19 Mayıs 2010 Çarşamba

İNSANLIK NERDE?


İNSANLIK NEREDE?
Bir türküde, “İndim dereye, taş bulamadım / Gönlüme göre eş bulamadım” deniliyor.
Eş yerine iş, aş da diyebiliriz. Taşların bağlandığı, köpeklerin salıverildiği bu devirde
Zalime atmak için taş da yok. Lokantalarda, çarşı ve pazarda sağlıklı yiyecek bulmak o kadar zor ki... Yani eş bulmakla bitmiyor iş. İyilik, güzellik azaldı ama çevre kirliliği, gürültü, anarşi, terör bol miktarda var. Yaşamak pahalı, ölmek ucuz. Üstelik kötülüğe, çirkinliğe alıştık, göz yumarak, aldırmayarak daha da çoğalmaları için var gücümüzle çalıştık...
“Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? (...) Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. (...) O, kara toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte her yanın kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.” diyen Yakup Kadri ne kadar da haklı. Kendimi bir “Yaban” gibi hissediyorum ve sözde okur-yazar ama kitap okumayan, mektup bile yazmayan kişilerin kirli sokaklarında bir yabancı gibi dolaşıyorum.
Magandalar birbirlerine eşek şakaları yapıyorlar, yedikleri yiyeceklerin artıklarını yerlere fırlatıyorlar, itişip kakışarak gelip geçenleri rahatsız ediyorlar ama kimse ses çıkar(a)mıyor, üstelik aman başım belaya girmesin, bana bulaşmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar, diye oradan hızla uzaklaşıyor herkes. İsmet İnönü’nün, “Namuslular en az namussuzlar kadar cesur olmalıdırlar” sözü geliyor aklıma. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, dersek yüz bulur, astar ister böyleleri. Susma, sustukça sıra sana gelecek. Bu tür kişiler çoğalacak, rahat, huzur elden gidecek” diyorum ama kimse oralı olmuyor.
Aklıma bir Bektaşi fıkrası geliyor: Kibar bir gence bir arkadaşı eşek demiş. Şimdiye dek böyle bir hakarete uğramayan genç bunu hazmedememiş, düşüp bayılmış, bir türlü ayıltamamışlar. O sırada oradan geçmekte olan bir Bektaşi durumu öğrenmiş, gencin kulağına eğilip bir şeyler söylemiş. Geç bir süre sonra ayılmış, gülerek çekip gitmiş. Oradakiler bunu nasıl yaptığını sormuşlar. Bektaşi gülerek, “Çok kolay, demiş. Genç daha önce kendisine eşek denilmediği için, bu söz çok ağırına gitmiş ama ben kulağına kırk kere eşek deyince alıştı, hiç yadırgamadı.”
Azalan insancıllığa, çoğalan hayvanlığa bakıyorum da, fıkradaki genç gibi olmak üzereyiz diye düşünüyorum ve Nabi’nin bir beytini değiştirerek şöyle diyorum:
Bende tepki yok, onda insanlıktan zerre
İki yoktan ne çıkar, düşünelim bir kere.

18 Mayıs 2010 Salı

Anlamlı İki Dörtlük


Aksın sular harıl harıl
kimseye ne küs ne darıl
Eğer insanım diyorsan
sevdiğine sıkı sarıl.
****
Hep kötülük sezdirir
tatlı candan bezdirir
sevmek nedir bilmeyen
kuru bir can gezdirir!

18 Mart 2010 Perşembe

GÜLÜŞÜN ŞİİR YAZDIRIYOR


Gülüşün şiir yazdırıyor senin
bakışın şiir
yosun yağdırıyor aşk denizime gözlerin
Deniz feneri oluyor
yakamoz güzelliğin
kurtarıyor sisten karanlıktan
yıldızlarla buluşturuyor
özlemlerimi
ellerime uzanan ellerin
kucaklıyor kalbimi sımsıkı
engin bir yolculuğa çıkarıyor
Kovanıma bal taşıyor sevgin
yaşamak kokuyor gülüşünün gülü

12 Mart 2010 Cuma

DARBEli TAŞlamalarım


DARBELİ TAŞLAMALAR

Kimi askeri darbeyle suçlanıyor
Kimi hukuksal darbeyle...
Ya ondan yana olacaksın
Ya bundan yana!
Başka yolu yok kurtuluşun
İyi ama beyler
Bize giydirmek istediğiniz giysi
Çok sıkıyor, dar be!
***
Temiz eller operasyonu hazırlanıyormuş
Aman beyefendi
Eller şöyle dursun
Her şeyden önce
Beynini temizle beynini!
***
Hukuk siyasete alet
Olursa şayet
Sadece sözlüklerde kalır
Özgürlük eşitlik adalet...
Erhan Tığlı
*********

3 Mart 2010 Çarşamba

SEVENLER AĞLAMASIN


AĞLATMAMALI AŞK

Ağlatmamalı aşk
Güldürmeli yüzümüzü
Gül bahçesine çevirmeli
Özümüzü...
Dağıtmalı kara bulutlarımızı
Yeşertmeli gönlümüzü
Öyle bir yerleşmeli ki benliğimize
Sevinç ve neşe
Üzüntü, acı girememeli içeriye
Dolup taşmalıyız güzelliklerle
Ondan ayırmamalıyız yönümüzü
Başımızda esen sevda yeli
Şiire döndürmeli öykümüzü
erhantigli@mynet.com
******************

23 Şubat 2010 Salı

Kalbe Düşen Cemre



Takvimlere göre şubat ayının yirmisinde cemre havaya düşer ve baharın ucu gözükür. 27 Şubat cemre suya, daha sonra da 5 martta toprağa düşer, havalar ısınır, bahar kendini daha çok göstermeye başlar. Gerçi mart çıkmak istemez, mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, arada sırada soğuk olur, hatta kar bile yağar ama artık kışın can çekişmesinin önüne geçilemez, bahar yeli kış yelini kovar, çiçeklerin allı yeşilli açmasıyla gönlümüzde taht kurar.
Cemre ateş demektir, bir simgedir. Bir yere düşmez, havaları ısıtır sadece. Çinlilere göre her cemre, güneşle doğanın zifaf gecesidir. Kuşlar bu buluşmayı kutlarcasına ötüşürler, böcekler, arılar, kelebekler düğün gününün muştucusudurlar. Güller tomurcuklanır, yüzlere bir sevinç gelir, içimizdeki duygular depreşir, güzelleşir, evrene mutluluk gelir, yerleşir...
Bir gazeteye torpilli bir genç alınmış. Geç torpilli olduğu için kimseyi takmıyor, saygısızlık ediyormuş. Bu saygısızı bir türlü kovamayan yazı işleri müdürü onu yanına çağırtmış:
“Gölbaşı yöresine cemre düştüğü söyleniyor. Git şunun resmini çek de gel. Başaramazsan sakın geri gelme!” demiş.
Şımarık genç gitmiş, gidiş o gidiş! Kendisinden haber alınamamış.
Birkaç gün sonra jandarma karakolundan bir telefon gelmiş:
“Sizin bir muhabiriniz buradaki tarlaları, bahçeleri dolaşıp düşen cemrenin resmini çekeceğim diye tutturuyor. Deli midir nedir? Şuna bir şey söyleyin” diyormuş komutan.
Müdür doğaya düşen sıcaklığın resminin olamayacağını bildiği için karakol komutanına gerçeği açıklamak istemiş, tam, “Biz onunla dalga geçtik. Bilgisini ölçmek istedik” diyecekmiş ki, karakol komutanı sözlerini sürdürmüş:
“Beyefendi bu ne biçim iştir, cemre düşecek de bizim haberimiz olmayacak mı yani? Eğer öyle bir şey olsaydı nöbetçiler görür, bana bildirirlerdi!”
Cemre nereye düşer, size hiç cemre düştü mü, düştüyse nerenize düştü?
Aşk kalbe düşen bir cemredir, sakın unutmayın, cemrenizi bunca işimin arasında sen de nereden çıktın diye sakın kovmayın. Bu konuda yazdığım bir şiirle yazıma son veriyor ve hepinize hayırlı, uğurlu cemreler diliyorum.
Havama cemre düştü
Selam yolladım kuşlarla
Gökyüzünün mavisine
Yaşım yirmiye dönüştü.
***
Toprağa cemre düştü
Umut taşıdı gönlüme
Karıncalarım, arılarım
Mutluluğu bölüştü.
***
Suyuma cemre düştü
Coştu ırmaklarım
Açtı tüm çiçeklerim
Börtü böcek gülüştü.
***
Kalbime cemre düştü
Yeşerdi solgun umutlar
Eridi kar, dindi fırtına
Vardım yaşadığımın farkına!

Erhan TIĞLI
***********