almaktan daha zor. Bilinmeyenlerimiz farklı olsa bile polinomlar gibiyiz. Eğer böyle devam ederse seni keşfedilmemiş dizi kuralları ile izleyeceğim.Seninle bir daire olalım. Merkezde ben, etrafımda eşit uzaklıklarda sen. Nereye bakarsam seni göreyim. Üzüntülerimiz teğet, sevinçlerimiz kiriş olsun. Birbirimize o kadar yakın olalım ki, yarıçaplarımızın limiti sıfıra yaklaşsın. Şu anda y=ax+bx+c parabolünün iki ayrı kolu isek de bir gün tepe noktasında buluşacağız. Sana bir sinx eğrisi gibi sürekli "k" sabiti kadar bağlıyım. Hiçbir parantez bizi ayıramaz
________________________________________
Türev tanem, bir tanem, bir sigma işareti kadar kıvrak bir Pi sayısı kadar sonsuzsun sevgilim. Sana olan sevgim limitlerin sonsuzluğuna ulaşıyor. Bir bakışın kalbimde matris kadar derin etkiler yapıyor. Kalem gibi kaşların, trigonametri gibi karışık saçların, tebeşir kokusu gibi burnumda tütüyor. Çarpanlara ayrılmayan denklemler gibi nazlanma. Senden mektup almak inan integral almaktan daha zor. Bilinmeyenlerimiz farklı olsa bile polinomlar gibiyiz. Eğer böyle devam ederse seni keşfedilmemiş dizi kuralları ile izleyeceğim.Seninle bir daire olalım. Merkezde ben, etrafımda eşit uzaklıklarda sen. Nereye bakarsam seni göreyim. Üzüntülerimiz teğet, sevinçlerimiz kiriş olsun. Birbirimize o kadar yakın olalım ki, yarıçaplarımızın limiti sıfıra yaklaşsın. Şu anda y=ax+bx+c parabolünün iki ayrı kolu isek de bir gün tepe noktasında buluşacağız. Sana bir sinx eğrisi gibi sürekli "k" sabiti kadar bağlıyım. Hiçbir parantez bizi ayıramaz
6 Mart 2020 Cuma
LAPA...
Gülmeyenlere, somurtmayı ciddilik sananlara uyarı:
Kahve Yemenden gelir
geldiği yol çok sapa
ASIK SURATLILARIN
pilavı olur lapa!
2 Mart 2020 Pazartesi
AYNALI YAZI
AYNALI YAZI
Sanat bir çeşit aynadır bize bizi gösteren, duygu ve düşüncelerimize aynalık eden. Aynasız yaşayamayız. Kiminin aynası dev aynasıdır; kendini dev aynasında görür. Kimi endam aynası, kimi de cep aynası kullanır. Hemen her evde bir boy aynası bulunur. Dost dostun aynasıdır. Şair ve yazarlar gerçeklere ayna tutarlar. Ayna tutmak eskiden kızlarla erkeklerin bir çeşit haberleşme aracıydı. Kız ya da erkek sevdiği kişinin yüzüne ayna tutardı. Süse, gösterişe düşkün kişilere aynalı, polislere de aynasız derler ama bir türküde “Karakolda ayna var” deniliyor… Kadınlar aynayı, aynanın önünde oturmayı pek severler. Orhan Veli süslenme meraklısı, toplumsal olaylarla ilgilenmeyen kadınlardan birini şöyle anlatır:
Sanat bir çeşit aynadır bize bizi gösteren, duygu ve düşüncelerimize aynalık eden. Aynasız yaşayamayız. Kiminin aynası dev aynasıdır; kendini dev aynasında görür. Kimi endam aynası, kimi de cep aynası kullanır. Hemen her evde bir boy aynası bulunur. Dost dostun aynasıdır. Şair ve yazarlar gerçeklere ayna tutarlar. Ayna tutmak eskiden kızlarla erkeklerin bir çeşit haberleşme aracıydı. Kız ya da erkek sevdiği kişinin yüzüne ayna tutardı. Süse, gösterişe düşkün kişilere aynalı, polislere de aynasız derler ama bir türküde “Karakolda ayna var” deniliyor… Kadınlar aynayı, aynanın önünde oturmayı pek severler. Orhan Veli süslenme meraklısı, toplumsal olaylarla ilgilenmeyen kadınlardan birini şöyle anlatır:
“Ne atom bombası ne Londra konferansı
Bir elinde cımbız bir elinde ayna
Umurunda mı dünya!”
Cahit Sıtkı Tarancı da Otuz Beş Yaş Şiiri’nde aynalara kızar:
“Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar” diye sorar.
Barış Manço’nun bir şarkısının adı “Aynalı Kemer” dir.
Aynanın yere düşmesi, kırılması uğursuzluk sayılır. Bir türküde aynanın yere düşmesi bakın nasıl ele alınıyor: “Aynam düştü yerlere/Karıştı gazellere/Tabiatım kurusun/Bakarım güzellere…” Âşık, sevdiğine “Yalancıdır hep aynalar/Gir kalbime gör kendini” diyor. Bir şarkıda ise aynayla göz arasında bir bağ kuruluyor: “Gözler kalbin aynasıdır…”
İnsanlar kendi aynalarının pırıl pırıl olmasını isterler ama başkalarına tozlu bir aynayla bakarlar, aynalarının tozlu olduğunu ileri sürerler…
Bir genç kızı istemeye gitmişler. Görücüler kızın nasıl biri olduğunu anlamak için etrafa göz gezdirmişler, alıcı gözüyle bakmışlar her tarafa. İçlerinden biri tuvalete gitmek bahanesiyle kalkıp oradaki aynayı kontrol ederek üstüne bir şey yazmış.
Bir süre sonra hiçbir şey söylemeden gitmişler. Evdekiler kızlarının beğenilip beğenilmediğini merak etmişler ama sormaya da çekinmişler. Onlar aralarında konuşurlarken evin çocuğu, “Beğenmediler” demiş. “Ufacık başınla nereden biliyorsun sen?” diye çıkışmışlar. Çocuk bilgiç tavırla, “Ben aynayla konuştum. O söyledi” demiş. Gülmüşler, “Hadi oradan! Ayna konuşur mu?” diye kızmışlar çocuğa. “İsterseniz gelin bakın” diye onları aynanın önüne götürmüş çocuk. Aynada şu yazı varmış:
“Aferin bu evin kızına
Hiç bakmamış aynanın tozuna”
Ayna sadece bakmaya değil, başka işlere de yarar. Nasıl mı? İşte kanıtı:
Delikanlı kızı çok seviyormuş ama kız kendisine pek yüz vermiyormuş. Bir dostuna dert yanmış bizimki. Dostu, “Sevgilini aynalı pastaneye götür ve aynanın önüne oturun. Bakın sana karşı tavrı nasıl değişecek kızın” demiş. Delikanlı dudak bükerek adamın dediğini yapmış ve bir süre sonra sevinçle o dostun yanına gelmiş. Boynuna sarılarak, “Dediğin oldu. Kız artık gözümün içine bakıyor. Bunun sırrı nedir acaba?” diye sormuş.
“Gayet basit” diye gülmüş adam, “Kadınlar aynaya bakmasını pek severler. Bir yere girip çıkarlarken muhakkak aynaya bakarlar. Seninki de sana bakıyorlar sandı ve elinden kaçırmak istemedi. Bana değil, aynaya teşekkür et!”
Eski zamanlardan birinde dağ köylerinin birinde adam kırda bayırda dolaşırken yerde kırık bir ayna görmüş. O zamana dek böyle bir şey görmediği için eline alıp bakmış. Aynadaki görüntüyü de ölmüş kardeşine benzetmiş. Sevinerek kırık aynayı evine götürmüş ve ikide birde cebinden çıkarıp bakmaya başlamış. Karısı kuşkulanmış, adam uyurken kırık aynayı alıp içine bakmış. “Vay başıma gelenler! Demek beni bu karıyla aldatıyordu. Bir şeye benzese bari” diye söylenerek muhtarın yanına gitmiş, durumu anlatmış. Muhtar aynaya bakmış, “Yahu kocan ne midesiz adammış. Gavatın biri bu be!” diye söylenmiş.
Kırık ayna dedim de yıllar önce yazdığım bir şiir aklıma geldi.
Bir elinde cımbız bir elinde ayna
Umurunda mı dünya!”
Cahit Sıtkı Tarancı da Otuz Beş Yaş Şiiri’nde aynalara kızar:
“Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar” diye sorar.
Barış Manço’nun bir şarkısının adı “Aynalı Kemer” dir.
Aynanın yere düşmesi, kırılması uğursuzluk sayılır. Bir türküde aynanın yere düşmesi bakın nasıl ele alınıyor: “Aynam düştü yerlere/Karıştı gazellere/Tabiatım kurusun/Bakarım güzellere…” Âşık, sevdiğine “Yalancıdır hep aynalar/Gir kalbime gör kendini” diyor. Bir şarkıda ise aynayla göz arasında bir bağ kuruluyor: “Gözler kalbin aynasıdır…”
İnsanlar kendi aynalarının pırıl pırıl olmasını isterler ama başkalarına tozlu bir aynayla bakarlar, aynalarının tozlu olduğunu ileri sürerler…
Bir genç kızı istemeye gitmişler. Görücüler kızın nasıl biri olduğunu anlamak için etrafa göz gezdirmişler, alıcı gözüyle bakmışlar her tarafa. İçlerinden biri tuvalete gitmek bahanesiyle kalkıp oradaki aynayı kontrol ederek üstüne bir şey yazmış.
Bir süre sonra hiçbir şey söylemeden gitmişler. Evdekiler kızlarının beğenilip beğenilmediğini merak etmişler ama sormaya da çekinmişler. Onlar aralarında konuşurlarken evin çocuğu, “Beğenmediler” demiş. “Ufacık başınla nereden biliyorsun sen?” diye çıkışmışlar. Çocuk bilgiç tavırla, “Ben aynayla konuştum. O söyledi” demiş. Gülmüşler, “Hadi oradan! Ayna konuşur mu?” diye kızmışlar çocuğa. “İsterseniz gelin bakın” diye onları aynanın önüne götürmüş çocuk. Aynada şu yazı varmış:
“Aferin bu evin kızına
Hiç bakmamış aynanın tozuna”
Ayna sadece bakmaya değil, başka işlere de yarar. Nasıl mı? İşte kanıtı:
Delikanlı kızı çok seviyormuş ama kız kendisine pek yüz vermiyormuş. Bir dostuna dert yanmış bizimki. Dostu, “Sevgilini aynalı pastaneye götür ve aynanın önüne oturun. Bakın sana karşı tavrı nasıl değişecek kızın” demiş. Delikanlı dudak bükerek adamın dediğini yapmış ve bir süre sonra sevinçle o dostun yanına gelmiş. Boynuna sarılarak, “Dediğin oldu. Kız artık gözümün içine bakıyor. Bunun sırrı nedir acaba?” diye sormuş.
“Gayet basit” diye gülmüş adam, “Kadınlar aynaya bakmasını pek severler. Bir yere girip çıkarlarken muhakkak aynaya bakarlar. Seninki de sana bakıyorlar sandı ve elinden kaçırmak istemedi. Bana değil, aynaya teşekkür et!”
Eski zamanlardan birinde dağ köylerinin birinde adam kırda bayırda dolaşırken yerde kırık bir ayna görmüş. O zamana dek böyle bir şey görmediği için eline alıp bakmış. Aynadaki görüntüyü de ölmüş kardeşine benzetmiş. Sevinerek kırık aynayı evine götürmüş ve ikide birde cebinden çıkarıp bakmaya başlamış. Karısı kuşkulanmış, adam uyurken kırık aynayı alıp içine bakmış. “Vay başıma gelenler! Demek beni bu karıyla aldatıyordu. Bir şeye benzese bari” diye söylenerek muhtarın yanına gitmiş, durumu anlatmış. Muhtar aynaya bakmış, “Yahu kocan ne midesiz adammış. Gavatın biri bu be!” diye söylenmiş.
Kırık ayna dedim de yıllar önce yazdığım bir şiir aklıma geldi.
“İnsanlığımızı yansıtan bir aynaydı aşk
Kırdılar
Yerine bencilliklerini koydular
Görmesin göstermesin diye iç yüzümüzü
Gözlerini oydular
Sinirlerine dokundu
Saflığı duruluğu
Güzelliklerini soydular
Enginlere yelken açan özgürlükleri
Dev aynalı apartmanlara sığdırdılar
Bilmem bu işten(?!)
Ne umdular ne buldular…
Sevgi ve dostluk aynanız toza toprağa bulanıp kirlenmesin
Yere düşerek ayaklar altında ezilmesin
Kin ve nefret taşlarıyla bin parçaya bölünmesin.
Erhan Tığlı
Kırdılar
Yerine bencilliklerini koydular
Görmesin göstermesin diye iç yüzümüzü
Gözlerini oydular
Sinirlerine dokundu
Saflığı duruluğu
Güzelliklerini soydular
Enginlere yelken açan özgürlükleri
Dev aynalı apartmanlara sığdırdılar
Bilmem bu işten(?!)
Ne umdular ne buldular…
Sevgi ve dostluk aynanız toza toprağa bulanıp kirlenmesin
Yere düşerek ayaklar altında ezilmesin
Kin ve nefret taşlarıyla bin parçaya bölünmesin.
Erhan Tığlı
17 Şubat 2020 Pazartesi
15 Şubat 2020 Cumartesi
SANATÇILAR SOYUNMALI MI?
SANATÇILAR SOYUNMALI MI?
Sanatçılar
soyunmalı mı soyunmamalı mı? Film yıldızı öyle ya da böyle soyunmak zorunda
kalır, hele genç ve güzel bir kadınsa soyunmaktan kurtulamaz ve soyunduğu kadar
gündemdedir, ön plandadır. Onlar da sanat için soyunduklarını söyleyerek günah
çıkartırlar ama kimi güzeller var ki ikide birde soyunup duruyorlar. Dizide
soyunuyorlar, filmde soyunuyorlar, podyumda soyunuyorlar. Soyunmadıkları bir
tek yer kalıyor. Onun da hatırını sormadan yapamıyorlar; gelen tekliflere
dayanamayıp, sunuculuğa soyunuyorlar!
Soyguncular,
“Ya paranı ya canını” derler ama güzeller ikisini de alırlar, paralı erkekleri
soyup soğana döndürürler. Evin papağanı dişisizlikten bunalım geçiriyormuş.
Durumunun kötüye gittiğini gören sahipleri çok para vererek bir dişi bulup
getirmişler ve ikisini bir kafese koyup baş başa bırakmışlar. Bir süre sonra
oraya geldiklerinde papağanın, dişisinin bütün tüylerini yolduğunu görmüşler.
Telaşla, “Ne yaptın?” diye bağırmışlar. Papağan hiç istifini bozmamış, “O kadar
para verdik. Soymayacaktık mı yani?” demiş.
İşte bunun gibi, kimi seyirciler bir gösterideki güzel
oyuncunun soyunmasını seyretmek isterler, umduklarını bulamazlarsa o filmi,
tiyatroyu beğenmezler. Bunu bilen yönetmenler güzelleri yerli yersiz muz gibi
soyarlar, yapıt konusuyla değil de soyunma sahnesiyle anılır.
Şair ve
yazarlarımız öykü, roman ve şiirlerinde, ressamlar nü tablolarında kadının
soyunmasını ele alır ya da soyunan kadını dile getirirler. Bakın koskoca Ziya
Paşa bile yoldan çıkmış. Sevgilisine şöyle diyor: “Mintanının düğmesini çöz/
Sim tenin görsün bu göz.”
Gönlü her
güzele sevdalı Karacaoğlan da, “Bilmem ay mı doğdu, gün mü doğdu âleme/ Yoksa
yârim düğmelerini çözdü mü?” diye sorduktan sonra, “Soyunup koynuna girmeye
geldim” deyiveriyor dilbere. Ahmet Refik Altınay’ı kendinden geçiren
sevgilisinin billur göğsü, gül tenidir: “Bir soyunsa sine-i billuru mest eyler
beni/ Sabaha dek sevsem usanmam gül gibi nazik teni.” Behçet Kemal Çağlar,
ruhunun soymak için bir kadın istiyor: “Bir kadın istiyorum, ruhunu soymak
için”. Şeytan da diyor ki, “Bırak ruhunu soymayı da kendi soyunsun o güzelin.
Soyunsun da gözlerimiz bayram etsin!”
“Saçların
çırılçıplak omzundan aksın/ Mermer üzerinden geçen su gibi.” Böyle diyor,
sonradan süper mürşit olan Necip Fazıl Kısakürek. Âşık Dertli, ışık yüzlü
sevgilinin örtülerinden sıyrılarak gönlünü ışıtmasını diliyor: “Ref et nikabını
ey vech-i Enver/ Zulmette olsun gönlümüz münevver.” Nedim bir ham sofuya,
düğmelerini göbeğe dek çözmüş bir güzeli görsen sabredebilir misin, diye
soruyor: “Çözülmüş düğmeler çak-i giriban nafe dek inmiş/ Buna sabrolunur mu
zahida sen âşık-ı zar ol”...
Fuat Hüsnü
Demirelli, sevgilisini, “Çiçekler yaşar mı havasız, susuz/ Neden böyle dursun
memeler mahpus” diyerek soyunmaya razı etmeye çalışıyor. Ümit Yaşar, soyunan
kadını şu dizelerle şiirleştiriyor: “Sıyrıldı bütün örtülerden/ Bir güneş doğdu
karşımızda/ Duyduk teninin sıcaklığını/ Hoyrat avuçlarımızda./ Saatler durdu
kahrından/ Paramparça oldu aynalar/ Soyunur bütün vücudu/ Taş kesilinceye
kadar./ Kamaşan gözlerimizle içtik/ Yudum yudum aydınlığını/ Bir kadın susuz
dudaklarımızda/ Sebil etti kadınlığını.”
Genç ve
güzel bir kadın, hasta çocuğunu doktora getirir. Doktor bir kadına, bir de
çirkin çocuğa baktıktan sonra kadına soyunmasını söyler. Kadın şaşırır, “İyi
ama hasta olan ben değilim, çocuğum” diye itiraz eder. Doktor, “Tamam.
Biliyorum, der. Bu çocuğu size yakıştıramadım. Birlikte bir yenisini
yapacağız.”
Kimi
doktorlar genç ve güzel kadın hastaları soymaya çok meraklıdırlar. Bir doktora
güzel bir kızla, yaşlı bir kadın gelmiş. Kız daha ağzını açmadan doktor
kendisine, “Soyunun” demiş. Kız, “İyi ama hasta olan ben değilim. Yanımdaki
ninem” deyince doktor, “Ya öyle mi, diye yüzünü buruşturmuş, kadına dönerek,
“Dilininiz çıkarın” diye konuşmuş.
“Odam
kireçtir benim/ Yüzüm güleçtir benim/ Soyun da gir koynuma/ Tenim ilaçtır
benim.” En iyisi bu türküde söylenmiş. “Soyun güzelim soyun. Soyun da bitsin
aşk denilen oyun” diye bitirelim sözümüzü. Güzelliklerle bezeyelim özümüzü. Erhan Tığlı
12 Şubat 2020 Çarşamba
MUSKA
MUSKA
Bir yazar arkadaşımın köyüne gittim. Beni çok iyi karşıladılar. Arkadaşım benim Öğretmen olduğumu söylediği için köyde adım "Hoca"ya çıktı. "Hoca" aşağı, "Hoca" yukarı... derken herkes adımı, soyadımı unuttu,"Hoca" diye tanıdı, benimsedi. Biliyorsunuz hocalık çeşit çeşit. Cami hocası var, asıl hoca onlar. Bizim gibi öğretmenlere de hoca diyorlar. Sadece öğretmenler mi? Teknik direktörler, hakemler de hoca. Ortalık hocadan geçilmiyor. Maçta hakem bir oyuncuya sarı kart gösteriyor. Oyuncu itiraz ediyor:
- Hocam, valla kasti bir şey yapmadım.
Seyirciler takımın çalıştırıcısına bağırıyorlar:
-Hocaaa!Şu iki numarayı değiştir. Birazdan kırmızı kart görüp takımı on kişi bırakacak!
**
Arkadaşım beni övdüğü. "Çok kültürlüdür. Gece gündüz kitap okur, bir şeyler yazar durur" dediği için köyde itibarım çok iyiydi. Ne zaman kahveye gitsem hemen çay,kahve ısmarlıyorlar, yolda saygıyla selam veriyorlardı. İçimden, "Keşke böyle bir yerde öğretmenlik yapsaydım" diyor, "buradaki öğretmenler köyde çalışmaktan ne kadar memnundurlar" diye fikir yürütüyordum.
Ünüm komşu köye de gitmiş olmalı ki, günlerden bir gün bir yabancı geldi yanıma. Arkadaşımın dediğine göre komşu köyün zenginlerinden biriymiş. Adam ellerime sarıldı. "Senden bir ricam var. Yerine getirirsen aha şu kınalı kuzu senin" diye şirin mi şirin bir kuzuyu gösterdi. "Bu yörenin insanları ne kadar da cömertmiş yahu!" diyerek arkadaşıma baktım. O, başım he de anlamında sallıyordu.
- Elimden gelirse yaparım tabii, dedim. Kuzuya falan gerek yok. Çocuğunuz bütünlemeye mi kaldı, ona ders mi verdireceksiniz?
- Yok canım, dedi adam. Benim ricam başka. Benim karaoğlan hasta...
- iyi ama ben doktor değilim ki.
Beni cami hocası sandığım anladım. Gülerek:
- Siz beni başka hocalarla karıştırdınız galiba, dedim. Karaoğlana okutup üfletmek istiyorsunuz anlaşılan. Bu iş öyle okuyup üflemekle olmaz. Doktor gerek. Hem öyle olsa bile köyünüzdeki caminin hocasına gitmeliydiniz.
- Sizin gibi İstanbul’larda okumuş derin bir hoca varken ne yapalım onu, dedi adam. Duyulacak diye korkuyorsunuz galiba. İşte yemin ediyorum. Valla billa kimselere söylemem. Bir şeyler yazıver de asalım karaoğlanımın boynuna. Pisi pisine ölüp gidecek zavallı. Şu kınalı kuzu sizin kısmetiniz, kaçırmayın bunu.
- Yoo! Ben öyle muskacılık falan yapamam.
- Canım eski yazıyla bir şeyler yazıverin işte. Dua gibi bir şeyler.
- Size eski yazıyla dua yazdığımı kim söyledi?
- Peki bu ne?
Adam, önümdeki, edebiyat fakültesinde öğrendiğim eski yazıyı unutmayayım diye okuduğum dedemin eski yazıyla yazılmış bir kitabım gösteriyordu. Kitap eski yazıyla yazılmıştı ama dua kitabı değildi. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın bir romanıydı. Bunu boş vakitlerimde okurum diye getirmiştim. Nasıl anlatmalı acaba diye düşünerek arkadaşıma baktım. Ondan yardım umdum. Kulağıma eğildi, "Yazıver işte bir şeyler be! Elin mi aşınacak? Adam kararlı. Yazdırmadan gitmeyecek. Şu kınalı kuzunun güzelliğine bak. Kaçırma şu fırsatı" diyerek beni baştan çıkardı, şeytana uydurdu. Adamın yalvarmalarına ve kınalı kuzusuna dayanamadım,bir kağıda eski yazıyla bir şeyler yazarak eline verdim. O kadar sevindi ki neredeyse ayaklarımı öpecekti. "Hele bir iyileşsin karaoğlanım. Bak sana neler getireceğim daha "diyerek çekip gitti.
Adam kimseye söylemeyeceğini belirttiği, yemin ettiği halde söylemiş olmalı ki köyün imamı, hacı hoca takımı yüzüme öfkeyle bakmaya başladılar. İlerici gençler de selamı sabahı kestiler. Derken bir süre sonra iki jandarma kapıya dayandı ve beni apar topar karakola götürdüler. Karakol komutanı:
- Gel bakalım üfürükçü hoca, köpeğe muska yazmaya utanmadın mı? diye bağırdı.
- Ne köpeği? diye hayretle yüzüne baktım.
Meğerse adamın "Karaoğlan" dediği köpeğiymiş. Ben oğlu falan sanmıştım.
- Konuşsana! Dilini mi yuttun? diye bir daha gürledi komutan. Mübarek dualar köpeğin boynunda ne arıyor? Hacı hoca takımı bu yaptığına öyle kızdı ki ben olmasam linç edeceklerdi seni.
- Bu işte bir yanlış anlama var, diyerek komutana olup biteni anlattım. Komutan anlayışlı biriymiş:
- Demek hoca deyince seni din hocası sandılar ha? diye gevrek gevrek güldü. İnsan bu karaoğlan kim diye bir sorar be!
- Ne bileyim komutanım, dedim. Akıl bırakmadı ki adam bende. O kadar yalvarıp yakardı ki... Baktım gitmeyecek. Başımdan savmak için bir kağıda bir şeyler yazıp gönderdim kendisini.
- Peki ne yazdın kağıda?
- Şimdi ne desem inanmayacaksınız, dedim. Muska denilen şeyi getirsinler, bir de eski yazı bilen biri gelsin okuyuversin.
Komutan jandarmaları çağırdı. Bir süre sonra yazdığım muska, muska yazdıran adam ve eski yazı bilen bir yaşlı geldi. .Adam beni görünce ellerime sarıldı, "Yazdığınız muska iyi geldi. Karaoğla’nım iyileşti" dedi. Komutan:
- Bir daha ata, ite muska yazdırdığını görürsem mahvederim seni! diyerek adamı haşladı ve dışarı çıkardı.
Eski yazı bilen yaşlı, yazdığım "muska"yı okumaya başladı:
"Bir dalda iki elma
İster al, ister alma.
Zorla yazdım bunu,
Allah’ım günah yazma!"
Komutan bir kahkaha attı, bana döndü:
- Tamam. Kurtuldun, dedi. Ama sen sen ol, sakın mani biçiminde de olsa böyle şeyler yazayım deme. Sonra yapışırım yakana.
- Vallahi yazmam komutanım. Yazarsam Arap olayım, ayaklara çorap olayım, diyerek dışarı çıktım ve oradan çabucak uzaklaştım. Belli mi olur, komutan fikir değiştiriverir. Arkadaşımın evine geldiğimde baktım odada bir sürü kişi.
- Bunlar ne arıyor burda? diye sordum.
Arkadaşım göz kırptı, kulağıma eğildi:
- Yazdığın muska işe yaramış. Ünün dört bir yana yayılmış. Bunlar yeni müşterilerin. Bu gidişle köşeyi döneceksin, dedi.
- Eksik olsun böyle köşeyi dönme, dedim ve tuvalete gitme bahanesiyle dışarı çıktım koşa koşa köyden uzaklaştım.
Bir yazar arkadaşımın köyüne gittim. Beni çok iyi karşıladılar. Arkadaşım benim Öğretmen olduğumu söylediği için köyde adım "Hoca"ya çıktı. "Hoca" aşağı, "Hoca" yukarı... derken herkes adımı, soyadımı unuttu,"Hoca" diye tanıdı, benimsedi. Biliyorsunuz hocalık çeşit çeşit. Cami hocası var, asıl hoca onlar. Bizim gibi öğretmenlere de hoca diyorlar. Sadece öğretmenler mi? Teknik direktörler, hakemler de hoca. Ortalık hocadan geçilmiyor. Maçta hakem bir oyuncuya sarı kart gösteriyor. Oyuncu itiraz ediyor:
- Hocam, valla kasti bir şey yapmadım.
Seyirciler takımın çalıştırıcısına bağırıyorlar:
-Hocaaa!Şu iki numarayı değiştir. Birazdan kırmızı kart görüp takımı on kişi bırakacak!
**
Arkadaşım beni övdüğü. "Çok kültürlüdür. Gece gündüz kitap okur, bir şeyler yazar durur" dediği için köyde itibarım çok iyiydi. Ne zaman kahveye gitsem hemen çay,kahve ısmarlıyorlar, yolda saygıyla selam veriyorlardı. İçimden, "Keşke böyle bir yerde öğretmenlik yapsaydım" diyor, "buradaki öğretmenler köyde çalışmaktan ne kadar memnundurlar" diye fikir yürütüyordum.
Ünüm komşu köye de gitmiş olmalı ki, günlerden bir gün bir yabancı geldi yanıma. Arkadaşımın dediğine göre komşu köyün zenginlerinden biriymiş. Adam ellerime sarıldı. "Senden bir ricam var. Yerine getirirsen aha şu kınalı kuzu senin" diye şirin mi şirin bir kuzuyu gösterdi. "Bu yörenin insanları ne kadar da cömertmiş yahu!" diyerek arkadaşıma baktım. O, başım he de anlamında sallıyordu.
- Elimden gelirse yaparım tabii, dedim. Kuzuya falan gerek yok. Çocuğunuz bütünlemeye mi kaldı, ona ders mi verdireceksiniz?
- Yok canım, dedi adam. Benim ricam başka. Benim karaoğlan hasta...
- iyi ama ben doktor değilim ki.
Beni cami hocası sandığım anladım. Gülerek:
- Siz beni başka hocalarla karıştırdınız galiba, dedim. Karaoğlana okutup üfletmek istiyorsunuz anlaşılan. Bu iş öyle okuyup üflemekle olmaz. Doktor gerek. Hem öyle olsa bile köyünüzdeki caminin hocasına gitmeliydiniz.
- Sizin gibi İstanbul’larda okumuş derin bir hoca varken ne yapalım onu, dedi adam. Duyulacak diye korkuyorsunuz galiba. İşte yemin ediyorum. Valla billa kimselere söylemem. Bir şeyler yazıver de asalım karaoğlanımın boynuna. Pisi pisine ölüp gidecek zavallı. Şu kınalı kuzu sizin kısmetiniz, kaçırmayın bunu.
- Yoo! Ben öyle muskacılık falan yapamam.
- Canım eski yazıyla bir şeyler yazıverin işte. Dua gibi bir şeyler.
- Size eski yazıyla dua yazdığımı kim söyledi?
- Peki bu ne?
Adam, önümdeki, edebiyat fakültesinde öğrendiğim eski yazıyı unutmayayım diye okuduğum dedemin eski yazıyla yazılmış bir kitabım gösteriyordu. Kitap eski yazıyla yazılmıştı ama dua kitabı değildi. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın bir romanıydı. Bunu boş vakitlerimde okurum diye getirmiştim. Nasıl anlatmalı acaba diye düşünerek arkadaşıma baktım. Ondan yardım umdum. Kulağıma eğildi, "Yazıver işte bir şeyler be! Elin mi aşınacak? Adam kararlı. Yazdırmadan gitmeyecek. Şu kınalı kuzunun güzelliğine bak. Kaçırma şu fırsatı" diyerek beni baştan çıkardı, şeytana uydurdu. Adamın yalvarmalarına ve kınalı kuzusuna dayanamadım,bir kağıda eski yazıyla bir şeyler yazarak eline verdim. O kadar sevindi ki neredeyse ayaklarımı öpecekti. "Hele bir iyileşsin karaoğlanım. Bak sana neler getireceğim daha "diyerek çekip gitti.
Adam kimseye söylemeyeceğini belirttiği, yemin ettiği halde söylemiş olmalı ki köyün imamı, hacı hoca takımı yüzüme öfkeyle bakmaya başladılar. İlerici gençler de selamı sabahı kestiler. Derken bir süre sonra iki jandarma kapıya dayandı ve beni apar topar karakola götürdüler. Karakol komutanı:
- Gel bakalım üfürükçü hoca, köpeğe muska yazmaya utanmadın mı? diye bağırdı.
- Ne köpeği? diye hayretle yüzüne baktım.
Meğerse adamın "Karaoğlan" dediği köpeğiymiş. Ben oğlu falan sanmıştım.
- Konuşsana! Dilini mi yuttun? diye bir daha gürledi komutan. Mübarek dualar köpeğin boynunda ne arıyor? Hacı hoca takımı bu yaptığına öyle kızdı ki ben olmasam linç edeceklerdi seni.
- Bu işte bir yanlış anlama var, diyerek komutana olup biteni anlattım. Komutan anlayışlı biriymiş:
- Demek hoca deyince seni din hocası sandılar ha? diye gevrek gevrek güldü. İnsan bu karaoğlan kim diye bir sorar be!
- Ne bileyim komutanım, dedim. Akıl bırakmadı ki adam bende. O kadar yalvarıp yakardı ki... Baktım gitmeyecek. Başımdan savmak için bir kağıda bir şeyler yazıp gönderdim kendisini.
- Peki ne yazdın kağıda?
- Şimdi ne desem inanmayacaksınız, dedim. Muska denilen şeyi getirsinler, bir de eski yazı bilen biri gelsin okuyuversin.
Komutan jandarmaları çağırdı. Bir süre sonra yazdığım muska, muska yazdıran adam ve eski yazı bilen bir yaşlı geldi. .Adam beni görünce ellerime sarıldı, "Yazdığınız muska iyi geldi. Karaoğla’nım iyileşti" dedi. Komutan:
- Bir daha ata, ite muska yazdırdığını görürsem mahvederim seni! diyerek adamı haşladı ve dışarı çıkardı.
Eski yazı bilen yaşlı, yazdığım "muska"yı okumaya başladı:
"Bir dalda iki elma
İster al, ister alma.
Zorla yazdım bunu,
Allah’ım günah yazma!"
Komutan bir kahkaha attı, bana döndü:
- Tamam. Kurtuldun, dedi. Ama sen sen ol, sakın mani biçiminde de olsa böyle şeyler yazayım deme. Sonra yapışırım yakana.
- Vallahi yazmam komutanım. Yazarsam Arap olayım, ayaklara çorap olayım, diyerek dışarı çıktım ve oradan çabucak uzaklaştım. Belli mi olur, komutan fikir değiştiriverir. Arkadaşımın evine geldiğimde baktım odada bir sürü kişi.
- Bunlar ne arıyor burda? diye sordum.
Arkadaşım göz kırptı, kulağıma eğildi:
- Yazdığın muska işe yaramış. Ünün dört bir yana yayılmış. Bunlar yeni müşterilerin. Bu gidişle köşeyi döneceksin, dedi.
- Eksik olsun böyle köşeyi dönme, dedim ve tuvalete gitme bahanesiyle dışarı çıktım koşa koşa köyden uzaklaştım.
Erhan TIĞLI
Çağdaş Türk Dili
Ağustos 1998 Sayı:126
Çağdaş Türk Dili
Ağustos 1998 Sayı:126
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







