21 Ağustos 2026 Cuma
AŞK ve SEVGİ
Aşk Ve Sevgi
Aşk bir bedende iki ruh
dostluk iki bedende bir ruhtur
Joseph Roux
Aşk inanmanın şiiridir
Aşk bir sütlü kahvedir
Aşk iki insanın ruhunu bir bütün halinde birbirine bağlar
Peyami Safa
Sevmek iki defa yaşamaktır
George Sand
Sevgi birliğe
bencillik yalnızlığa götürür
Shiller
17 Ağustos 2026 Pazartesi
Gelirli Şiir
“İstanbul’dan ayva da gelir nar gelir
Döndüm baktım bir edalı yâr gelir
Gelir desen dar gelir…
Aman aman dayanamam
Bu iş bana zor gelir!”
Böyle demiş şair Orhan Veli.
Şimdi devir değişti…
İstanbul’dan gelmez artık ayva, nar
Ancak çevre kirliliği, gürültü gelir…
Bir edalı yâr gelir ama
Burnu kaf dağındadır
Ve de bizim gibilere birkaç beden bol gelir!
Kızları İstanbul gibidir yedi tepenin;
Tepeden bakar çulsuzlara
Ne insaf merhamet ne de aman bilir…
Gündüz Beyoğlu’na gider
Gece Boğaz’dan gelir!
12 Ağustos 2026 Çarşamba
Bak şu İşe; Löpontif!
Bak Şu İşe- Löpontif / Erhan Tığlı
Advert
BAK ŞU İŞE- LÖPONTİF
Dilime her gün bir sözcük takılır, bugünkü de; “löpontif”.
Anlamı ne? Kimden, nereden duydum? Bilmiyorum. Yolda “Löpontif” diye yürüyüp giderken önümdeki kadın aniden dönüp, “Terbiyesiz!” diye bağırınca şaşırıp kaldım. “Bana mı dediniz?” soruma, ‘’Evet, sana dedim kart zampara!” cevabıyla neye uğradığımı anlamadım. “İyi ama neden?” “Bunun nedeni var mı? Bana laf atıyorsun. Senin hiç utanman sıkılman yok mu?”
Ahı gitmiş vahı kalmış kadına şöyle bir baktım.
“Laf atacak olsam sülün gibi güzel kızlara atarım. Senin neyine atayım?”
Dudak büzerek verdiğim cevapla büsbütün çileden çıkan kadın, “Yetişin a dostlar, hem suçlu hem güçlü. Hem laf atıyor, hem de hakaret ediyor!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı.
Çevremizi saran kalabalık bana nefretle bakmaya başladı.
Bir kadın öfkeyle başını sallayıp “Bunun gibi rahat vermeyen sapık herifler yüzünden sokağa çıkamaz olduk. Üstelik de tecavüz edecekmiş gibi bakıyor.” dedi.
Biraz ötede duran kızın mini eteğinden gözlerini ayırmayan sicim bıyıklı genç “Alacaksın böylelerini karakola çekeceksin, eşşek sudan gelinceye kadar döveceksin!” diye kükredi.
Mini etekli kız eteğini çekiştirerek lafa karıştı:
“Hadi genç olsa neyse de babam yaşındaki adam niye böyle bir şey yapar?”
Kızın yanındaki başörtülü kadın “Asıl böylelerinden korkacaksın” diye homurdandı.
Bana dövecekmiş gibi bakan bir kasketli başını salladı, “Bu herif cezasız kalmamalı!” dedi.
“Polis, polis yok mu? diye bağırdı köşedeki kazıkçı bakkal.
“Polis gelse ne olacak?” diye güldü müşteri, “Önce zılgıt çekip sonra da salıveriyorlar.”
“Dağılın! Ne var, ne oluyor burada?” diye bağırarak hemen yanımıza damlayan polis olaya el koydu. Başka zaman pek ortalarda görünmezdi.
Kadın beni gösterip, “Bana laf attı, üstelik hakaret de etti” dedi.
Polis “Bak sen şu moruğa, ne dedi?”
Kadın; “Löpontif” dedi.
Polis dudağını büküp başını salladı, “Bak şu işe? Kimse anlamasın diye Fransızca laf atmalar da başladı ha? Şimdi ben bunu karakola çekip iki tokat atsam, yaptığı terbiyesizliğe bakmazlar da, karakolda vatandaşa dayak atıyorlar diye ortalığı ayağa kaldırırlar.”
“Bir dakika, ben kimseye laf falan atmadım!’’ diye bağırdım.
”Löpontif, yeni çıkan bir temizlik tozunun marka adı. Hem ucuz hem de ikramiyeliymiş. Kampanya düzenlemişler herkes kapışıyormuş. Karım,’ gelirken muhakkak al’, dedi. Adını unutmayayım diye kendi kendime tekrarlıyordum. Hanımefendi önümdeydi, yüzüne karşı söylemiş değilim.”
Ağzımdan çıkan temizlik tozu, ucuzluk, ikramiye sözleri kadınları harekete geçirdi. Laf attığımı iddia eden kadın da dahil olmak üzere hepsi birden markete koştular. Polis bile “Bari ben de gidip alayım, karıma sürpriz yaparım” dedi.
Yalanım ortaya çıkmasın diye düşünerek oradan uzaklaştım.
Truva Edebiyat Dergisi
Truva Edebiyat Dergisi
ETİKETLER:Erhan TığlıBAK ŞU İŞE- LÖPONTİF
Dr. Cihangir Işık: Adli Tıp Dosyaları Beş Duyunun Kasabı... / Serpil Meriç Dr. Cihangir Işık: AdDosya
9 Ağustos 2026 Pazar
Kitapsızlık
Bir toplumu yok etmek için kitap yakmaya gerek yoktur.
Okuma isteğini öldürmek yeterlidir.
Yeni nesil düşünmeyi değil, tüketmeyi öğrenirse zihinler sessizce boşalır ve boşluk en kolay yönetilen alandır ....
Aldous Huxley
8 Ağustos 2026 Cumartesi
Sevgilim benden niye kaçtı?!
Sevgilim Benden Niye Kaçtı
Bugün bir güzel gördüm
baktım baktı bakıştık
birbirimize iyice yaklaştık
Tam sarılıp öpecektim ki
bir ses duydu, beni bıraktı
koşarak yanımdan kaçtı.
Utandı ya da korktu sandım.,
Meğerse biri "İndirimli satışlar başladı
koş yetiş" diye bağırmış...
7 Ağustos 2026 Cuma
EN GÜZEL MUTLULUK
Mutluluğun en güzeli
Havada uçan kuşlar
Bal yapan arılar
Renk renk açan çiçekler
Çiçeklere konan kelebekler
Dosttur dost
Yüzümüzü güldüren insanlar
Şiir nakışlı dilberler
Düşünce duygu sanatçıları
Gönüldeşler güldeşler
Dosttur dost
Bu güzelliklerle bütünleşmek
Ve dostluk dünyasındaki yolculuk
İşte budur en büyük mutluluk
Erhan Tığlı
3 Ağustos 2026 Pazartesi
Eli kitaplı adam
ELİ KİTAPLI ADAM
Çoğu insan eli boş gezmez. Kimi çanta taşır, kiminin sigara düşmez elinden. Kimi şişe, kimi kadeh tutmayı sever, kimi tesbih çeker, kimi zincir sallar. Ben, elimde kitap olmadan sokağa çıkamam, bir yere gidemem. Parkta otururken, otobüs beklerken boş durmam, etrafıma aval aval bakmam, kitabımı açıp okurum. Yanımda kitap olmadığı zaman kendimi çıplak hissederim, yürümemi şaşırırım, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemem. Kitap okumaya bir daldım mıydı konuşmayı, hatta yemeyi içmeyi unuturum. Bu huyumu bilen dostlarım, konuşayım, okumaya dalmayayım diye, evlerine geldiğimde, kitap, dergi, gazete gibi okunacak şeylerini saklarlar, ortadan kaldırırlar.
Geçenlerde bir veli toplantısına gittim. Sınıf öğretmeni, öğrencilerin okuma alışkanlığı kazanamadıklarından söz etti. Veliler de bundan dert yandıkları için, benden bir çözüm yolu istediler. Velilere, “Siz evde kitap okuyor musunuz?” diye sordum. Hiçbiri evet diyemedi. Kimi kitap pahalılığından yakındı, kimi işlerinin çokluğundan dem vurdu, kimi kitap okumak için boş zaman bulamadığını, hatta günlük gazeteleri bile okuyamadığını ileri sürdü. Acı bir gülüşle, “Siz elinize bir kitap alıp çocuğunuza iyi örnek olmadıktan sonra ne deseniz boş. Çocukların okuması, kültürünün gelişmesi öğütlerden çok örneklerle olur” dedim.
Kim ne derse desin, ben okurum arkadaş! Kitap alacak param yoksa kitaplıklara giderim, kitapçılarda kitapları, dergileri karıştırırım, sayfaları çevirerek fikir edinmeye çalışırım. Okuyan birini gördüğüm zaman sevinir, ne okuduğunu anlamak isterim. Ama şöyle bir bakıyorum da kitap okuyanlar gittikçe azalıyor. Bu yüzden elinde kitapla dolaşan, kitap okuyan benim gibiler bir yama gibi sırıtıyorlar herkesin içinde.
Geçenlerde benim elimden hiç kitabın düşmediğini gören Ayşe Teyze ne dedi biliyor musunuz? “Ne zormuş senin işin yavrum. Memurlar bile okumayı yazmayı dairelerinde bırakırlar. Oysa sen gece gündüz kitap okuyor, bir şeyler yazıyorsun. Bundan hiç yorulmuyor, bıkmıyorsun. Madem bu kadar kitap okuyorsun da niye az para alıyorsun? Okumamışlar neden senden daha çok kazanıyorlar?”
Sustum, önüme baktım. Ne diyebilirdim ki? Okuyup yazmam işimin değil aydın olmamın gereğidir. Bu da parayla pulla ölçülmez. Ben para kazanmak için değil, zevk için okuyorum, desem bana enayi gözüyle m bakardı, yoksa şaka ettiğimi mi sanırdı...
Çarşıya çıktığımız zaman karım manifatura, tuhafiye mağazalarının vitrinlerinden gözlerini ayırmaz, ben kitaplara bakarım. Bu konuda sık sık tartışırız. “Her taraf kitapla doldu, ev darlaştı. Senin yüzünden eşyalarımı koyacak yer bulamıyorum” der. Hiç aldırmam. Kitaplığımdaki kitapların tozlarını alırım, siler, okşarım sayfalarını, gözüm gibi bakarım onlara. En kızdığım kişiler kitabın değerini bilmeyenler, onu yırtan, hırpalayan, çöpe atanlardır. Hele şurada burada saatlerce bomboş oturanları ya da incir çekirdeğini doldurmayacak laflar edenleri görüyorum da sinir oluyorum. Ellerine birer kitap tutuşturmak, boş duracağınıza kitap okusanız günaha mı girersiniz, diye bağırmak, azarlamak istiyorum. Kitapsız insanlardan nefret ediyorum. Onları adam yerine koymuyorum.
Kimileri de, “Okuyayım ama ne okuyayım? O kadar çok çeşitli kitap var ki, insan hangi birini okuyacağına şaşırıyor” diyorlar. Bu da laf mı yani? Oku da ne okursan oku; al bir kitap eline, sevgili gibi bas bağrına. Kitap bulamazsa gazete, dergi oku, şarkı, türkü oku. Kimi sayın büyüklerimiz gibi vatandaşın canına okuma da istersen maval oku, hariçten gazel oku, dua oku, kim ne derse desin, bildiğini oku! “Oku oku budur sonu” diye okumuş yazmış adamların itilip kakılmalarına kafayı takma, karamsarlığa kapılma, kötümser olma. Kitap okuyarak vatanı kurtaramazsın belki ama kendini bilgisizlikten, görgüsüzlükten kurtarırsın.
Kitap taşımak tabanca, bıçak taşımaktan iyidir. Sıcak havalarda yelpaze yerine koyar, sallar, serinlersin, sayfalarının arasına para, değerli eşyalarını koyarsın. Nasıl olsa kitabın kapağını açmayacağı için her şey yerli yerinde durur, gel gidelim diyen olmaz! Sizi taciz etmeye kalkanların başına kitabınızı indiriverdiniz mi, tacizci feleğini şaşırır, neye uğradığını bilemez, kafasına balyoz indiğini sanır. Bir de, kitapsız olmakla suçlanamazsınız. Hele elinizde kara kaplı bir kitap varsa saygınlığınız artar. Bir şey soran olursa yüzüne anlamlı bir bakış fırlatır, dudak büker; “Hele şu kara kaplıya bir bakalım” dersiniz, sayfaları ağır ağır çevirir, kafanızı sallarsınız. İtiraz edenlere “Kitapta yeri var” dediniz mi akan sular durur, akıl ve mantık tavana vurur! Elinizdeki kitap kültürlü bir hava verir, sizi ayrıcalıklı bir kişi yapar.
Geçenlerde beni hiç görmeyen ama tanışmak, görüşmek isteyen biri evimize gelmiş. Karım Tanyeri parkında olduğumu söylemiş. Adam geldi ve beni şıp diye buldu. Şaşırdım, o kadar kişinin arasında beni nasıl bildiğini sordum. Güldü, “Gayet basit, dedi. İçlerinde elinde, masasında kitap olan sadece siz vardınız.” Çevreme şöyle bir baktım. Haklıydı. İlaç için bile olsa, kitaplı biri yoktu oturanların arasında, ben aralarında ayrıkotu gibi kalmıştım.
Buna benzer şöyle bir olay olmuş geçenlerde. Dış memleketlerinden birinden Türkiye’ye gelen yabancı biri, turistik bir otelin lobisinde, aradığı Türk’ü hemen bulmuş. Nasıl mı? Oturanların arasında kitap okumayan bir tek kişi bizimkiymiş...
Kitapların, değerini bilmeyenlerin eline düşmesi, kaldırımlara, ayaklar altına serilmesi, yok pahasına satılması içimi çok sızlatıyor. Onların okunmadan raflarda sararıp solmasına, yıpranmasına dayanamıyorum. Hele kendisine yazarı tarafından armağan edilen, imzalanan kitapları atan satan kişileri görünce tepem atıyor.
Kitabı o kadar seviyorum ki, kitap okurken öleyim, mezar taşıma kitap resmi yapılsın ve şöyle yazılsın diyorum: “ Herkes birbirinin canına okurken/ O, sadece kitap okudu Kitap okumaktan, okutmaktan başka suçu yoktu”
Kitap okumak, okutmak suç mu olur demeyin. Öğretmenliğim sırasında öğrencilere tebliğler dergisinde tavsiye edilmeyen kitapları sınıfta okuttuğum, satışlarında yardımcı olduğum için ceza aldım ve sürüldüm! Bunu Milli Eğitim Bakanlığı yapıyor, şu işe bakın!
Kendini yorma. Biz biliyoruz kitabın önemini, değerini mi diyorsunuz? Oh, içime su serpildi, çok memnun oldum, sevindim. Gelin tanışalım, görüşelim sizinle. Buyurun, bir acı kahvemi için. Kitaplardan söz edelim, kitap sevgimizi paylaşalım, kaynaşalım. Beni nasıl mı bulacaksınız? “Eli kitaplı adamı arıyorum” deyin, hemen gösteriverirler.
***********
2 Ağustos 2026 Pazar
Yüzenler...
YÜZENLER
Kimi denizde yüzer kimi havuzda
Kimi gölde ırmakta giderir yüzme zevkini
Garip yüzme bilmez
Bilse bile yüzecek su bulamaz
Yoksul yüzmeye kalksa
Bir karış suda boğulur…
Açıkgözler her yerde yüzdürürler gemilerini
Enayilerin derilerini yüzer kurnazlar
Dar gelirli, bol giderli vatandaşa gelince
Borç içinde yüzer, borç içinde
1 Ağustos 2026 Cumartesi
Politik Taşlamalar
POLİTİK TAŞLAMA
Politikacı kendi işini anında bitirir
Bizimkine gelince bin dereden su getirir.
Politikacının en iyi yaptığı yemek cek caklı dolma
Boğazında kalır sakın alma!
Politikacı yer vatandaş bakar
Ama gene de oyunu ona atar...
Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete
Politikacı sayesinde, ancak öbür dünyada
Erişeceğiz selamete, kavuşacağız saadete...
31 Temmuz 2026 Cuma
Düzleşen Yokuş
DÜZLEŞEN YOKUŞ sevgi ve dostluktur gönlümüzü şenlendiren muhabbet kuşu hem şirindir hem de ölçüsü uyağıdır şiirimizin odur mutluluğa uzanan yokuşu düzleştiren duygularımızı düşüncelerimizi çiçekli bahçeye dönüştüren
GÜLDEŞ YAZILAR GÖNÜLDEŞ SÖZLER
30 Temmuz 2026 Perşembe
YAŞAMAK GÜZEL AMA...
YAŞAMAK GÜZEL AMA...
Yaşamak güzel şey ama
aramıza ayıp günah yasak
dikenli telleri çekilmese
gönlümüzün bahçesine
kin ve nefret tohumları ekilmese
sevgi ve dostluğumuz
bencilliğe kurban edilmese
28 Temmuz 2026 Salı
Çam Devirenlere
ÇAM DEVİRENLERE
Kirletip durursanız böyle acımasızca
havayı suyu toprağı
hain ellerinizin kurbanı olursa
gül gülüşlü çevre
ve de çam bırakmazsanız devire devire
hasret kalırız maviye yeşile
ciğerlerimiz döner kevgire
hepimiz kaldırılırız revire
Bulamaz derdimize çare
Lokman Hekim bile...
27 Temmuz 2026 Pazartesi
26 Temmuz 2026 Pazar
Yahudinin aklı...
BU NEDİR?
Bir Rus Yahudisi İsrail'e göç müsadesi alır. Çıkışta Ruslar bagajını kontrol ederken elbiseleri arasında Lenin'in büstünü bulurlar, sorarlar:
- Bu nedir ?
- Bu nedir değil, bu kimdir diye sormanız gerekirdi... Bu Lenin'dir, sosyalizmin temellerini atan, Rus halkına iyilikler getiren... Ben de bunu bereketli günlerin hatırası için yanıma aldım.
- Tamam.
Ruslar bırakır ve geçer.
Tel Aviv havaalanında gümrük memurları büstü görür ve sorar:
- Bu nedir ?
- Bu nedir değil, bu kimdir diye sormanız gerekirdi... Bu Lenin'dir. Bu deli cani yüzünden Rusya'yı terk etmek zorunda kaldım!.. Yanıma aldım ki; hergün bakıp lanet okuyayım!..
- Tamam.
Bırakırlar ve geçer...
Tel Aviv'de bir ev satın alıp, büstü büfenin üstüne koyan Rus Yahudisi, gelişi sebebiyle akrabalarına davet verir. Yeğenlerden biri sorar :
- Bu kimdir ?
Yahudi cevap verir:
- Bu kimdir değil, bu nedir diye sorman gerekirdi... On kilogram yirmidört ayar altın, vergisiz, gümrüksüz, KDVsiz bir Lenin büstü!..
Yeşeren Umutlar
UMUTLAR YEŞERİNCE
allı güllü giysilerle
kızlar çiçek oluyor
çiçekler kız...
güzelliğin gökyüzünde
taht kuran ayla yıldız
kurtarıyor gönlümüyalnızlık yağdıran karanlıklardan
sevgiyle kucaKlıyor duygularım
doğayı ve insanları
25 Temmuz 2026 Cumartesi
24 Temmuz 2026 Cuma
DİLBERE ÖVGÜ
Gözleri şiir bahçesidir o dilberin
gülüşü bu bahçenin bal arısı
aşkı yakamozumdur benim
güzelliği baharım
23 Temmuz 2026 Perşembe
EN GÜZELLER
En güzel köprü
Gönüller arasında kurulandır
En güzel göz
Her şeye sevgiyle bakandır
En güzel söz
Yalansız olandır
En güzel ateş
Benliğimizi ısıtandır
En güzel çiçek
Sevgiliye armağandır
En güzel ırmak
Dost bahçesine akandır
En güzel ağız
Gerçekleri konuşandır
En güzel yol
Hasret kavuşturandır
En güzel kol
Zalime karşı kalkandır
En güzel el
Bilgiye, kültüre uzanandır
En güzel kapı
Mutluluğa açılandır
Kaz kadar olamıyoruz
KAZ KADAR OLAMIYORUZ...
Kaz, eti, yumurtası yenen güzel bir kuştur. Kaz tüyleri süs olarak kullanılır. Kaz kızartması, kaz ciğeri çok sevilir. Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. Geri zekalı kişiler ya kaz çobanıdırlar ya da kaz kafalı! Beceriksizlere beş kaz verseniz, üçünü kaybederler. Kara kara düşünenlere “agobun kazı gibi ne düşünüyorsun?” diye sorarlar. Yanlış düşünenleri “kazın ayağı öyle değil” diye uyarırırz.
Ustası çırağına kaz kızartması getirmesini söylemiş. Uşağın canı çekmiş, önce ayaklarını yemiş, yetmemiş, kanatlarını da mideye indirmiş. Dayanamayıp başını yiyip kazı ustasına öyle getirmiş. Usta şaşırmış. “Hani bunun ayağı?” diye sormuş. Çırak boynun bükmüş, “topal idi” demiş. “Kanadı niye yok?”, “Laz idi!” demiş bu sefer çırak. Usta öfkeyle, “Başı da yok diyemezsin değil mi?” diye bağırmış. Çırak bıyık altından gülerek, “Onda kafa olsaydı, yakalanıp fırına girer miydi?” deyivermiş. Bizde kazları, daha doğrusu kaza benzeyen vatandaşları böyle yiyip bitiriyorlar, onu ayaksız, başsız bırakıyorlar. O da doğanın yok edilmesine, kaz dağlarının talanına sesini çıkaramıyor, kendini kurtaramıyor...
Bir türküde “Maya dağdan kalkan kazlar/ Ak topuklu beyaz kızlar” diye başlanılıyor söze. Seyrani de, “Mahkeme meclisi icat olduğun/ Rüşvet çeşmesinin akmaklığından/ Kaza bela ile alem dolduğun/ Kazların kadıya uçmaklığından” diyor. Kaygusuz Abdal kaz adlı şiirine, “Bir kaz aldım ben karıdan/ Boynu da uzun borudan/ Kırk derviş kanın kurutan/ Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz/ Sekizimiz odun çeker/ Dokuzumuz ateş yakar/ Kaz kaldırmış başın bakar/ Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz” diye yazıyor. Şiir uzun olduğu için hepsini buraya alamadım. Kaygusuz Abdal kazı kaynatamamış ama Amerika bu konuda çok usta!
Padişahın biri veziriyle birlikte geziye çıkmış. Bir köyün yanından geçerken küçük bir evin önünde oturup örgü ören bir köylü kızıyla karşılaşmış. “Baban evde mi?” diye sormuş. Kız zeki bir tavırla, “Babam evde değil, azı çok etmeye gitti” demiş. “Annen evde mi?”, “O da biri iki etmeye gitti.” Bu sözler padişahın ilgisini çekmiş, “Eviniz çok güzel ama bacası eğri” demiş. Kız hemen cevabı yapıştırmış, “Bacası eğri ama dumanı doğru çıkar”. Padişah kızın başını sıvazlamış, “Sana bir kaz yollasam yolar mısın?” diye sormuş. Kız gülerek başını sallamış, “Hem de en ince tüylerine kadar yolarım” demiş.
Kıza veda edip saraya döndüklerinde vezir kızın sözlerinden bir şey anlayamadığını söylemiş. Padişah da gidip kızdan öğrenmesini istemiş. Vezir kızın yanına gelip ne demek istediğini sormuş. Kız, “Söylerim ama her biri için on altın isterim” demiş. Vezir çaresiz kabul etmiş. Kız başlamış anlatmaya: “Babamın azı çok etmesi şu: Çiftçi olduğu için tarlaya tohum ekecek, azı çok etmek bu. Annem ebe olduğu için çocuk doğurtacak, kadın bir iken iki olacak. Bacanın eğriliği gözlerimin şaşı olmasıdır. Dumanının doğru çıkması ise gözlerimin iyi görmesidir. Yolunacak kaz da sizsiniz. Kaz olmasaydınız ayağıma kadar gelip ettiğim birkaç söz için bana bu kadar altın verir miydiniz?”
Oynanan oyunların farkında olmadığımız için kaz gibi yolunuyoruz, doğamızı talan etmelerine ses çıkarmıyoruz, başımıza gelecek felaketin farkına varamıyoruz...
Kazları yerin dibine batırdık biraz. Aslında kaz kadar olamıyoruz. Niye mi? İşte:
Kazlar V şeklinde uçarlar. Böylece her kuş kanat çırptığında arkasındaki kuşa onu kaldıran bir hava akımı yaratır. Tek başına gidebilecekleri en uzun yolu grup halinde neredeyse ikiye katlarlar. Oysa bizler birbirimizin ayağından çeker dururuz...
Grubun başında giden kaz hiçbir hava akımından yararlanamadığı için diğerlerine göre daha çabuk yorulur ve hemen arkaya geçer, arkasındaki kaz lider olur. Bu değişim sürekli yapılır. Oysa bizim liderlerimiz hiç yorulmaz, makamını başkasına bırakmaz, üstelik arkasından gelenlerin, sivrilenlerin hızlarını kesmek için çalışır...
Uçuş hızı yavaşladığında gerideki kuşlar daha hızlı gidilmesi için öndekilere bağırır, onları uyarırlar. Bizde uyarıda bulunanlar erken öten horoz sayılır, haklarında gereken işlem yapılır. Ağır ol, molla desinler politikası uygulanır!
Kazların bize ders olabilecek bir başka özellikleri de birlikte uçtukları bir kuşun hastalanıp ya da yavrulamasıyla uçamayacak duruma gelmesi halinde iki kuşun onu korumak, ona yardım etmek için yanına gelmesi, ölünceye dek yanından ayrılmamasıdır. Oysa biz ölen ölür, kalan sağlar bizimdir, kral öldü, yaşasın kral deriz, kötü duruma düşenleri yalnız bırakırız. Ne zaman ölecek diye yüzlerine bakarız, yerlerine geçmeye can atarız.
Adamın bir ölmüş, öbür dünyaya gitmiş. Sorgu meleği ona sağlığında toplum için ne yaptığını, sanatla uğraşıp uğraşmadığını, kitap okuyup okumadığını sormuş. Adam, “Ben kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadım. Gemisini kurtaran kaptan olmak için çalıştım ve başardım. Sanatla, kitap okumak gibi para etmeyen şeylerle ilgilenmedim” demiş.
Onu dinleyen baş melek yardımcılarına, “Çabuk bir kanat getirin” diye bağırmış.
Adam sevinçle, “Melek mi oluyorum?” diye sormuş.
“Hayır, demiş baş melek. Kaz oluyorsun kaz!”
Doğanın kirletilmesine, altın bulmak için Kaz Dağının harap edilmesine ses çıkarmayanlar öbür dünyada işte böyle kanat takacaklardır! Çabaları kutlu olsun!
Altın bulma sevdasıyla
Kirleniyor beyazlar
Kışa dönüyor yazlar
Hoyrat eller yüzünden
Akordu bozuluyor
Çalınamıyor sazlar
Bizden daha iyidir
Kaz dağındaki kazlar!
Erhan Tığlı
22 Temmuz 2026 Çarşamba
Sevgiliye yazdığım mektup
BİR MEKTUP YAZDIM...
Bir mektup yazdım sevdiğim dilbere
öyle coştu ki duygularımın kalemi
doyamadı anlatmaya
özlemimi umudumu aşkımı
Ama gelen yanıt hayal kırıklığı
yarattı bende...
Şöyle diyordu o zalim sevgili
"Böyle şeylere kafa yoracağına
bir mesaj yazsan yeterdi
mail adresime"
21 Temmuz 2026 Salı
AŞK ELBİSESİ
AŞK ELBİSESİ
Temel ile Fadime, kızları Emine'yi evlendirmişler. Düğünden sonra bir hafta geçmiş, ama yeni evlilerden hâlâ bir haber yokmuş. Bu durumu merak eden Fadime, kocası Temel'e demiş ki:
- Ula Temel, ha bunların sesi soluğu çıkmıyor. Ben bugün gidip bunları bir dolanayım bari.
- Tamam Fadime, git bak bakalım ne yapıyorlar?
Oflaya puflaya yola çıkan Fadime, yeni evlilerin kapısını çalmış. Çırılçıplak vaziyette kapıyı açan Kızı Emine seslenmiş:
- Buyur anne.
Kızını çırılçıplak görünce şaşkına dönen Fadime, o hırsla sormuş:
- Uyyy!.. Ha bu nedir kızım? Ayıptır da!..
Emine gülümseyerek cevap vermiş:
- Aaa, ne kadar geri kafalısın be anne!.. Bu ask elbisesi ask!..
- Tövbe estağfurullah!..
Fadime tam içeri gircekmiş ki, karşıdan çırılçıplak gelen damadı seslenmiş:
- Ooo anne hoş geldin?
Fadime utanarak sormuş:
- Ula uşağım, bu ne rezillik?
Damat gülümseyerek cevap vermiş:
- Aaa, ne kadar geri kafalısın anne!.. Bu ask elbisesi aşk!..
Çaresiz kalan Fadime bir koşuda evde almış soluğu ve kendini sorgulamaya başlamış:
- Ula, ben gerçekten geri kafalı mıyım acaba?
Uzun uzun düşündükten sonra, üstünde başında ne varsa soyunup dökünen Fadime, evde çırılçıplak dolaşmaya başlamış. Akşamüstü kapı çalınmış. Fadime pencereden bakmış ki; gelen kocası Temel. Saçını başını düzelten Fadime, çırılçıplak vaziyette kapıyı açarak seslenmiş:
- Buyur Temel'im.
Karısı Fadime'yi çırılçıplak görünce, gözleri yerinden fırlayan Temel, şaşkınlıkla sormuş:
- Ula karı, bu ne hal? Kafayı mı yedin da?
Fadime gülümseyerek cevap vermiş:
- Ula kocacığım, ne kadar geri kafalısın!.. Bu aşk elbisesidir da!..
Fadime'nin çırılçıplak halini biraz seyreden Temel, dert yanmış:
- Ula Fadime, biraz ütüleseydin bari!..
Gönderen ZEKİ ÇAĞLAR
20 Temmuz 2026 Pazartesi
Melek mi Kaz mı?!
Adam ölmüş, öbür dünyada sorgusu başlamış:
- İçki içtin mi?
- Aman efendim, içki içmek benim haddime mi?
- Kumar oynadın mı?
- Aman efendim, kumar oynamak benim haddime mi?
- Hovardalık yaptın mı?
- Aman efendim, hovardalık yapmak benim haddime mi?
Cebrail öbür meleklere bağırmış:
- Oradan bir çift kanat getirin!..
Bunu duyan adam sevinçle sormuş:
Melek oluyorum değil mi efendim?
- Hayır, kaz oluyorsun!..
10 Temmuz 2026 Cuma
Gülmece Güldürmece
GÜLMECE GÜLDÜRMECELER
Nasıl çalışırız?
İki tık tık bir tak takla
Aşk nasıl başlar?
Gözle dudakla
Nasıl biter?
Yatakla
Vatandaş nasıl korkutulur?
Günahla yasakla
Nasıl yola getirilir?
düdükle copla
Çıkarcı kişi ne yapar?
zalimlerin önünde atar takla
Politikacı ne zaman şımarır?
Bravoyla şak şakla
Ömrümüz nasıl geçiyor?
leylek gibi lak lakla!
7 Temmuz 2026 Salı
Sürpriz
SÜRPRİZ...
Size sürpriz yapılmasını ya da başkalarına sürpriz yapmayı sever misiniz? Acı olmaması kaydıyla sürpriz güzel bir şeydir. İlişkileri sağlamlaştırır, sevgi ve dostluğu pekiştirir, her iki tarafı da heyecanlandırır, acı ya da tatlı bir gülümseme ile karşılanır...
Size üç sürpriz fıkrası anlatacağım. Bakalım hangisini beğeneceksiniz?
SEKRETERİN SÜRPRİZİ
İşveli ve cilveli sekreter patronunu evine davet etmiş. “Size bir sürprizim var” demiş. “Ama gözlerinizi kapayacak, ben aç demedikçe açmayacaksınız. Ben yan odaya geçiyorum, biraz sonra yanınıza geleceğim.”
Patron çoktandır beklediği anın geldiğini, sekreterin teklifini kabul edip en sonunda kendisiyle yatacağını düşünerek soyunup yatağa yatmış.
Bir süre sonra sekreter gelmiş, patrona “gözlerinizi açın” demiş.
Patron gözlerini açınca emrinde çalışan memurların hep birlikte kendisini alkışlayarak, “Sürpriz doğum günü partisine hoş geldiniz!” diye bağırdıklarını duyunca şaşırmış ve ne yapacağını bilememiş.
EŞİN Sürprizi
Adam kuru fasulyeyi çok severmiş ama karısı sevmez, kendisine de yedirmezmiş. Bir süre sabreden koca dayanamamış, bir lokantada iki porsiyon kuru fasulye yiyerek eve gelmiş. Kapıdan içeri girerken kadın, “Çabuk gözlerin kapa. Sana bir sürprizim var. Biraz bekle” diyerek onu salona götürmüş. Kendisi yan odaya geçmiş.
Adam, “Herhalde kuru fasulye pişiriverdi” diye düşünüp bol bol yellenmiş. Karısı gelip “Gözlerini açabilirsin” deyince bir de bakmış ki kaynanası, kayınpederi orda değil mi!
ÇOCUKLA BABA
Çocuk, “Baba, bir kardeş istiyorum.”
Baba, “İyi öyleyse, annene söyleyelim.”
Çocuk, “Hayır, söylemeyelim. Sürpriz yapalım!”
1 Temmuz 2026 Çarşamba
Sevda Yeli
Yârin estirdiği sevda yeli
Dağıtıyor kara bulutlarımı
Gül bahçesi oluyor gönlüm
Arılar kelebekler uçuşuyor
Duygularımın bahçesinde bağında
Aşkın güzelliğiyle şiirleşiyorum
Şemsiyesiz kalıyorum
Mutluluk yağmurunda
18 Haziran 2026 Perşembe
Mutlu ederek mutlu olmak
"𝗠𝘂𝘁𝗹𝘂 𝗲𝗱𝗲𝗿𝗲𝗸 𝗺𝘂𝘁𝗹𝘂 𝗼𝗹𝗺𝗮𝗸 𝗯𝗶𝗿 𝗴𝗼̈𝗻𝘂̈𝗹 𝗵𝘂̈𝗻𝗲𝗿𝗶𝗱𝗶𝗿"
𝗦𝗲𝘃𝗴𝗶, ı𝘀̧ı𝗸𝗹𝗮𝗿ı 𝗵𝗶𝗰̧ 𝘀𝗼̈𝗻𝗺𝗲𝘆𝗲𝗻, 𝗯𝗮𝘁𝗮𝗿𝘆𝗮𝘀ı 𝗵𝗶𝗰̧ 𝘁𝘂̈𝗸𝗲𝗻𝗺𝗲𝘆𝗲𝗻 𝗯𝗶𝗿 𝗴𝗼̈𝗻𝘂̈𝗹 𝗳𝗲𝗻𝗲𝗿𝗶𝗱𝗶𝗿
"𝗛𝗲𝗿 𝘁𝗲𝗯𝗲𝘀𝘀𝘂̈𝗺,𝗸𝗮𝗹𝗯𝗶𝗻𝗶𝘇𝗶𝗻 𝗸𝗮𝗽ı𝘀ı𝗻𝗮 𝗯ı𝗿𝗮𝗸ı𝗹𝗺ı𝘀̧ 𝗯𝗶𝗿 𝗴𝗼̈𝗻𝘂̈𝗹 𝗰̧𝗶𝗰̧𝗲𝗴̆𝗶𝗱𝗶𝗿"
𝗛𝘂̈𝗻𝗲𝗿𝗶𝗺𝗶𝘇, 𝗳𝗲𝗻𝗲𝗿𝗶𝗺𝗶𝘇, 𝗰̧𝗶𝗰̧𝗲𝗴̆𝗶𝗺𝗶𝘇 𝗰̧𝗼𝗸 𝗼𝗹𝘀𝘂𝗻 𝗯𝘂𝗴𝘂̈𝗻
𝗚𝗼̈𝗻𝘂̈𝗹'𝗱𝗲𝗻 𝗼𝗹𝘀𝘂𝗻...
17 Haziran 2026 Çarşamba
Mesele nedir?
Mesele yaşamak değil ki.!
Mesele kırmadan, incitmeden yaşamak,
Mesele iyi bir vicdana sahip olabilmek,
Mesele sevgi tohumları ekebilmek,
Mesele yüzleri güldürebilmek,
Mesele gönüllerde yer edinebilmek,
Mesele sözde değil,
Davranışta insan olabilmek,
16 Haziran 2026 Salı
İnsanlığın farkına var
Özgür bırak kendini.
Dayatılan algılara hapsedip ruhunu,
Kendin olmaktan vazgeçme.
İçinden geleni yap, aklından geçeni söyle,
Dans et, şarkı söyle, gez.
Kim ne derse desin aldırma.
Kimse için verilmedi bu can sana.
Kimseden akıllı, kimseden güzel
olmak zorunda değilsin.
Tadını çıkar hayatın.
Tadını çıkar kendin olmanın.
Ama insan olduğunun da farkına var,
13 Haziran 2026 Cumartesi
Suçlu Aranıyor
SUÇLU ARANIYOR
Bahçeli evler yıkıldı
hileli çıktı yediklerimiz
lokmalar boğazımıza dizildi
Ne oldu, niye bu hale geldik?
***
Suçlu aranıyor suçlu
bu olamaz, dayısı var
şu değildir, torpillidir
O, suya sabuna dokunmaz!
***
Tamam, şimdi buldum
suçlu kim değil kimler
Ben Sen O, biz siz onlar...
6 Haziran 2026 Cumartesi
Köylüyle Doktor
Köylü doktora muayene olur. Doktor ilaç yazar, "Bunlar süpozituardır, makattan kullanacaksın" der. Köylü anlamaz ama sormaya çekinir, köyde sorar soruşturur, kimse bilemeyince muhtara danışır, o da bilemez ve doktora telefon eder. "Anüsten alınacakmış" der. Köylü gene anlamaz, doktora bu sefer kendisi telefon eder. Doktor öfkeyle "Kıçına sok kıçına!" diye bağırır. Köylü mahcup olur, "Tuh be! Doktor beyi kızdırdım. Yazıklar olsun bana" diye söylenir. O öyle demiş ama yabancı dille konuşmayı, yazmayı marifet sananlar utanmalı değil mi?
2 Haziran 2026 Salı
Eşekli gülmece
Eski zamanların birinde üst düzey yöneticilerden biri memleketine gidecekti. Kendisini uğurlamaya gelenlere dönüşte bir hediye getirmek istediğini ve ne istediklerini söylemelerini belirtti. Densizlerden biri, "Sizin oranın eşekleri ünlüymüş" diyerek ondan eşek istedi. Yönetici kızdı ama bozuntuya vermedi, "Tamam. Getiririm" dedi.
Bir süre sonra yönetici geriye döndü.Karşılama töreninde bizim densiz, "Hani bizim eşek, niye getirmediniz?" diye sordu.
Yönetici elini alnına vurdu, "Unutmuşum. Seni görünce hatırladım" diye konuştu. Bizimki altta kalmadı, "Zararı yok efendim. Siz geldiniz ya, yeter!" diyerek taşı gediğine yapıştırdı.
21 Mayıs 2026 Perşembe
DİLLİ GÜLMECE
DEDİM DEDİ
Dedim: Merhaba, günaydın!
Dedi: Hello, hay!
Dedim: Vay! Yabancı dilin yıldızlı on, pek iyi!
Dedi: Nereden anladın?
Dedim: Selamına bile girmiş baksana.
Dedi: Herıld yani!
Dedim: Hava bugün çok güzel. Yaşasın!
Dedi: Çok sevindim buna. Oley!
Dedim: Sen böyle mi sevinmeye başladın?
Dedi: Dersime çok çalıştım. Böyle laflara alıştım.
Dedim: Aferin! Bugün ne yapacaksın?
Dedi: Biraz dolaşıp stres atacağım.
Dedim. Sakın yere atma o dediğin şeyi, çevreyi kirletirsin. Zaten dilimizi kirletiyorsun. Gençlere kötü örnek oluyorsun.
Dedi: Vallahi temizim. Bugün duş aldım.
Dedim: Biraz da bilinç alsaydın bari.
Dedi: Almak deyince aklıma geldi. Bir plazaya gideceğim. Fiyatlarda damping yapmışlar, süper indirimler var. Bu avantajı kaçırmak istemiyorum. Kendime birkaç tişört, blucin alacağım.
Dedim: Saçlarına ne oldu böyle?
Dedi: Kuaförümle vizyon değişikliği yaptık. Demin söylemeyi unuttum. Önce bir patiseriye gideceğim. Brunç edeceğim. Peynir, zeytin, margarin, reçel, yumurta, börek yiyeceğim. Yanında da limitsiz çay içeceğim.
Dedim: Simitsiz çayı ben de sevmem.
Dedi: Simiti de nereden çıkardın? Limitsiz dedim ben.
Dedim: Bu dil yozlaşmasından kurtulmak için cankurtaran simidi gerekiyor.
Dedi: Ben maçları çok severim. Yakında start veriliyor. Fikstüre bakacağım. Bizim takım deplasmana gidiyor. Skor ne olursa olsun üzülmeyeceğim. Nasıl olsa rakip takımla aramızda dokuz puan var.
Dedim: Tazesi varken ne yapacaksın bayatı?
Dedi: Onu da nereden çıkardın?
Dedim: Demin maçlara kart veriliyor dedin ya.
Dedi: Kart değil start dedim. Senin böyle şeylerden haberin yok.
Dedim: İyi ki yok. Zıvanadan çıkardım sonra.
Dedi: Ben de yanında biraz daha durursam depresyona gireceğim. Mantalitemi, motivasyonumu bozuyorsun. Performansım düşüyor.
Dedim: Sadece performansın düşse iyi ya. Daha nelerin düşüyor da görmüyorsun, anlamıyorsun. Senin bozduklarının yanında benimkiler devede kulak kalıyor. Neyse, konuyu değiştirelim biraz. Boynundaki kolye gerçek mi?
Dedi: Hayır. İmitasyon.
Dedim: Aynen senin gibi.
Dedi: Ajitasyon yapma.
Dedim: Sen de fabrikasyon konuşmalar yapma.
Dedi: Ben gidiyorum. Yanında biraz daha durursam karizmam çizilecek. Başka söyleyeceğin bir şey yoktur herhalde. Okey mi?
Dedim: Okey değil, dama, tavla!
Dedi: Hadi bay!
Dedim: Hay şaşkın hay!
Erhan Tığlı Daha Azını Gör
20 Mayıs 2026 Çarşamba
Ayrılık Yağmuru
"Ayrılık Yağmuru"
Uzakta çok uzakta sevgili
aramız derya deniz
kendimi hayalîyle avutuyorum ancak
özemim umudum bir parça dağıtıyor kederimi
ama dinmiyor bir türlü
ayrılığın yağdırdığı yağmur
7 Mayıs 2026 Perşembe
GÜLÜŞÜ ŞİİRLİM
GÜLÜŞÜ ŞİİRLİM
Sımsıcak el eden bal gülüş
Kıvılcımlandırdı benliğimi
Dağlardaki çoban ateşlerine döndüm
Işıl ışıl bir özlemle
Çiçeklere büründüm.
Güller yağdıran bir el
Nakış nakış işledi içime sevgiyi
Giydirdi mutluluk adlı gökkuşağı giysiyi
Sevincim duramadı yerinde
Kuşlara parmak ısırtan bir uçuşla
Ulaştı gökyüzünün en yüksek katına
Dağlar, denizler selam durdu sevdama
Taht kurdum yaşamanın doruğuna
Aktım özveri pınarına
Gülüşünün verdiği aşkla coştum
Mest oldum güzelliğinin şarabıyla
Türküleştirdi benliğimi
Gözlerinin şiiri
Erhan Tığlı
6 Mayıs 2026 Çarşamba
Çiçekli bahçe
Bir bahçede hep aynı çiçekten olursa
O bahçe güzel olmaz...
Sen,
Ben,
O varız diye güzel bu bahçe...
Koparma farklı çiçekleri,
kalsın renkleriyle kokularıyla...
Yaşar Kemal
5 Mayıs 2026 Salı
8 Nisan 2026 Çarşamba
Köylüyle Doktor
Köylü doktora muayene olur. Doktor ilaç yazar, "Bunlar süpozituardır, makattan kullanacaksın" der.
Köylü anlamaz ama sormaya çekinir, köyde sorar soruşturur, kimse bilemeyince muhtara danışır, o da bilemez ve doktora telefon eder.
"Anüsten alınacakmış" der.
Köylü gene anlamaz, doktora bu sefer kendisi telefon eder.
Doktor öfkeyle "Kıçına sok kıçına!" diye bağırır.
Köylü mahcup olur, "Tuh be! Doktor beyi kızdırdım. Yazıklar olsun bana" diye söylenir.
O öyle demiş ama yabancı dille konuşmayı, yazmayı marifet sananlar utanmalı değil mi?
5 Nisan 2026 Pazar
HAYATIMIZ
HAYATIMIZ
Her ne kadar yoksa da yatımız katımız
dostluğun çiçekli meydanında
doludizgin koşar atımız
Erdem ve özveriyi
rehber ediniriz kendimize
doğruyu savunmak
güzellikleri çoğaltmaktır sanatımız
Kötülere bora fırtına olur
kaçırırız rahatlarını
iyilerin okşar yüzlerini
meltem ve imbatımız
İnişli çıkışlı yollarda
düşe kalka yürürüz
bıkmadan usanmadan
Sevgiyle umudu azmimize
ortak ederek geçiyor hayatımız
Bu Çeşme başka Çeşme
Sevgi ve Dostluk Çeşmesi
Sevgi ve dostluk öyle bir çeşmedir ki
suyundan içen güzelleşir
çiçeklenir gönül bahçesi
mutlulukla dolup taşar benliği
saçı ağarsa da ruhu gençleşir
**
Bu çeşmeden içenlerin
batmaz mutluluk güneşi
sönmez aşk ateşi
4 Nisan 2026 Cumartesi
Böylesini Gördünüz mü?!
Bir kadının “böylesi” adını verdiği bir köpeği vardı. Sahibi banyodayken köpek aralık bulduğu kapıdan dışarı kaçıverdi. Kadın bunun farkına vardı ve arkasından koşmak istedi ama çıplak olduğu aklına geldi. Aceleyle boy aynasını söküp önüne koyarak köpeğini aramaya başladı. O telaşla aynanın kendisini değil çerçevesini almıştı. Bundan haberi olmadığı için rahat hareket ediyor, “Böylesi, neredesin, çık ortaya, böylesi! “diye bağırıyordu.
Karşısına bir adam çıktı, kadın ondan medet umdu, “Böylesini gördünüz mü acaba?” diye sordu, adam dudak bükerek kadını baştan aşağıya süzdü:
“Çok gördüm ama böyle çerçevelisini görmemiştim” dedi.
İşte bu fıkrada olduğu gibi, kral çıplak ama farkında değil!
Çok iktidar gördük ama bankaları, fabrikaları satıp, basınla, aydınlarla, işçi ve memurlarla, yargıyla kavga eden, kendisine oy vermeyen vatandaşlarını küçük gören, dışlayan, doğa aşığı gençleri çapulcu olarak niteleyen, iğneden ipliğe her şeye zam yapılmasına ses çıkarmayan ama kendisine muhalefet eden kişileri gaza boğan, çöle çevirdiği çevreyi güllük gülistanlık gösteren bir iktidar görmemiştik şimdiye kadar...
Onu da gördük çok şükür!
3 Nisan 2026 Cuma
Tepe Delen Ali Efe
TEPEDELEN ALİ EFE
Kızkardeşimin öğretmenlik yaptığı köye gitmiştim. Kahvede köylülerle konuşmayabaşladım. Çevre hakkında birkaç soru sorduktan sonra, “Köyünüzün adını duyuranünlü bir kişi var mı?” diye sordum. Acı bir gülüşle “Ünlü kişinin buralarda neişi var? Onların hepsi şehirde yaşar. Burada okuyanlar bile, müdür amir gibibüyük bir şey olunca hemen kapağı oraya attılar ve bir daha semtimize bileuğramadılar” diye içlerini çektiler.
Köşedekikır bıyıklı biri, “Ne işleri böyle yerlerde?” diye başını salladı.
Yanındakisaçı dökük, beli bükük yaşlı adam, “Bundan on yıl önce köyümüzün adı duyuldu”diye lafa karıştı, “Ne oldu da duyuldu adınız?” diye yanına sokuldum.
“Birköylümüz iki kişiyi yaraladı, iki kişiyi de vurdu. Günlerce yakalanmadı. Gazeteler‘Sinekli köyü canavarı’ diye resimlerini bastılar...”
Gülmemekiçin kendimi zor tuttum, “Demek adınız böyle duyuldu ha?”
O sıradakahvenin önünden yaşlıca biri geçiyordu. El edip çağırdılar, “Koreli! Nereyegidiyorsun böyle?Bak bu arkadaş köyün ünlü kişisini soruyor. Sen bir zamanlarünlü değil miydin? Gel de anlat nasıl ünlü olduğunu, ne yaptığını” diyebağırdılar.
Korelidedikleri adam, “Gidin işinize be!Dalga geçmeyin!” diye cevap verdi. Gitmeyedavrandı.
“Koreli”dedikleri kişiye baktım. Tipi, konuşması hiç de Korelilere benzemiyordu. Acababir Türk kızıyla evlenip köye yerleşmiş, daha sonra da Türkleşmiş miydi?
“Arkadaşaniye Koreli diyorsunuz? Kore ile ne ilgisi var?” diye sordum.
“Kore’yegitmiştir de ondan böyle diyoruz. Asıl adı unutuldu.”
“Orayaçalışmaya mı gitti?”
“Hayır,çarpışmaya gitti.”
“Çarpışmamı, ne çarpışmasıymış bu?”
“Seninyaşın küçük, pek bilmezsin. Bir zamanlar hükümet Amerika’ya yaranmak içinKore’ye asker gönderdi. Bu da onlardandır.”
Adamıyanıma çağırdım, “Gelin de anlatın biraz. Orada neler yaptınız, nasılçarpıştınız? Yaralandınız mı, başınızdan neler geçti?”
Koreli,“Çok merak ediyorsan gel eve gidelim de orada konuşalım. Burada rahat edemeyiz”diye el etti.
“Tamam”diyerek yanına gittim. Birlikte yürümeyebaşladık.
Yolda,“Seni ayağıma çağırdım, kusura bakma, dedi. Kahvede birkaç zevzek var. İkidebirde lafa karışırlar, muhabbetimize limon sıkarlar. Hem evde benden daha ünlübiri, babam var. Biraz da ondan çağırdım seni evimize.”
Bir süresonra evlerine gelmiştik. Koreli beni bir koltukta oturan çok yaşlı bir adamlatanıştırdı. “Ben Kore’ye gittim ama orada pek çarpışmadım” diye söze başladı.“Gittiğimde savaş bitmişti. Bizi savaş meydanlarında, orada buradadolaştırdılar, sonra da geri gönderdiler. Ama bunu bilmeyen ahali bizi kahramangibi karşıladı. Evimize kadar omuzlar üstünde getirildik. ‘Yahu ben bir şeyyapmadım’ diyecek oldum. Muhtar ağzımı kapadı. ‘Bunlara kahraman lazım. Bırak,senin sayende övünsünler, bizim de bir kahramanımız var diye sevinsinler’ dedi.Ben de sesimi çıkarmadım.”
“Şu işebak” diye dudak büktüm. Babasının ünü hakkında bilgi istedim.
“Babam eskiefelerdendir” diyerek çok yaşlı adamın kulağına eğildi, “Anlat bakalım Ali Efe,arkadaş senin nasıl efe olduğunu, neler yaptığını merak ediyor” diye bağırdı.
Adamsevinçle yüzüme baktı, sanki daha önceden bu konunun sorulmasını bekliyormuşgibi, “Anlatırım tabii” diyerek genzini temizledi, söze başladı:
“Yunanlıköyümüze geldiği zaman daha önceden fişlediği, başına iş açabilecek benim gibikişileri topladı, ıssız bir yere götürdü, ellerimize birer kürek verdi, ‘Kazınbakalım’ dedi. Hepimizde şafak attı. Birbirimizin yüzüne dudak bükerek baktık.Yanımda duran Rafet, ‘Daha anlayamadınız mı? Bunlar bizi öldürüp gömecekler,mezarımızı da bize kazdırıyorlar! Diye fısıldadı. Bir Yunan askeri dipçiğiyleRafet’i dürttü, ‘Çeneni tut da işine bak!’ diye bağırdı. Toprağı kazmayabaşladık. Topçuların Fevzi dayanamadı, korkuyla ‘Burayı niye ka...kazıyoruz?’diye kekeledi. Bir Yunan askeri, ‘Tohum ekeceğiz’ dedi. Hepsi de güldü. Fevzi‘Ne tohumu?’ diye sormaz mı! ‘Ne tohumu olacak? Türk tohumu’ diye kahkahaattılar. Rafet kulağıma eğildi, ‘Tam gevşemişlerken fırsatı kaçırmayalım,kaçmaya çalışalım. Nasıl olsa öyle de öleceğiz böyle de. Hiç olmazsa kurtuluşumudumuz olur’ diyerek askerlerin yüzlerine toprak attı, ben de küreğimisavurup koşmaya başladım. Askerler kısa bir şaşkınlık geçirip gözlerine kaçantoprakları temizlediler, tüfeklerini ateşlediler. Kurşunlar sağımızdansolumuzdan vızır vızır geçiyordu. Arkama bakmadan koşmaya devam ettim. Ne kadarkoştuğumu bilmiyorum. Nefes nefese kalmıştım. Bir süre daha koştuktan sonrayoruldum, kendimi bir mısır tarlasına atıverdim. Arkamdan gelen yoktu. Rafet’ide göremeyince, vuruldu mu, yoksa başka bir tarafa mı gitti, diye düşündüm.İnşallah vurulmamıştır, diye dua ederek tekrar koştum. Geri dönüp bakmayakalksam yakalanabilirdim. Oradan iyice uzaklaşmıştım ama bununla yetinmedim.Gündüz uyuyup gece yürüyerek iki gün daha yürüdükten sonra pes ettim. Hayvandamı gibi bir yer görünce hemen içine girdim, samanların arasına saklanıpyattım. Görünmemek için üstümü samanlarla örttüm. Dalmışım. Aradan kaç saatgeçti bilmiyorum, bir çığlıkla uyandım. Samanların arasından ne var, ne oluyordiye şöyle bir baktım. Izbandut gibi bir herif, 14- 15 yaşlarındaki bir kızınüstüne abanmış, ona tecavüz etmek istiyor, kız ise yaralı bir kuş gibiçırpınıyordu. Kız yalvardıkça herif kahkahalarla gülüyor, onun ağlamasınaaldırmıyordu. Bu canavarlığa daha fazla dayanamadım, ne olursa olsun diyerekyavaşça ayağa kalktım, orada bulduğum iri bir taşı herifin kafasına bütüngücümle indiriverdim.”
Yaşlı adamburada durdu, derin bir nefes aldı, yüzündeki terleri sildi, yutkundu, birbardak su içti. O anın heyecanını yaşadığı belliydi. Taşı nasıl vurduğunuelleriyle de anlatmaya çalışıyor, kafasını sallıyordu.
“Sonra neoldu?” der gibi yüzüne baktım. “İsterseniz devam etmeyelim” diye elini tuttum.İtiraz etti, “Hayır, anlatacağım” diye bağırdı. “Bir dahaki gelişinde beni buradabulamayabilirsin. Zaten bir ayağım çukurda. Gerisini merak etmiyor musun?”
“Ediyorumtabii ama sizi yormak istemiyorum” dedim.
“Yorulmakmı, ne yorulması? Eski toprağız biz! Hem az kaldı.”
“Sizidinliyorum öyleyse.”
Yaşlı adamöksürdü, sonra konuşmasına devam etti:
“Adamkıpırdayamadı bile. Kafası yarımlı, taş beynine gömülmüştü. Kız sevinçleboynuma sarılıyor, ellerimi öpüyordu. Tam o sırada herifin adamları içeriyedoluştular, onun öldüğünü görünce, bunu sen mi yaptın der gibi yüzüme baktılar.İçimden bir eyvah çektim. Şimdi yandım işte, diye düşündüm. Bu adamlar beni sağbırakmazlar. Ama o da ne? Adamlar ellerime sarıldılar, ‘Bunu yapmayı çoktandırdüşünüyorduk, korkudan yanına yaklaşamıyorduk. Aferin sana! Herkes yakasilkiyordu kendisinden. Efe geçinirdi ya, çalı kakıcının biriydi. Irza, namusa,cana, mala kıymaktan zevk alırdı” diye konuştular.
‘Bundansonra efemiz sensin’ diyerek eşkiyanın silahını bana verdiler. O günden sonraadım Tepedelen Ali Efe oldu. O herifin pis kanından başka kimsenin kanınıdökmedim. Yalnız, o herifi hakladığım kanlı taşı yanımda gezdiriyor, zalimlikedenlere göstererek, ‘Bununla o eşkıya gibi kafanızı ezerim ha!’ diyerek yolagetiriyordum hepsini.
Bir süresonra dağdaki efelere Yunanlıyla savaşmak için çağrı geldi. Bu çağrıya hemenuydum, birçok cephede kurşun attım. Kurtuluş sonrasında yüzümün akıyla köyegeri döndüm.”
Yaşlı adamsözlerini burada bitirdi. Kurtuluş savaşında yaptıklarıyla ilgili bir şeysöylemedi. Alçakgönüllülükle başını öne eğdi, “Her Türk gibi vazifemi yaptımsadece. Anlatmaya değmez” diye konuştu. “Arkadaşınız Rafet hakkında bilgialabildiniz mi, kaçabilmiş mi?” diye sordum. Üzüntüyle içini çekti başınısalladı,
“Ne yazıkki kaçarken vurulmuş. Sağ kalsaydı benden daha çok hizmet edebilirdi vatana, millete.Ben onun sayesinde ayakta kaldım, yoksa ölüp gidecektim diğerleri gibi. Asılkahraman ben değil odur” dedi.
Oradanayrılırken yolda gençlerin öbek öbek toplandıklarını gördüm. Kimisi bir popsanatçısını dinliyor, kimisi de televizyondan topçuların maçını seyrediyordu...
Eski çamlarbardak bile olamamış, meydan popçularla topçulara kalmıştı.
Şimdikikahramanlar onlardı artık!
ERHAN TIĞLI
*************
Devamını Gör
1 Nisan 2026 Çarşamba
GÜZELLİK NASIL OLMALI
GÜZELLİK NASIL OLMALI
Güzel şirin olmalı
Kaşı gözü gülüşüyle
Şiir yazmalı
Karanlığımızı kovmalı
Gönlümüzün gökyüzünde
Güneş gibi doğmalı
23 Mart 2026 Pazartesi
Şair Haşmetten Gülmeceler
ŞAİR HAŞMET’TEN ANEKDOTLAR
Şair Haşmet, 18. yüzyılın İstanbul’unda adından çok söz ettirmiştir. Onu bulan ve ünlü bir kişi olmasını sağlayan Koca Ragıp Paşa’dır. Bakın bu buluş nasıl olmuştur.
Koca Ragıp Paşa Boğaziçi’nde geziye çıkmış ve çok susamıştır. Bir taşın üstüne oturup dinlenirken orada oynamayan çocuklardan su ister. Haşmet adındaki çocuk hemen koşar ve evlerinden bir tas turşu suyu g...etirir. Paşa bir iki yudum alır: “Oğlum, neden turşu suyu getirdin?” diye sorar. Haşmet hiç kekelemeden şöyle der:
“Annemin yaptığı turşuya sıçan düştü. Biz de boşa gitmesin, hayır olsun diye dağıtıyoruz. İsterseniz bir tas daha getirivereyim.”
Koca Ragıp Paşa buna kızar ve tası yere atıp kırar. Haşmet ağlamaya başlar. Paşa dayanamaz, gönlünü almak ister, niye ağladığını sorar. Çocuk şu karşılığı verir:
“Nasıl ağlamam efendim... Köpeğimin tasını kırdınız, ben şimdi ona neyin içinde yemek vereceğim? Zavallının başka tası yoktu.”
Daha sonra çocuğun şaka yaptığı anlaşılır.
Paşa karşısındakinin cin gibi bir çocuk olduğunu anlar, ailesiyle konuşarak onu yalısına götürür, özel hocalar tutup eğitir, ünlü şair Haşmet haline getirir.
Haşmet’in hazırcevaplığı ve zeki sözleri her tarafta nam salar. İşte bunlardan bazılar:
Haşmet, yanında bir defter taşırmış. Bu deftere “Ahmaklar Defteri” adını vermiş. Hamisi Koca Ragıp Paşa bir gün Haşmet’i yanına çağırtıp, “Şu senin ahmaklar defterinde benim adım da var mı?” diye sorar. Haşmet: “Evet, paşam, var” der.
“Peki neden?”
“Dün pek güvenilmeyen birine borç verdiniz de ondan.”
“Ya adam borcunu öderse ne yapacaksın?”
“O zaman defterden sizinkini siler, onun adını yazarım paşam.”
***
Şair Haşmet, Koca Ragıp Paşa ile birlikte dolaşırlarken Şair Fitnat Hanımı hizmetçisiyle birlikte giderlerken görür. O sırada kocakarı soğuğu olduğu için hava çok soğuktur. Şair Haşmet, Fitnat hanımı kızdırmak için:
“Şu kocakarı ortalığı dondurdu” der.
Fitnat Hanım bu lafın altında kalmaz. Kocakarı soğuğunun arkasından gelecek öküz fırtınasını kasteder gibi yaparak taşı gediğine kondurur:
“Merak etmeyin efendim. Arkasından öküz geliyor” der.
22 Mart 2026 Pazar
İNSANLIK HARİTASI
Haftanın yorgunluğunu üzerinde taşıyan baba, pazar sabahı gazeteleri önüne almış, akşama kadar oturup dinlenmenin keyfini çıkarmaya hazırlanırken küçük oğlu yanına gelmiş:
- Baba, söz vermiştin, demiş, hani beni pazar sabahı parka götürecektin...
Adam ne diyeceğini şaşırmış. Tam o anda gözüne bir gazetenin verdiği dünya haritası ilişmiş...
Haritayı küçük parçalara ayırıp oğluna uzatmış:
- Bu haritayı birleştirebilirsen seni parka götürürüm, demiş.
İçinden de “Oh çok iyi ettim, coğrafya profesörü bile toplayamaz bunu” diye söylenmiş...
Ancak aradan daha 10 dakika geçmeden çocuk haritayı birleştirip getirmez mi?
Adam gözlerine inanamamış... Nasıl becerdin bunu, diye sorunca çocuk şöyle demiş:
- Bana verdiğin haritanın arkasında insan resmi vardı... İnsanı düzeltince dünya kendiliğinden düzeldi!
- ******
9 Mart 2026 Pazartesi
Aynalı Yazı
AYNALI YAZI
Sanat bir çeşit aynadır bize bizi gösteren, duygu ve düşüncelerimize aynalık eden. Aynasız yaşayamayız. Kiminin aynası dev aynasıdır; kendini dev aynasında görür. Kimi endam aynası, kimi de cep aynası kullanır. Hemen her evde bir boy aynası bulunur. Dost dostun aynasıdır. Şair ve yazarlar gerçeklere ayna tutarlar. Ayna tutmak eskiden kızlarla erkeklerin bir çeşit haberleşme aracıydı. Kız ya da erkek sevdiği kişinin yüzüne ayna tutardı. Süse, gösterişe düşkün kişilere aynalı, polislere de aynasız derler ama bir türküde “Karakolda ayna var” deniliyor… Kadınlar aynayı, aynanın önünde oturmayı pek severler. Orhan Veli süslenme meraklısı, toplumsal olaylarla ilgilenmeyen kadınlardan birini şöyle anlatır:
“Ne atom bombası ne Londra konferansı
Bir elinde cımbız bir elinde ayna
Umurunda mı dünya!”
Cahit Sıtkı Tarancı da Otuz Beş Yaş Şiiri’nde aynalara kızar:
“Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar” diye sorar.
Barış Manço’nun bir şarkısının adı “Aynalı Kemer” dir.
Aynanın yere düşmesi, kırılması uğursuzluk sayılır. Bir türküde aynanın yere düşmesi bakın nasıl ele alınıyor: “Aynam düştü yerlere/Karıştı gazellere/Tabiatım kurusun/Bakarım güzellere…” Âşık, sevdiğine “Yalancıdır hep aynalar/Gir kalbime gör kendini” diyor. Bir şarkıda ise aynayla göz arasında bir bağ kuruluyor: “Gözler kalbin aynasıdır…”
İnsanlar kendi aynalarının pırıl pırıl olmasını isterler ama başkalarına tozlu bir aynayla bakarlar, aynalarının tozlu olduğunu ileri sürerler…
Bir genç kızı istemeye gitmişler. Görücüler kızın nasıl biri olduğunu anlamak için etrafa göz gezdirmişler, alıcı gözüyle bakmışlar her tarafa. İçlerinden biri tuvalete gitmek bahanesiyle kalkıp oradaki aynayı kontrol ederek üstüne bir şey yazmış.
Bir süre sonra hiçbir şey söylemeden gitmişler. Evdekiler kızlarının beğenilip beğenilmediğini merak etmişler ama sormaya da çekinmişler. Onlar aralarında konuşurlarken evin çocuğu, “Beğenmediler” demiş. “Ufacık başınla nereden biliyorsun sen?” diye çıkışmışlar. Çocuk bilgiç tavırla, “Ben aynayla konuştum. O söyledi” demiş. Gülmüşler, “Hadi oradan! Ayna konuşur mu?” diye kızmışlar çocuğa. “İsterseniz gelin bakın” diye onları aynanın önüne götürmüş çocuk. Aynada şu yazı varmış:
“Aferin bu evin kızına
Hiç bakmamış aynanın tozuna”
Ayna sadece bakmaya değil, başka işlere de yarar. Nasıl mı? İşte kanıtı:
Delikanlı kızı çok seviyormuş ama kız kendisine pek yüz vermiyormuş. Bir dostuna dert yanmış bizimki. Dostu, “Sevgilini aynalı pastaneye götür ve aynanın önüne oturun. Bakın sana karşı tavrı nasıl değişecek kızın” demiş. Delikanlı dudak bükerek adamın dediğini yapmış ve bir süre sonra sevinçle o dostun yanına gelmiş. Boynuna sarılarak, “Dediğin oldu. Kız artık gözümün içine bakıyor. Bunun sırrı nedir acaba?” diye sormuş.
“Gayet basit” diye gülmüş adam, “Kadınlar aynaya bakmasını pek severler. Bir yere girip çıkarlarken muhakkak aynaya bakarlar. Seninki de sana bakıyorlar sandı ve elinden kaçırmak istemedi. Bana değil, aynaya teşekkür et!”
Eski zamanlardan birinde dağ köylerinin birinde adam kırda bayırda dolaşırken yerde kırık bir ayna görmüş. O zamana dek böyle bir şey görmediği için eline alıp bakmış. Aynadaki görüntüyü de ölmüş kardeşine benzetmiş. Sevinerek kırık aynayı evine götürmüş ve ikide birde cebinden çıkarıp bakmaya başlamış. Karısı kuşkulanmış, adam uyurken kırık aynayı alıp içine bakmış. “Vay başıma gelenler! Demek beni bu karıyla aldatıyordu. Bir şeye benzese bari” diye söylenerek muhtarın yanına gitmiş, durumu anlatmış. Muhtar aynaya bakmış, “Yahu kocan ne midesiz adammış. Gavatın biri bu be!” diye söylenmiş.
Kırık ayna dedim de yıllar önce yazdığım bir şiir aklıma geldi.
“İnsanlığımızı yansıtan bir aynaydı aşk
Kırdılar
Yerine bencilliklerini koydular
Görmesin göstermesin diye iç yüzümüzü
Gözlerini oydular
Sinirlerine dokundu
Saflığı duruluğu
Güzelliklerini soydular
Enginlere yelken açan özgürlükleri
Dev aynalı apartmanlara sığdırdılar
Bilmem bu işten(?!)
Ne umdular ne buldular…
Sevgi ve dostluk aynanız toza toprağa bulanıp kirlenmesin
Yere düşerek ayaklar altında ezilmesin
Kin ve nefret taşlarıyla bin parçaya bölünmesin.
Erhan Tığlı
5 Mart 2026 Perşembe
Yere bakan Yürek Yakan
Beni görünce niye yere bakıyorsun?
Yere bakan yürek yakan takımından mısın?
Dost başa, düşman ayağa bakarmış...
Yoksa düşmanım mısın?
İyi ama ne kötülük ettim sana...
***
Sevmek, meydan okumaktır
Kötülüğe çirkinliğe düşmanlığa
Anla ve de gözlerime çevir gözlerini
Gör başımın üstünde yerinin olduğunu
Baştan ayağa aşkınla dolduğumu...
28 Şubat 2026 Cumartesi
Trakyalının Aşk Mektubu
Bir Trakyalının Aşk Mektubu 🙂
Nufut Gözlü Sevgilim Asibe, Te büle akşam oldu mu epten akılcımı alır, gözümü göğnümü bir oş edersin beyav... Abe Allah belacımı versin seni çok severim. Yatmaz mıyım yatacıma abe bi direm uyku girmez güzlerime.. Dünerim şu tarafa dünerim bu tarafa ep gene silinmez ayalin beya.
Ekmekten sudan kesildim artıkın. Tarlada elim çapa tutamaz, kaavede desen ne bi laf ede...rim ne de kiyaat oynarım. Üldürdün beni beyaa... Düşün bobam düşün.. Amet Aganın sıpası gibi önüme baka baka solurum.
Akşamları sizin maallede sülerim "Yarim sende vifa yokmu" şarkısını. Duyarsın elbet. Ölmüş nenem bile dinner. "Anlarım kızanım seni anlarım ama unda u boba varkene vermez sana asibeyi" der ep.. İşte u zaman çeltik tarlasına döner gözlerim. Epten gene vıcık vıcık olur aalamaktan... Şu boban olcak kapçık aazlıyı yola getiremez misin beyaa.. Aşıklık çekeriz bilirsin işte. Eriye eriye gündöndü sapına döndük anacını satımının.
Agana da süle düümesin artıkın beni. Sankim u iç aşık ulmamış. Düver Alla düver, sırtım gırnatacı Asan gibi kapkara oldu beyaa...
Takarım sana cumuriyet altını, alırım uzun tüülü mantu, cazlı düün bilem yaparım taa ne olsun beyaa... Süle anana akşama çıtlatsın bunları bobana. Yosa atar em vallahi em billahi damarları beynimin. Buzmayasın adamın aklını.
Yarın gece Alil'le Üsiin'i alırım yanıma, atarım seni Ismayıl'ın arabaya undan sonra bulsunlar bakalım bulabilceklemi...
Te ben adama bu kadan süülerim başkacanada bişey sülemem...
Seni er şeyden çok seven sevgilin;
Yolsuzların Kara Mümin.
Kara Mümin ve Asibe bu mektupdan 3 ay sonra evlendiler.
yıl:1956.
25 Şubat 2026 Çarşamba
Dertlerden nasıl kurtuluruz
“Allah dert verip derman aratmasın” deriz ama derdi severiz biz. Kendimize yeni dertler icat ederiz! “Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar?” diye şarkı söyleriz. Dert çekmek yetmez, gama kedere, tasalara ve çileye de bürünürüz. Derdimiz dağlardan büyüktür. Dertlere ortak olacağımıza, “Bir mum yak, derdine yan” diye alay ederiz. “Âlemin derdi seni mi gerdi?” der, dudak bükeriz. Çocuklar büyür ama dertleri de büyür, ortaya yeni dertler çıkar. Ali Ekber Çiçek bir türküsünde, “Derdim çoktur, hangisine yanayım?” diye soruyor. “Derdini söylemeyen derman bulamaz” deriz ama “Söyleyemem derdimi kimseye derman olmasın diye” şarkısını söyleriz. Dertli şarkılar söyleyip ah ve of çekeriz...
Orhan Veli Kanık, derdini anlatacak ama nasıl söyleyeceğini bilemiyor:
“Bilmem ki nasıl anlatsam size derdimi
Ekmek parası desem, değil,
Gönül yarası desem, değil...
Bir dert ki, dayanılır şey değil!”
Fuzuli dert şairidir. “Dert çok, hemdert yok, düşman kavi, tali zebun” diye dert yanar ama bir gazelinde Mecnun’a şunları söyletiyor:
“Benim tek hiç kim zar ü perişan olmasın yârap
Esir-i derd-i aşk u dağ-ı hicran olmasın yârap
(Hiç kimse benim kadar ağlayıp inlemesin, aşk derdinin tutsağı ve ayrılık yaralısı olmasın Tanrım) **
Aşk derdiyle hoşum, el çek ilacımdan tabip”
İçenlerin çoğu dertlerini unutmak için içer ama içtikçe de dertlenirler! Bir şarkıda, “Kimi dertten içermiş kim neşeden/ Kimi yâr elinden kimi şişeden...” deniliyor. Bir başkasında sevgiliye, “Dert bende, derman sende/Aşk bende, ferman sende” diye sesleniliyor. Sevgiliye, “Niçin baktın bana öyle/Derdin nedir çabuk söyle” diye soran da var...
Arpa buğday geç olur
Güzeller güleç olur
Güzellerin gülüşü
Dertlere ilaç olur.
Dert çekmekten çok, derdimizi kimsenin anlamaması, derdimizi kimseye anlatamamak üzer bizi, “Derdimden anlayan yok/Halin nedir diye soran yok/Bu böyle yaşamak mı/Sanki benim canım yok” dedirtir, ah çektirir.
Dert anlatamamak çok acıdır. Ben bir şiirimde bu duyguyu şöyle vurgulamıştım:
Tu Allah kahretsin!
Onlar uzaya gitti geldi
Ben daha hâlâ sana
Derdimi anlatamadım...”
Dert çekmekten yakınanlara alayla “Anlat derdini marko paşaya!” derler.
Marko Paşa’nın dert dinlediğini sanmayın sakın. Dinler gibi yaparmış. Dertleri bir daha seçilmek olan kimi politikacılar da öyle değil mi?
Âşık Dertli, “Bakmazlar Dertli’ye algındır diye/Hakikat bahrine dalgındır diye” diyor. Gerçekleri dile getiren aydınlara da kimse bakmaz ve başları hep derde girer ama gene de toplumun dertleri dile getirmekten yılmaz, usanmazlar.
Erkin Koray’ın, “Arkası gelmez dertlerimin/Bıktım illallah/Biri bitmeden öbürü başlar/Vermesin Allah!/Böyle gelmiş, böyle mi gidecek?/Korkarım vallah!/Yok mu çaresi dostlar/Fesuphanallah!” demesi boşuna değil hani...
Atalarımız, “Büyük başın derdi büyük olur” demişlerdir. Herkes kendi derdini büyük sanır, “Derdim deryadan büyük” diyerek kendi derdinin çokluğundan söz eder, “Sular mürekkep olsa yazılmaz benim derdim”, “Dalmışım dert deryasına, kurtaran yoktur” der.
Bir manide şöyle deniliyor:
“Hey yavrular yavrular
Yuvada kuş yavrular
Ellerin derdi biter
Benim derdim yavrular”
Ataol Behramoğlu, bir şiirinde, “Bu dert beni adam eder” diyor. Dertlerle savaşmak, onları yenmeye çalışmak bizi güçlendirebilir ama sabır ve azim, yılgınlık göstermemek gerek.
Derdimizi içimize atmamalı, dostlarımızla paylaşmalıyız. Dertler paylaşılınca azalır, mutluluk paylaşılınca çoğalır. Bunu unutmayalım. Derdini kimseye söylememek hastalığa yol açabilir, zamanla içi çürük bir ağaç gibi yıkılıveririz.
Sabahattin Ali, Sinop hapishanesinde yatarken bile umudunu hiçbir zaman yitirmemiştir. Onun şu sözleri hepimize rehber olmalı:
“Dışarıda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu dertler oyalar
Aldırma gönül aldırma
***
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allaha
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma!”
24 Şubat 2026 Salı
mutluluğun anahtarı
Mutluluğun anahtarı nerede
sevgi ve dostluğun olduğu yerde
aman sıkı tut onu gönlünde
yoksa kaybolur
kin ve hiddet adlı
kirli derede🐞
18 Şubat 2026 Çarşamba
Aşk ve Dostluk
DOSTLUK ve AŞK...
Dostlukla aşk yolda karşılaştılar. Aşk takmış takıştırmış, süslenmiş, iki dirhem bir çekirdek olmuştu. Dostluk ise sade ve duruydu, doğaldı. Aşk gururla giderken şöyle bir baktı dostluğa: “Hayrola, nereye gidiyorsun böyle?” diye sordu.
Bu küçümseyen, tepeden bakan bakışa güldü geçti dostluk:
“İnsanları teselli etmeye, avutmaya gidiyorum” dedi.
Aşk dudak bükerek konuştu:
“Ben hiçbir insanın yanına gitmem. Onlar benim yanıma gelirler. Kendilerine pek yüz vermesem bile muhakkak arar sorarlar, bensiz yapamazlar. Sen de öyle yap, kendini naza çek. O zaman değerin artar, benim gibi el üstünde tutulursun, baş üstünde gezersin.”
“Hayır! Bu dediklerini yapamam” dedi dostluk. “Benim yüzümden acı çekmelerine dayanamam onların. Dert ortağı olurum kendilerine. Yalnızlıklarını gideririm.”
“Enayiliğine doyma o zaman” diye alayla güldü aşk. Dünyada en güzel şey benim. Her zaman ve her yerde rağbet görürüm, şarkılara, şiirlere konu olurum. Sen ne işe yararsın ki?”
“Sen öyle san” diye başını salladı dostluk. Sen gidince ben gelirim insanların yanlarına. Döktürmüş olduğun gözyaşlarını silerim, açtığın yaraları sararım, yalnızlıklarını paylaşırım. Dünyadaki en güzel şey sen olabilirsin ama benim gibi, benim kadar iyi olamazsın. Sen yakarsın yürekleri, ben su serperim. Senin dikenin ve verdiğin acılar, benim diktiğim gül ve ferahlattığım gönül çoktur. İşte farkımız budur.”
Aşk söyleyecek söz bulamadı. Burnu havada çekip gitti.
Dostluk ise erdem ve özveri ile birlikte doğruya iyiye güzele doğru yürüdü, yürüdüğü yolları güllere, lalelere, karanfillere bürüdü.
15 Şubat 2026 Pazar
Kurbağalı öykü
Günlerden bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış.
Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış.
Seyircilerden hiç birisi yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece: “Zavallılar! Hiç bir zaman başaramayacaklar!” sesleri duyulabiliyormuş.
Yarışmaya başlayan kurbağalar teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.
Seyirciler: “Zavallılar! Hiç bir zaman başaramayacaklar!” diye bağırmaya devam ediyorlarmış.
Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar.
Ama kalan son kurbağa büyük bir gayretle mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış.
Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler.
Bir kurbağa ona yaklaşmış ve
“Bu işi nasıl başardın?” diye sormuş.
O anda farkına varmışlar ki; kuleye çıkan tek kurbağa sağırmış!
Olumsuz düşünen insanları duymayın.
Onlar; kalbinizdeki ümitleri çalarlar.
Kimsenin ümitlerinizi çalmasına izin vermeyin.
Alıntı
Suçlu kim
SUÇLU KİM
Deprem sel felaketi kuraklık kirlilik
ve her türlü yangınlar
bana ne sana ne, boş ver aldırma
diyenlerin, görmezlikten gelenlerin eseri
Başka suçlu arama
suçlu gönül rahatlığıyla
aramızda dolaşanlar
ben sen o biz siz onlar
8 Şubat 2026 Pazar
TÜRKÜLEŞSİN DÜNYA
TÜRKÜLEŞSİN DÜNYA
Atın sigarayı ağzınızdan, çıkarın derdi tasayı kafanızdan. Dudağınızda sigara yerine türkü taşıyın. Her gün bir türkü tutturun, alışın türkü söylemeye. Bir türkünüz olsun söylenecek. Kızdığınız olaylardan türkü söyleyerek alın hıncınızı. Bir türkü tutturun, bir türkü tüttürün doğan güne karşı. Türküler silsin içinizdeki isi, dumanı. Şöyle deyin örneğin:
Sigaranın dumanı/ Yoktur IMF’nin imanı/Gelmeyecek mi daha/ Kredisiz yaşama zamanı?/ Dışa bağımlı olursan/ Dinlemez kimse “aman”ı.
Hep paramız dalgalanacak değil ya. Biz de dalgalanırız arada sırada. Hemen başlayın ı zaman türkünüze: “Coştum yine dalgalanıyorum ben/Üç kadeh içtim sevdalanıyorum ben.”
Kendinizi pek yalnız, dostsuz, arkadaşsız mı hissediyorsunuz, başlayın türküye:
“Hey dingala dingala/ Kömür koydum mangala
Amerika, Avrupa dostum çok/ Çalkala yavrum çalkala!”
Bakkala gidip bir şeyler almak istediniz ama cebinizde para yok. Üzülmeyin, türküye sığının: “Yaz tahtaya bir daha/Tut defteri hesabı/Sarı çizmeli Mehmet ağa/Bir gün öder hesabı...” deyiverdiniz mi tamam. Ama dikkat edin ha! Bakkal da size, “Veresiye vere vere kalmadı/ Allah canımı almadı” türküsünü söylemesin...
Sabahleyin kalktınız. Terslikler üst üste geldi. Elektrik yanmadı, sular akmadı, buzdolabı tamtakır kuru bakır. Kahvaltı yapamadınız. Beklediğiniz otobüse kalabalıktan bir türlü binemediniz. İşinize geç kalmamak için yayan yapıldak yollara düşmek zorunda kaldınız ve karda kışta çamurların içine daldınız. Sakın kızıp köpürerek masmavi gününüzü karartmaya kalkmayın ha! Olur böyle vakalar...Beterin beteri var. İşsiz de kalabilirdiniz. Olmayacak şey mi yani? Çatlasanız patlasanız da neyi değiştirebileceksiniz ki tek başınıza. Öfkeyle kalkanın zararla oturacağını unutmayın da uslu uslu türkünüzü okuyun bakayım.
Tek tek basaraktan, bade süzerekten, inci dizerekten gel canım gel aman...
Kim mi gelecek? Güzel günler gelecek. Zaten onun geleceği umudu değil mi bizleri yaşama bağlayan, sabretmemizi sağlayan. Umut eski bir türküdür, hiç bıkmadan söylenen gündüz gece, tümce tümce, hece hece. Eskidir ama yeniye açıktır kapısı, sağlamdır yapısı. Umut türküsüdür yeşerten mutluluğumuzu. Öyle bir türküdür ki o, filizlenir, dallanıp budaklanırız onunla, çiçek açarız, meyve veririz, karamsarlığın, kötümserliğin canına okuruz.
Doğruluğu, iyiliği, güzelliği kilim gibi dokuruz.
Sımsıcak bir sevda soluğuyla türküleşti mi dünya, gel de türkü söyleme doğayla birlikte. Gel de doğmasın içine burcu burcu bir tutku, yaşama sevinci. Anadolu da bir türküdür bilene, görene, anlayana. Gelin soldurmayalım onu, sulayalım özsuyumuzla, canlandıralım emeğimizle, çabamızla. Başarılarımız kılıç olsun keskin, geriliği, tutuculuğu yensin. Kalksın ortadan kavga, kin. Ekinimiz yeşersin. Sıcacık ekmek olsun yaşamak, paylaşalım kardeşçe, yaşayalım özgürce. Erdem, özveri yolunda yürüyelim gündüz gece.
“Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma!”
4 Şubat 2026 Çarşamba
Yazmanın yararları
Okuryazar geçiniriz ama çoğumuz okumaz, yazmaz, sadece seyreder, bakar. Eskiden eş dost birbirine mektup yazar, bayramını, evliliğini, doğum gününü kutlardı. Cep telefonu yaygınlaşalı bu külfet ortadan kalktı. Yazarsak mesaj yazıyoruz mektup yerine. Buna da üşenip hazır mesajları kullananlar var! Atalarımız, “Al eline kalemi, yaz başına geleni” demişler oysa biz dilekçe bile yazmaz, başımıza iş getirenlere “Allah cezaları versin!” diye beddua etmekle, küfredip homurdanmakla yetiniriz. Ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep, yazılmaz benim derdim, deriz ah of çekerek. Bakkala, marketçiye “Yaz tahtaya, al haftaya” diyoruz ya da Barış Manço’nun, “Yaz defteri kitabı/Sarı çizmeli Mehmet ağa/Bir gün öder hesabı” diye şarkı söyleyiveriyoruz alacaklılarımıza. Lefter, futbolu bıraktığı için, “Ver Leftere, yaz deftere” esprimiz de unutuldu...
Başımıza gelenler alın yazımız sayılıyor, kader kara yazdı, diye dert yanılıyor...
Bu karamsar sözleri silelim de sizleri yazmakla ilgili fıkralarla baş başa bırakalım.
KUDURAN ADAM
Adamın birisini köpek ısırmış. Zamanında aşı yaptırmadığı için ölecekmiş. Ölüm döşeğine düşünce dostlarından kalem, kâğıt istemiş. “Vasiyetini mi yazacaksın?” diye sormuşlar. “Hayır” diye başını sallamış, “Isıracağım kişilerin adlarını yazacağım.”
AHMAKLAR DEFTERİ
Şair Haşmet, yanında “Ahmaklar Defteri” adını verdiği bir defter taşır ve oraya ahmaklık yapanların adlarını yazarmış. Koca Ragıp Paşa merak etmiş, “Bu defterde benim de adım var mı?” diye sormuş. “Evet, paşam, var” demiş Haşmet. Paşa şaşırmış, “Peki neden?” demiş. Şair, “Dün, pek güvenilmeyen birine borç verdiniz de ondan” diye cevap vermiş.
“Ya adam borcunu öderse ne yapacaksın?”
“O zaman sizin adınızı siler, onunkini yazarım.”
YAZMAK NE ZAMAN İŞE YARAR?
Yazanlar, hele gazete ve dergilerde gerçekleri yazanlar beladan kurtulamazlar. Ya hapse düşer ya da ağır para cezalarına çarptırılırlar. Çıkarı bozulanlar tarafından dövülür, sövülür, hatta öldürülürler. Bu konuda şöyle bir taşlama yazmıştım:
Kara kara kazanlar
Ah şu oyunbozanlar
Kimvurduya giderler
Gerçekleri yazanlar...
Yazmanın işe yaradığı yerler ve zamanlar da vardır. Nasıl mı? Bakın anlatıvereyim.
Geçenlerde bir lokantaya gittim. Ismarladığım yemeğin gelmesini beklerken ilham geldi. Cebimden not defterimi, kalemimi çıkarıp bir şeyler yazdım. Garson koşarak geldi:
“Beyefendi, bir kusurumuzu mu gördünüz?” diye sordu.
“Hayır, aklıma bir şey geldi de onu yazdım” dedim ama garson inanmadı, lokantanın sahibine bir şey söyledi. Adam yanıma geldi, özür diledi ve öyle çok itibar etti ki beni böyle yerleri teftiş eden biri sandığını anladım. Bozuntuya vermedim. İkram edilen güzel yemekleri yedim. Benden para almadıkları gibi her gidişimde başköşeye oturttular...
Gördünüz ya yerinde ve zamanında yazılan yazı ne kadar işe yarıyor!
ERHAN TIĞLI
3 Şubat 2026 Salı
çiçek
Çiçek doğanın kalbi
sevgi kalbin çiçeğidir
çiçekle sevgi özdeş
güzelliğin gülüşü
renk cümbüşüdür
onunla olur gönlümüz
uçan kuşlara eş
Hadi çiçekle benliğini
Sevgiyle bütünleş
1 Şubat 2026 Pazar
Ömer Seyfettin'den şarkılı bir anı
Yazarımız Yunanistanda görev yapan bir subaydı. Kiraladığı evin karşısındaki şarkı söyleyip oynayan kız dikkatini çekti. Kız gülerek el sallıyordu ona. Rumca bilmediği için kızın ne söylediğini anlayamadı ve bir arkadaşına durumu anlattı. İlerde kızla evlenmek istediğini belirtti.
Rumca bilen arkadaşı eve geldi, kızın şarkısını dinlemeye başladı. Dinlerken renkten renge giriyordu.
Şarkı bitince;
" Ömer buradan hemen uzaklaş, başın belaya girebilir" dedi.
"Niye, neden?" dedi bizimki.
"Kız şarkısında Türkler buradan gitmeli Yoksa başlarına çorap öreceğiz, dünyaya geldiklerine pişman edeceğiz gibi şeyler söylüyor" diye konuştu.
Ömer Seyfettin ne diyeceğini blemedi;
"Çok yazık, sevmiştim yosmayı" diyerek penccereden uzaklaştı.
Cinayete teşvik eden şarkı ve türküler
Radyoda bir türkü çalınıyor, kulak veriyorum. Türkü gayet güzel başlıyor: Su akar güldür güldür/Gel de yar beni güldür. Ne güzel bir dilek ama arkası feci:Bir damlacık kanım akmaz/öldürürsen sen öldür!
Sevgilisini resmen cinayete teşvik ediyor!
Bir çarşamba türküsünde edilen şu duaya bakın:Çarşamba yollarında/kelepçe kollarımda/Allah canımı alsın o yarin kollarında...
Bu duayı eden kişi sevgilinin kollarına belki mutlu ölebilir ama geride kalan sevgili mutlu olur mu be Bu ne bencil bir istektir!?
Eski bir türküde de şöyle deniliyordu;
Bahriyeli güzelsin/Niçin beni üzersin/öldürürsen sen öldür/sevabıma girersin.
Geçenlerde bir düğünde dans edenlerin hangi şarkıyla dans ettiklerini duyunca ürperdim: Damarımda kanımsın/sevgilimsin canımsın(Aman ne güzel) ama gerisi işi berbat ediyor: başkasını seversen bil ki yaşatmam seni. Resmen sevgili tehdit ediliyor!...
Hele şu oynak şarkıyla dans eden kızları görünce acı acı gülümsedim: Al kızını koy çuvala/salla salla vur duvara!..
Bu konuda daha birçok örnek verilebilir.
Ne dersiniz, son zamanlarda çoğalan aşk(!?) cinayetlerine bu tür şarkı ve türkülerin az da olsa bir katkısı ve etkisi yok mu?
Sevilen kişiyi öldürmek değil yaşatmayı, mutlu etmeyi düşündüren, öğütleyen şarkı ve türküleri baş tacı edip bu tür kanlı, öldürücü şarkı ve türküleri unutmamız, unutturmamız gerekmez mi?
30 Ocak 2026 Cuma
Ağzımızın Tadı Ne Zaman Gelecek
AĞZIMIZIN TADI NE ZAMAN GELECEK?
Kente çalışmaya giden Irgat Ali, orada bir yıl kaldıktan sonra güç bela köyüne dönebilmişti. Yolcuk o kadar çetin geçmişti ki, evine gelir gelmez hemen kendini yatağa attı ve derin bir uykuya daldı. Kocasından umduğu sevgiyi, ilgiyi göremeyen kadın hayal kırıklığıyla uyuyamadı, kalktı, süt sağmaya gitti. İnek huysuzluk edince öfkesini ondan aldı, ineğe bir şamar indirdi, “Tepemi attırma sarıkız! Uslu dur yoksa karışmam ha!” diye bağırdı. Gürültüyü duyan meraklı komşusu ne olduğunu sordu.
“Daha ne olsun?” dedi dertli kadın. “Aydın’dan dayı geldi/Dayı değil, ayı geldi!”
Sabahleyin Irgat Ali neşeyle yatağından kalktı, uykusunu almanın, yorgunluğunu gidermenin verdiği mutlulukla karısına gereken ilgiyi gösterdi, onu öptü kokladı. Kadın sevinçle süt sağmaya gitti. İnek gene huysuzluk etti ama bu sefer kızmadı:
“Uslu dur bakayım kızım” diyerek ineğini okşadı.
Meraklı komşu gene ortaya çıktı:
“Bu sabah pek neşelisin. Hayrola, nedir bunu sebebi?” diye sordu.
Kadın, ağzı kulaklarında şöyle dedi:
“Aydın’dan kadı geldi
Ağzımın tadı geldi!”
*****
Bu öykücükte olduğu gibi, ağzımızın tadı kaçtı yıllardır. Eski tadı alamıyoruz hiçbir şeyden. Meyve ve sebzeler hormonlu, dostluklar silikonlu, güzeller botokslu! Eşyalar plastik ve naylon, yaşamak da öyle... Doğal güzellikleri yok ediyor, her yanı suni, yapmacık güzelliklerle dolduruyoruz. Bahçeli evleri yakıp yıktıktan sonra yerlerine apartman dikmeyi marifet sanıyoruz. Çarpık kentleşme ve sözde uygarlaşmayla çevreyi kirletiyoruz. Kısacası hayatımız duman! Bu kötü gidişe son vermesi gereken kadılar kötülerle ortak. İşte bu yüzdendir ki, kurumuyor bir türlü içine düştüğümüz batak. Sonumuz karanlık. Çünkü doğruluk, iyilik, güzellik tutsak; aydından gelemiyor köyümüze hiç biri. Ayılarla dayılar yollanıyor ancak yanımıza, yöremize. Sağmal inek gibi sağılıyoruz boyuna. Son veremiyoruz bu alicengiz oyununa. Bu durumdan ne zaman kurtulacağız? Olaylara seyirci kalmaz ve olup bitenlere öküzün trene baktığı gibi bakmazsak...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




































