20 Aralık 2023 Çarşamba

Kitap okumayanların türlü çeşitli halleri

KİTAP OKUMAYANLARIN TÜRLÜ ÇEŞİTLİ HALLERİ Hoca camide vaaz veriyormuş. İçeriye bir adam girmiş. “Hocam, ben eşeğimi kaybettim. Bir soruverin bakalım. Eşeğimi gören var mı?” demiş. Hoca cemaate dönmüş. İçinizde kitap okumayan, sanatla uğraşmayan biri var mı?” diye sormuş. Biri ayağa kalkmış, “Ben varım, ben, demiş. Böyle boş şeylerle vakit geçirmem. Yer, içer, keyfime bakarım.” Hoca eşeğini kaybeden adama dönmüş, “Boşuna başka yerde arama, demiş. İşte eşeğin burada.” Adamın biri ölmüş. Öbür dünyada sorgu meleğinin karşısına çıkarmışlar. Sorgu meleği adama, “Sağlığında hiç sevdin sevildin mi?” diye sormuş. “Hayır” demiş adam. “Peki, kitap okudun mu, bilgi öğrenmek için dergi, ansiklopedi karıştırdın mı?” Adam bunlara da hayır deyince melek oradakilere, “Bir kanat getirin” demiş. Adam sevinçle, “Melek mi oluyorum?” diye ellerini çırpmış. “Hayır, demiş melek. Kaz oluyorsun!” Profesör İ. Hakkı Baltacıoğlu, öğrencilerine Sultanahmet Çeşmesi’nin güzelliğinden söz ediyormuş. Biri ayağa kalkmış,”Efendim, ben o çeşmeyi inceledim ama sizin söylediğiniz güzellikleri göremedim “. Profesör ona kitap okuyup okumadığını, güzelliklere düşkün olup olmadığını sormuş. Hepsine de hayır yanıtını alınca acı acı gülmüş. “Boşuna uğraşmayalım, demiş. Ne ben sana bu çeşmenin güzelliğini anlatabilirim ne de sen anlayabilirsin.” Severek oku, sevdiğini oku. Doğruluğu, iyiliği, güzelliği ilmek ilmek doku. Kitap okumayan hapı yutar. Bilgisizlik bataklığına düşer, çırpındıkça daha da batar. Kitap okursan, olamasan da bir balta sap, doğru yolu araya araya düşmezsin bitap. Rehberin olsun kitap, yerlerde sürünmeyi bırak, okumuşlar arasında kendine bir yer kap. Tapacak bir şey bulamıyorsan, kitaba tap. Maval okuyacağına kitap oku. O zaman, maval okumakla geçirdiğin zamana yanarsın, o günleri pişmanlıkla anarsın. Kimi “İnsan düşündüğü kadar insandır” demiş. Kimi “İnsan güldüğü kadar insandır.” Bilinçsiz, boş boş düşünmek, gülmek neye yarar, öyleyse insan okuduğu kadar insandır. Erhan TIĞLI

17 Aralık 2023 Pazar

Yoldaki Taş

YOLDAKİ TAŞ… Kral güzel bir yol yaptırmış, tam ortasına da kocaman bir taş koydurmuştu. Gelip geçenler taşın etrafında dolaşarak yollarına devam ediyorlar, bu duruma hiç ses çıkarmıyorlardı… Günlerden bir gün, bir sanatçının yolu oraya düştü. Taşın bu yola yakışmadığını, yolculara zorluk çıkardığını düşünerek taşı binbir güçlükle kenara çekti. Gidiyorken taşın bulunduğu eski yerde bir kese altın ve bir not gözüne çarptı. Notta şunlar yazılıydı: “Taşı kaldırıp insanların buradan rahat geçmelerini sağlayan kişi, bu altınlar senindir.” İşte sanatçılar, şair ve yazarlar buradan da anlaşılacağı gibi, kendilerini değil, toplumu düşünürler; güzelliklerin önündeki engelleri kaldırarak bizi mutlu etmek için çalışırlar. ERHAN TIĞLI

8 Aralık 2023 Cuma

İHTİYACIM VAR

İhtiyacım var yıldız yıldız bakan gözlerine ballı gülüşüne yakamozlu gözlerne İhtiyacım var karanlığımı silen ellerine gönlümü güllerle donatan dikensiz sevgine

6 Aralık 2023 Çarşamba

AKILLI DELİ

AKILLI DELİ... Bu kente yeni yerleşmiştim. Sağını solunu bilmiyor, tanımaya çalışıyordum. Bir gün, kasaptan et alırken zengin ve iyi giyimli, altın dişli birinin birkaç kilo pirzola, bonfile aldığını gördüm. Tam bu sırada orta boylu, kır saçlı, şişmanca bir kadın yanaştı zengin kişinin yanına. Adamın et paketini açtı, yarısını aldı, yarısını geri verdi: “Bu kadarı yeter sana!” diye bağırdı. Oradan geçmekte olan yoksul kılıklı birinin eline tutuşturdu etin yarısını. Adam itiraz edecek oldu. Bizimki gözleri açtı, “Dünyayı mı yiyeceksin? Hadi yürü bakayım” diye azarladı onu. Adam gülmeye çalışarak çekti gitti. Eti alan yoksul da güle oynaya oradan uzaklaştı. Dudak bükerek, kim bu dercesine, kasaba baktım. Kasap başını salladı: “Delidir. Böyle her işe karışır. Kimse bir şey diyemez” dedi. “Nasıl olur?” diye sordum. “Arkası kuvvetlidir.” “Sadece bu değil yaptıkları. Geçenlerde, çalışmayan, koca parası yiyen kadınları evine çağırmış. Yedirip içirmiş ama sonra da bulaşıkları yıkatmış onlara. Yediklerinizi ödeyin bakayım. Karşınızda enayi kocanız yok sizin. ‘Bedava yiyip içmek yok!’ diye bağırmış. İtiraz edenlere bıçak çekmiş. Kadınlar korkularından birikmiş bütün bulaşıkları yıkamak zorunda kalmışlar. Bulaşıkları iyi yıkamayanlara da yerleri sildirmiş...” “Bir daha oraya gelmeye tövbe etmişlerdir.” “Ne etseler kurtuluş yok. Evine kimse gelmez olunca bu sefer o gitmiş onların evine. Hanımlara iş yaptırıp hizmetçilerini oturtmuş. Çirkin ama varlıklı ve bir sürü giysisi olanların giysilerini alıp güzel yoksul kadınlara, kızlara dağıtmış. Sende yakışmıyordu. Bak şu kızcağıza nasıl da yakıştı. Zaten bunu giymeyi hak etmiyordun, demiş.” “Kendince sosyal adaleti sağlıyor böyle demek ki. Döven, mahkemeye veren, polise şikâyet eden olmuyor mu hiç? Nasıl böyle serbestçe dolaşıyor?” “Dövmeye kalkanların elinden, yardım ettiği yoksullar kurtarıyor. Hem yanında bıçak taşıdığı için yanına pek yaklaşamıyorlar. Avukat, yargıç akrabaları var. Başı derde girince kurtarıyorlar. Polis de bir şey yapamıyor, idare edin diyor.” Kasaptan çıkıp giderken ilerdeki kahvenin önünde bir gürültü patırtı koptu. Merakla oraya yaklaştım. Bizim deli, erkekleri sıraya dizmiş nutuk çekiyordu. “Demek sıra erkeklere gelmiş” diyerek olup bitenleri anlamaya çalıştım. Delimiz sözünü bitirdikten sonra erkeklere, “Hadi bakalım iş başına. Kahvede bomboş oturup çene çalacağınıza, oyun oynayacağınıza, işe yarayın biraz. İş yok diyorsunuz değil mi? Alın size iş. Toplayın bakayım sokaklardaki çöpü. Sizin canınız can da çöpçünün canı patlıcan mı? Zavallılar hangi işe yetişsin?” diye bağırdı, çöp toplattı. O sırada oradan geçmekte olan biri farkında olmadan yere bir çöp attı. Deli hemen adamın yakasına yapıştı, “Sokak senin çöplüğün mü? Çabuk al şu çöpü de ye bakalım!” diye bağırdı. Adam denileni yapmayınca bıçağını boğazına dayadı. “Ufacık bir kâğıt parçası attığına şükret. Eğer yere tükürseydin tükürüğünü yalatacaktım” diye başını salladı. Adam imdat ister gibi sağına soluna baktı. Kimse aldırmadı. Hatta deliyi alkışladılar: “Bravo abla! Memlekette böyle senin gibi üç beş delimiz daha olsa ortalık sütliman olur! Dinsizin hakkından imansız gelir!” dediler. Adam çaresiz, yere attığı çöpü yemek zorunda kaldı. Delinin gözü sigara içen birine takıldı: “Bunu içmekle hem kendine hem çevrene zarar verdiğini bilmiyor musun ha?” diye bağırdı. “Bu zıkkıma harcadığın parayla çocuklarına yiyecek bir şey al” diye adamın üstüne yürüdü. Adam belki sigarayı yedirmeye kalkar diye kokusundan oradan hızla uzaklaştı, kaçtı. Ben de, “Bakalım daha neler yapacak?” diye deliyi izlemeye başladım. Deli yolda giderken birkaç gencin bir birahanenin önünde bira içtiklerini gördü. Hemen yanların gitti, onları şöyle bir süzdü: “Yazık sizin gençliğinize! Burada gençliğinizi niye ziyan ediyorsunuz, yapacak işiniz yok mu?” diye bağırdı, kollarından tutup ayağa kaldırdı, sıraya dizdi, adlarını soyadlarını, nerede okuduklarını, kimin çocuğu olduklarını sordu. Cebinden bir defter çıkardı, adlarını oraya yazdı. “Hepinize birer sıfır veriyorum. Bir daha buraya geldiğinizi görmeyeceğim. Görürsem sizin için fena olur” dedi. Gençler boyunlarını büküp önlerine baktılar. İçlerinden biri: “Kimimiz üniversite sınavlarını kazanamadı, kimimiz de üniversiteyi bitirdiği halde iş bulamadı. Ne yapalım, nereye gidelim?” diye sordu. “Kitap okuyun!”dedi deli. “Kitap fiyatları pahalı olduğu için alamıyoruz.” “Bira içecek parayı buluyorsunuz ama” dedi deli. Gençler bir şey diyemediler. Deli sözlerin şöyle sürdürdü: “Kütüphaneye gidin be! Orada kitap okumak bedavadır. Biz okuyamadık, bari siz okuyun, kendinizi yetiştirin. Bu günler bir daha geri gelmez. Bu ne biçim iştir böyle? Birahaneler, kahveler dolu, kütüphaneler bomboş.” Deli böyle dedikten sonra gençlerin önüne geçti: “Belki kütüphanenin yerini bilmiyorsunuzdur. Beni izleyin. Size yolu göstereyim” diyerek onları kütüphaneye götürdü. Müdüre, “Bu gençler size teslim. İstedikleri kitapları verin onlara. Akşama kadar burada kalacaklar, kitap okuyacaklar, Okumayanları bana bildirin” dedi. Gençlere döndü, “Şimdi ben gidiyorum. Her gün kontrole geleceğim. Kaytaran olursa canına okurum ha, ona göre!” diye işaret parmağını salladı. Kendi kendime, “Tam yönetici olacak kişi bu; ama ne yazık ki deli. Akıllı olsa, acaba bu yaptıklarının binde birini yapabilir miydi? Yapsa bile söz dinletebilir miydi yoksa başı belaya mı girerdi?” diye söylendim. İnsanlara söz dinletebilmek, onları doğru yola getirmek için akıllı değil, deli olmak gerekiyor görünüşe bakılırsa. O halde haydi deliler iş başına! Akıllıların neler yaptıklarını, daha doğrusu yapamadıklarını gördük. Bir de sizi deneyelim bakalım. Durumumuz bugünkünden daha kötü olmaz herhalde... Erhan Tığlı

2 Aralık 2023 Cumartesi

Stres, kaygı ve depresif koşulları iyileştiren rahatlatıcı müzik, iyileş...

BAKIŞLAR

Bakış... Gönülden gönüle akış Bakış... Güzelliğe alkış Bakış... Eder sözlerle yarış Bakış... Aradaki buzları eritmek için ateş yakış Bakış... Limandan kalkış, enginlere dalış Bakış... Yerine göre bahar ya da kara kış Bakış... Yakaya karanfil, gül takış Bakış... İlişkilere çivi çakış Bakış... Dostlarla barış, düşmanlara taş atış!

30 Kasım 2023 Perşembe

Yağmur Masalı

YAĞMUR MASALIDIR BU MASAL! Eski zamanlardan birinde, cinspor ile inspor maç yaparlarken çinili hamam içinde, o zamanlar şimdiki gibi değil, her şey başka bir biçimde. Ne televizyon var ne telefon, ne de bilgisayar. Ama her şey yirmi dört ayar! Mesajlaşacaklarına karşı karşıya gelip konuşuyorlar ya da mektup yazıyormuş insanlar. Gözleri televizyon ekranında değil, birbirlerinde oluyormuş anne, baba ile çocuklarının. Eve gelen konuklarla konuşur gülüşürlermiş. Mutluluğu kendilerine saklamaz, bölüşürlermiş. O yörenin tek derdi susuzlukmuş. Yeterli yağmur yağmadığı için iyi yetişmezmiş sebze ve meyveler, dağ gibi yığılırmış bulaşıklar, Sık sık yıkanamadıkları için kirli kirli gezermiş insanlar. Ne yapsalar olmamış, bir türlü yağmur yağmamış. Eşeden köşeden, kuşlar uçtu meşeden. Avcılar av bulamadıkları için ölmüşler üzüntüden. Kuşseverler ise göbek atmışlar sevinçten, neşeden. Kuşların nereye gittiğini merak ettim, koştum arkalarından. Koşarken bir dereye düştüm. Su buldum diye sevindim. Öyle susamışım ki, dereyi bir yudumda içtim. Yosunları ekin sanıp biçtim. Balıklarla dans ettim, kurbağalarla şarkı söyledim. Derken hop diye karşı yakaya geçiverdim. Defteri, kitabı açıverdim. Okuyup yazınca iyiyi, doğruyu seçiverdim, gerçekleri görüverdim. Masal masal matladı, hep balonlar patladı. Susuz yerin insanları su bulmak için kuyular kazdı, yağmur dualarına çıktı ama su kıtlığına bir türlü çare bulunamadı. Yörenin bir dervişi varmış. Çıkmış ortaya: “Dediklerimi yaparsanız yağmur yağdırırım ben” demiş. Herkes kahkahalarla gülmüş. “Hadi be, git işine! Yağmur yağdırmak sana mı kaldı? Nice bilgili kişiler uğraştı da başaramadı. Bizi boşuna oyalama” diye alay etmiş. İçlerinden biri, “Öyle demeyin. Ummadık taş baş yarar. Bir deneyelim bakalım. Denemekten ne çıkar? Denize düşen yılana sarılırmış” diye konuşmuş. “Peki öyle olsun” demişler, dervişin teklifini kabul etmişler. Derviş çocukları toplamış, “Hadi bakalım, iş bize düştü, demiş. Evlerden yağ toplayacaksınız. Yağ toplarken de yağ yağ yağ diye bağıracaksınız.” Çocuklara bu iş oyun gibi gelmiş. Hemen ellerine birer kap alarak yağ toplamaya, bir yandan da yağ yağ yağ diye bağırışmaya başlamışlar. Derviş toplanan yağları kazanlara dökmüş. İçine sebzeler, türlü baharatlar atmış. Yağı, tuzu yerinde güzel bir çorba yaparak çocuklara ve yoksullara yedirmiş. Çorbalarını içerlerken hepsi de “yağ yağ yağ” diye ağızlarını şapırdatıyorlar, gülüyorlarmış. Bir süre sonra yağmur yağmaya başlamış. Öyle bir yağmur yağmış ki, her taraf suyla dolup taşmış. Ortalığı sel almış. Yağmur bir türlü durmak bilmiyormuş... “Dur” demişler durmamış yağmur. Olmuş dere tepe çamur. Çaresiz kalıp dervişin kapısını çalmışlar. “Yağdırdığın gibi durdur şu yağmuru ne olur?” diye yalvarmışlar. Derviş, bıyık altından gülmüş: “Şu işe bak yahu! Siz bana deli der, sözlerime hiç kulak asmazdınız. Ne oldu, hangi dağda kurt öldü?” diye sormuş. “Ocağına düştük. Aman, kusurumuza bakma. Yanılmışız. Affet bizi” demişler. “Kendini akıllı sananlara bak, benim gibi bir deliye muhtaç oluyorlar. Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin. Neyse, isteğinizi bir şartla yerine getiririm. Ne istersem vereceksiniz, yoksa hiçbir şey yapmam” demiş derviş. “Söz veriyoruz. Her isteğinizi yerine getireceğiz. Yeter ki kurtar bizi bu durumdan” diye dervişin ellerine sarılmışlar. Derviş oradakilere dönmüş: “Önce bütün küsler barışacak, birbirine sarılacak, demiş. Sonra da çocuklar her evden ceviz toplayıp bana getirecek.” “Tamam, öyle olsun” demişler. Küsler barışmış, kucaklaşmış, pişmanlık gözyaşları sel sularına karışmış. Herkes kalp kırmamak, birbirinin gönlünü almak için yarışmış. Çocukların topladıkları cevizler küfelere boşaltılmış. Derviş, çocuklara, “Ben ne yaparsam yapın, ne dersem deyin” deyip elini ceviz küfelerinden birine daldırmış, “Yağma!” diye bağırarak havaya savurmuş. Çocuklar da “yağma” diye bağırarak dervişe uymuşlar. Bu sözü diğerleri de duymuşlar. Onlar da “yağma” diye bağırmışlar. “Yağma” sesleri yağmurun da kulağına gitmiş, yağmayı bırakmış. Cevizler yağma edilmiş, tatlılar yapılarak açlara, yoksullara yedirilmiş. Böylece yöre büyük bir felaketten kurtulmuş. Güneş açmış, sel suları çekilmiş ve herkes sevinmiş, düğün bayram etmiş. Ozanımız sazını almış, şu türküyü söylemiş: “Bahçelerde börülce Oynasın herkes gönlünce Dünya cennete döner Sevenler sevilenler Bir araya gelince.” Masalımız işte bu kadar. Zamanında gözümüzü dört açıp gereken önlemleri almazsak dünya olur bize dar, bahar gelmek bilmez, her tarafı kaplar soğuk, çamur ve de kar. Hepinizin gönlüne mutluluk yağmuru yağsın çocuklar. ***Erhan Tığlı***