2 Mayıs 2024 Perşembe

BURUNLU GÜLMECE

Burun deyip geçmeyin. O, en önemli organlarımızdan biridir. Şaire bir anlık görmeyle şiir yazdırıyor, Karadenizliler burunlarından tanınıyor. 2. Abdülhamit, burnu büyük olduğu için burun kelimesini yasaklamış, yazarlar karalardaki burunlardan söz ederlerken karaların denize doğru olan çıkıntıları demek zorunda kalmışlar, ceza yememek için. Gururlu, kendini beğenmiş kişiler burunları havada dolaşırlar, burunlarından kıl aldırmazlar. Çektiğimiz zorlukları anamdan emdiğim süt burnumdan geldi, diye belirtiriz. Ana babasına çok benzeyen çocuklar için, “Hık demiş, burnundan düşmüş” deriz. Kadınlar güzel görünmek için burun ameliyatı olurlar. Bazı kimseler burunlarına enfiye, kokain çekerler... Burunla ilgili şöyle bir fıkra var: Köye yeni atanan hoca camiye pek gelen olmadığını görünce köylülere bunun nedenini sorar. Namaz duası bilmediklerini söylerler. Hoca “Ben yüksek sesle dua okurum, siz de tekrar edersiniz” der. “Tamam” derler. Hoca yere eğildiğinde burnu taban tahtalarının arasına kısar, can acısıyla “Burnum kıstı” diye bağırır. Bunun dua olduğunu sanan cemaat “Burnum kıstı” diye tekrarlar. Hocayı kurtarmaya gelen olmaz! Bir süre sonra burnunu kurtaran hoca hiçbir şey olmamış gibi namaza devam eder. Namaz bitip de camiden çıkarken bir genç hocaya yaklaşır, “Duanız çok güzeldi. Hele o son duanıza bayıldım. Hiç böyle bir dua duymamıştım” der. Yazımı ders verici bir fıkra ile bitiriyorum. Adamın birine bir cin görünür, ona üç dilekte bulunmasını söyler. “İyi düşün taşın. Dileğinden vazgeçersen hakkını kaybedersin, geri dönüş yok” der. Adam düşünürken kaynanası içini çeker, “Şimdi şöyle mis gibi bir börek olsaydı da yeseydik” der. Hemen bir tepsi börek gelir önlerine. Adam kızar, “Dileğin birisini senin yüzünden heba ettik. Her işe burnunu sokmasan olmaz mı, hay o börek burnuna yapışaydı!” diye bağırır. Börek kaynananın burnuna yapışır. Bir hakları kalmıştır. Damat, kaynanasını “Ses çıkarma da şöyle güzel bir dilekte bulunalım” diye uyarır ama kadın “Ben böyle burnu börekli halde el yüzüne nasıl bakarım?” diye itiraz eder. Bir süre çekişirler, onun yalvarmalarına dayanamayan adamcağız, “Börek kaynanamın burnundan düşsün” der. Böylece üç dilek te boşa gitmiş olur. ERHAN TIĞLI

29 Nisan 2024 Pazartesi

EŞEĞİN TÜRBESİ

Şeyhin biri türbe etrafında kurulmuş dergahta kendisine çok yardım eden iyi bir adama el vermiş; -“Var git sen de kendi dergahını kur, ama şu topal eşekten başka sana verecek bir şeyim yok” demiş. Adam önde topal eşek arkada az gitmişler uz gitmişler dere tepe derken eşek zaten yaşlı, ölüvermiş… Adam eşeği gömmüş, başına oturup kara kara düşünürken bir kervanbaşı durup sormuş “Kimin bu mezar, sen ne yapıyorsun?” -Adam “Çok değerli bir şeyhti, öldü, gömdüm, bırakıp gidemiyorum” deyince kervandakiler hemen bir türbe inşa etmişler, bizim adam da oranın şeyhi olmuş. Zaman geçmiş, yeni şeyh ve türbe çok çok ünlü olmuş, eski şeyhi de duymuş ziyarete gelmiş. Yatma saati gelip kalabalık dağılıp yalnız kalınca eski şeyh yeni şeyhe sormuş: -“Türbede yatan kim?” -Yeni şeyh “Aman şeyhim sus kimse duymasın, senin verdiğin topal eşek o” deyince eski şeyh kahkahayı basmış: “Benim türbedeki de onun anası…! Not: Her konuşanı Alim, Her susanı Cahil sanma..! Dış görünüşe aldanma.” Her şeyin bir dış görünüşü, bir de içyüzü vardır. Onun için yalnız dış görünüşe bakarak yargıya varmak insanı aldatabilir. Cemal Damar iletsi

PARMAKLA GÖSTERİLEN ADAM

PARMAKLA GÖSTERİLEN ADAM Parmak vücudumuzun ufacık bir organı, elimizin uzantısıdır ama uygarlık onunla başlamıştır diyebiliriz; çünkü insanlar merak ettikleri şeylere önce parmaklarıyla dokunup yokladıktan sonra onların ne olduğunu, ne işe yaradıklarını anlamaya çalışmışlardır. İnsanların eşit olmadıklarını “Beş parmağın beşi bir mi?” diye vurgularız. Politikacılar yoksulların ağızlarına bir parmak bal çalarlar, kendileri ise bal tutar, parmaklarını yalarlar. Çok hünerli kişileri “on parmağında on marifet var” diye tanımlarız. Dedikoducular bizi parmaklarına bir doladılar mı kurtulamayız ellerinden, dillerinden. Her cinayette bir kadın parmağı aranılır. Alacağımız bir şeyi unutmamak için parmağımıza ip bağlarız. Pişirilen yemeğin ne kadar güzel olduğunu belirtmek için, “parmaklarını yersin” deriz. Hayran ve şaşkın kalanlar parmaklarını ısırırlar. Parmağını her işe sokmak her şeye karışmak demektir. Birini azarlarken işaret parmağımızı yukarıya doğru sallarız, küçük çocukları “parmak kadar” diye küçümseriz. Kimi dikkatsiz işçiler iş yaparken parmaklarını makineye kaptırırlar. Parmak günlük yaşamımızda önemli bir yer tutar. Kıbrıs’ta ve Söke dolaylarında Beşparmak Dağları vardır. Bir tatlımızın adı vezirparmağıdır. İstanbul’da Parmak kapı semti bulunur. Düşmeyelim diye evlerimizin ya da balkonumuzun önüne parmaklık yaptırırız. Parmaklamayı, parmak atmayı pek severiz. Kurnaz kişiler bizi parmaklarında oynatırlar. Benciller de başkaları için parmaklarını bile oynatmazlar. Oynarken parmaklarımızı oynatır, avucumuza değdiririz. Parmaklarımız kimi zaman konuşma yerine geçer. Parmaklarımızı birbirine sürtersek “para” demektir. Dikkat çekmek için parmaklarımızı şaklatırız. Freud güzel bir noktaya parmak basıyor: “Birini işaret ederek suçlarken işaret parmağınız onu, diğer üç parmağınız ise sizi gösterir.” Başparmağımızla işaret parmağından bir yuvarlak yapıp karşımızdaki kişiye uzatıyorsak onun eşcinsel olduğunu “ima” etmiş oluruz. Aynı el hareketini gözümüzün hizasında yapıyorsak karşımızdakini “takdir” ediyor ve “mükemmel” mesajı yolluyoruz demektir. Okuma yazma bilmeyenler başparmaklarını mürekkebe batırarak imza atarlar. Parmaklarımızı yukarda birleştirip sallarsak yediğimiz yemeğin güzel olduğunu, işlerin yolunda gittiğini belirtmiş oluruz. Araplarda ise “sakin ol” demektir. Başparmağımız hava olursa “sorun yoktur, her şey yolundadır”. Bozkurt selamıyla metalcilerin hareketi birbirine benzerler; iki işaret de kurt simgesini andırırlar. Akdeniz ülkelerinde ise “baban boynuzlu” anlamına gelir! Orta parmağın yukarı kalkışı “küfür” etmekle eşdeğerdedir... İkinci dünya savaşında İngiltere başbakanı Churchil parmaklarıyla “zafer bizimdir” anlamında V işareti yaparak halkına moral vermiş, bu işaret sonradan simgeleşmiştir. Parmaklarımızı yumarak yumruk yaparız, böylece gücümüzü vurgular, düşmanlarımıza meydan okuruz. Bir parmaklı türküde şöyle deniliyor: “Karadut parmak gibi Dökülür ırmak gibi Beni yârden ayıran Kurusun yaprak gibi” Bir maniye göz atalım gelin: “Hoştur bal ile kaymak Yiyelim parmak parmak Nazlı yâre sarılmak Cennetten gül koparmak” Parmak deyip geçme. Her parmağın ayrı adı vardır: Başparmak, serçe parmağı, yüzük parmağı, işaret parmağı... Evlilik parmağa yüzük takmakla başlar. Öğrenciler, soru sormak, söz almak için parmak kaldırırlar. Aziz Nesin’in de değindiği gibi; İnsanın en marifetli parmağı işaret parmağıdır. Hem işaret etmeye, hem karıştırmaya, hem de başka işlere yarar. Bal tutunca yalayacağınız işaret parmağınızdır. Madik atmak işaret parmağıyla olur. Parmaklamak da işaret parmağının görevi…”Bu işte kadın parmağı var” denildiğinde, herhalde hiç kimse kadının zavallı serçe parmağını ya da baş parmağını düşünmez. Önderler hedef gösterirlerken, hedefleri, parmaklarının en uğursuzu olan yüzük parmağıyla değil, işaret parmaklarıyla gösterirler… Gelin bu konuyu fıkra ve anekdotlarla çiçekleyelim: Din dersinde hoca kıyamet kopmasını ballandıra ballandıra anlatmış. Sonra da öğrencilere “Anlamadığınız, sormak istediğiniz bir şey var mı?” demiş. Öğrencilerden biri parmak kaldırmış: “Hocam, her şeyi anladım da bir şeyi anlamadım,” diye dudak bükmüş, “O gün okullar tatil olacak mı, olmayacak mı?” *** Derste öğretmenimiz bizi denemek için parmaklarından birini gösterdi: “Bu parmağı Çinliler niye kullanamaz, biliyor musunuz?” diye sordu. “Bilemedik, Siz söyleyin hocam” dedik. “Bunda bilmeyecek ne var?” diye güldü, “Bu parmak benim parmağım da ondan!” *** Anne babalarımız bizim toplumda parmakla gösterilecek bir adam olmamızı isterler. Siz oldunuz mu, bilemem ama ben oldum. Nasıl mı? Ne zaman yanlarından geçsem eş dost parmaklarıyla beni göstererek şöyle diyor: “Şuna bak, bütün parasını kitaplara yatırıyor. Kitapları toplatıldı, yakıldı, kendisi gözaltına alındı ama gene de akıllanmadı. Sadece okumakla yetinse neyse; Başı o kadar derde girdiği halde yazı yazıp duruyor, yazmaktan bir türlü vazgeçmiyor. Hani yazdıkları para etse yüreğim yanmaz. Emekleri ziyan oluyor, bir işe yaramıyor. Bedavaya gidiyor hepsi de. Böyle enayi zor bulunur vallahi!” ERHAN TIĞLI

26 Nisan 2024 Cuma

Helva Hanım

Konuya girmeden önce sorayım. Helvayı sever misiniz? Ben pek severim. Taze ekmekle helva çok iyi olur. El gücüyle çalışanlar helva ekmek yiyince enerji toplarlar, yorgunluklarını unuturlar. Çeşit çeşit helva vardır: Koz helvası, tahin helvası, irmik helvası, yaz helvası, cevizli helva, çikolatalı helva, kar helvası, keten helva…(Yandı gülüm keten helva diye de bir deyim var.) Nasrettin Hoca yağan karı alıp içine pekmez koyuyor, kar helvası yaptığını söylüyor. Tadanlar beğenmiyorlar. Hoca onlara hak veriyor, “Yaptım ama ben de beğenmedim” diyor! Dedemin anlattığı bir fıkra var. Bir Fransız turist Konya’ya geliyor. Bir helvacı dükkânının önünden geçerken vitrindeki helvalar dikkatini çekiyor. Onlarda böyle bir şey olmadığı için bunların ne olduğunu merak ederek içeri giriyor. Dükkân sahibine,” Kes köse?” (Bu nedir) diye soruyor. Adam onun “Kes bir parça” dediğini sanıyor ve helvadan kesip veriyor. Turist helvayı yedikten sonra bir daha “Kes köse?” diyor. Adam kesip veriyor. Turist bir daha “Kes köse?” deyince bizimki kızıyor: “Kese kese helva kalmayacak be! Sen buraya alışveriş etmeye mi geldin, bedava helva yemeye mi?” diyerek turisti kovuyor. Dostlarımız helvamızı yemek isterler. Hastalanan arkadaşlarına, “Helvanı ne zaman yiyeceğiz?” derler. Neden böyle diyorlar biliyor musun? Biri ölünce hayır olsun diye arkasından helva dağıtırlar da ondan. (Ne kötü şaka değil mi bu!) Her ortama uyduklarını belirtmek isteyenler, “Ben helva demesini de bilirim, halva demesini de” derler. (Anadolu’nun kimi yerlerinde helvaya halva, elmaya alma derlermiş.) Gerçi konuyu çok dağıtmış olacağım ama yeri gelmişken, bu konuda bir şey anlatmak istiyorum. Satıcının biri elma satıyormuş, öbürü de yoğurt. Yoğurtçu, “Tatlı yoğurt!” diye bağırırken elmacı da kendi ağız biçimiyle, “Ekşidir alma” diye ekşi elma sattığını belirtmek istiyormuş ama yoğurtçu bunu yanlış anlamış, onun yoğurduna ekşi dediğini sanmış ve kavgaya tutuşmuşlar. Zor ayrılmışlar. Gelelim helvamıza. Helvacı türküsünü biliyor musunuz? Bilmiyorsanız söyleyivereyim. “Kara koyun etli olur Kavurması tatlı olur Buralarda yâr seven Ölmez ama dertli olur. Helvacı helva! Keten tohumlu helva Şeker lokumlu helva!” Helvadan niye bu kadar söz ediyorum da asıl konuya hemen girmiyorum? Helvayı çok sevdiğim için, sözünü ederken yemiş gibi oluyorum da ondan. Bizimkilerin kilo, kolesterol sorunu olduğu için evimize helva girmiyor uzun zamandır. Bu kadar giriş yeter. Şimdi öyküme geliyorum. Almanya’ya giden bir işçimiz orada Helga adında bir Alman kızıyla evleniyor. Bir süre sonra Türkiye’ye dönüyorlar, bir ev alıp temelli kalmaya başlıyorlar. Alman kızı Türkçe öğreniyor ama tam değil. Daha birçok eksiği oluyor. Konuşma biçimi de Türklere uymuyor. Çevredeki kadınlarla tanıştırırlarken Ayşe Teyze ona adını soruyor. Helga helva der gibi,”Helga” diyor. Teyzemiz, “Helva mı? Benim adım da baklava!” diye espri yapıyor. Bu olaydan sonra Helga’nın adı Helva olarak kalıyor. Eski adı unutuluyor. Helva hanım kocasının gözüne girmek için Türk yemekleri yapmak istiyor. Bir yemek kitabı satın alıp oradaki tariflere bakarak yemek yapmaya başlıyor. Kitapta yemek için gereken malzemeler sayılırken bazı adların yanına “arzuya göre” yazılmıştır. Bunu da bir yemek malzemesi sanan Helva hanım çarşıdaki bütün dükkânları dolaşıp “arzuya göre” yi arıyor, tabii bir türlü bulamıyor. Çaresiz, “arzuya göre” olmadan yemek yapmak zorunda kalıyor. Merakla kocasını bekliyor. Kocası geliyor, yemek yerken beğendi mi acaba diye sürekli kocasının yüzüne bakıyor Helva hanım. Bir şey anlayamayınca daha fazla bekleyemiyor, kocasına yemeği nasıl bulduğunu soruyor. “Çok güzel olmuş. Eline sağlık” diyor erkek. Bu sözlere inanamıyor Helva hanım. “Gerçekten beğendin mi, yoksa beni üzmemek için böyle mi söylüyorsun?” diye soruyor kocasına. “Beğendim tabii. Sana niye yalan söyleyeyim?” diyor erkek. “Aslında bu yemeğin bir eksiği var” diyor Helva hanım. Erkek dudak bükerek: “Ben bir eksik bulamadım. Neymiş o?” diye soruyor. “Kitapta arzuya göre de var ama aradım, bir türlü bulamadım” diye önüne bakıyor kadın. “Arzuya göre diye bir yemek malzemesi duymadım ben. Getir şu kitabı da bakalım içine” diyor adam. Kadın yemek kitabını getirip gösteriyor. Erkek gülmeye başlıyor. Kadın bozuluyor, onun alay ettiğini sanıyor. Erkek gerçeği açıklamak zorunda kalıyor: “Arzuya göre demek; isteğe bağlı, isteyen koyar, istemeyen koymaz demektir” diyor. Türkçeyi iyi bilmediği için boşu boşuna arzuya göre aradığını anlayan Helva hanım da gülmeye başlıyor. Birlikte öyle gülüyorlar ki bu gülüş tatlı yerine geçiyor, yemeğin üstüne tatlı yemiyorlar artık.

18 Nisan 2024 Perşembe

İNSAN NE OLMALI

İnsan insana Yoldaş olmalı Canına can Yüregine derman Duygularına ferman olmalı Kalp ağrısı değil Yaralarına merhem olmalı Gözyaşı değil Mutluluk sebebi olmalı Elini kalbine koyunca Hiçbirşeyi değil Her birseyi olmalı Kısacası insan insana Her daim yar olmalı

5 Nisan 2024 Cuma

Gözümüz gerçek yüzümüzdür

GÖZÜMÜZ ÖZÜMÜZDÜR -Gözümüz özümüz İlk ve son sözümüzdür Hem gözcümüz hem sözcümüz Bizim gerçek yüzümüzdür- Kimi göz çiçekli bahçelerde gezdirir Kimisi vahasız çöllere götürür Yüzümüzü güldüren güldür kimi göz Ölmeden öldürür ama dikeni Kimi zaman yangın çıkarır gönlümüzde Kimi zaman ateşimizi söndürür ** Göz vardır üşütür insanı Yağdırdığı kar Göz vardır bahardır Gören olur bahtiyar Olsa da ihtiyar… Bir bakarsın, aşılmaz dağ olur Bir bakarsın fırtınalı deniz Rengi biçimi değişiktir ama Bırakır benliğimizde derin bir iz Erhan Tığlı

2 Nisan 2024 Salı

Edebiyatımızda Gülüş

EDEBİYATIMIZDA GÜLÜŞ Gaziantep Tıp Fakültesi öğretim üyesi Profesör Doktor Yavuz Coşkun, “Çocuklarınıza sistemli olarak gülmeyi öğretin. Gülmeyi öğrenen çocuklar hayata daha olumlu bakar ve iyimser olarak büyür” diyor. Sadece çocukların değil, büyüklerin de gülmeyi öğrenmesi gerekiyor. Bu işi en iyi sanatçılar yapar. Bu yazımda şair yazarların gülmekle ilgili sözlerine, dizelerine yer vererek gülmenin önemini ve değerini vurgulamaya çalışacağım. Molla Demirel, sevgilisine “Deli olurum sesini duymadığım/Gülüşünü görmediğim gün” diye sesleniyor. Replier, “Birlikte gülmediğimiz birini gerçekten sevemeyiz” diyor. Piercy, “Paylaşılan kahkaha erotiktir” diyerek bize dudak büktürüyor. Gardonyi, “Ben, adamı gülmesiyle ölçerim; kunduracı kahkaha atar. Bilgin sadece gülümser” deyip kahkaha atmaya karşı çıkıyor! “Şen adam güneşe benzer, girdiği yeri aydınlatır” diye Cenap Şahabettin, delilikle budalalığın farkını bakın nasıl belirtiyor: “Her şeye gülmek deliliktir; hiçbir şeye gülmemek de kuşkusuz budalalıktır.” Molier, “İnsan güldüğü kadar insandır”, Graville, “İnsan gülmesini bilen hayvandır” diyorlar. Chamfort’a göre, “gülmediğimiz günler kaybolmuş sayılır.” E.W.Wilcox çok önemli bir gerçeğe değiniyor: “Gülerseniz dünya da güler; ağlarsanız yalnız ağlarsınız.” Maksut Koto, Beşparmak dergisinde çıkan “Sana Bulaşan En Güzel Şey, Gülmek” adlı şiirinde bakın gülmeyi nelere benzetiyor: “gülmek, köz bir uykudan yalınayak uyanmaktır/ gülmek, mevsimi mavimsi bir düş olan martının yüreğidir/gülmek, ah ile başlayan zindanın sorgusuz güneşidir/gülmek, sana bulaşan en güzel şey... (...) gülmek, sebebsizce yeşeren bir bahar/ sanki, on üçüncü ayından başını uzatan/kasımpatı/hüznün aynasıdır gülmek” “Yüzünüzdeki gülümseme kalbinizin evde olduğunu bildiren, ışık yanan bir pencereye benzer” diyerek gülmeyi pencereye benzetiyor Francis Benson. Gülmek bakın daha nelere benzetiliyor: “Gülmek kalbin kendi kendini tedavi için yaptığı bir ilaçtır.” J. Holland, “Gülmek, fırtınalı gökte doğan bir gökkuşağına benzer.” A. Grün, “Güleryüz altın anahtardır.” T. B. Macavlav, “Gülmek bir güneştir, insanın yüzünden hüzün ve keder kışını defeder.” Victor Hugo... Radi Fiş’e göre “Ağlamak köleliğin, gülmek özgürlüğün ifadesidir.” M. Emin Değer, güneşin doğuşunu sevdalı kızların gülüşüne benzetiyor; “Güneşin doğuşu orda her sabah/ Sevdalı kızların gülüşü gibi” Ziya Paşa, nazik gülüşlere aldanmak gerektiğini belirtiyor: “Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm Şirin dahi kastetmesi cana gülerektir” Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde gülmeyi toplumsal yönden şiirleştirmiş: “Gülmek/ bir halk gülüyorsa gülmektir.” Şair Nedim, sevgilinin şeker gülüşüyle öyle kendinden geçmiş, sarhoş olmuş ki, kendisini zevk meclisine kadeh yapan sevgilisinin içki kadehini yarım sunmasını istiyor: “Bir şeker handeyle bezm-i şevke cam ettin beni/ Nim sun peymaneyi saki tamam ettin beni” Yusuf Ziya Ortaç, “Gülüşü o kadar hoştu ki hele/Lebinden goncalar düresim geldi” diyor sevgilisi için. Fuzuli, sevgilisinin gülüşünü görünce ne yapacağını şaşırıyor; “Nutkum tutulur gonca-i handanını görünce” demekte kendini alamıyor. Cahit Sıtkı Tarancı, yanında sevgilisi gülünce şu dizeleri yazıyor: “İlktir hem sarhoş hem ayık olduğum/Bir gerçek içindeyim düşten güzel/ Sevdiğim gülüyor yanıbaşımda” Ümit Yaşar, sevgilinin en çok gülüşünü seviyor: “Ben senin en çok gülüşünü sevdim Sevindiren, ,içinde umut çiçekleri açtıran Unutturur bana birden acıları, güçlükleri Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman” Salah Birsel, “Kikirikname” adını taşıyan alaycı şiirinde, “Sizinki de gülmek mi a teresler/Gülünce şöyle bir sunturlu gülmeli/Bir iki üç dişleri göstermeli/Sırıtmalı değil zangır zangır gülmeli/ Yakaları kolalatmalı bir iki üç/Bir iki üç başları doğrultmalı/Boşuna değil bu öğütler inanın/Gülünce sabah akşam gülmeli/Ceketleri kavuşturmalı bir iki üç/Köşelerde değil ortalarda gülmeli//Düğmeleri parlatmalı zamanında/ Gülünce şapkalarla gülmeli/Bir iki üç sayıyla bükülmeli/Sırayla değil hep birden gülmeli/İşin bütün inceliği burada a teresler/Gülünce dişleri göstermeli” demiş, gülmenin yolunu yordamını göstermiş! Melek Sabah Şardağ, Gül” adlı şiirinde şöyle diyor: Gül yavrum, Gül ki, Unutulmuş eski bir öyküyü, Şarkıyı anımsar gibi olsun insanlar. Kandır doğayı gülüşünle. Yarılıp zamansız çatlasın tomurcuklar. Gül ki, Başka ülkelere göç etsin Bu kara, bu hain bulutlar. Gökyüzü boz, sokaklar dar Yitirilmiş ak sabahlarda Gülüşünden başka bağlanacak ne var? Kan, sevgileri götürüyor Evrenin dört bucağında Gül meleğim, Gülüşün armağan olsun Gülemeyen tüm çocuklara.” Halk ozanı Hüdai, gülmekle teselli buluyor: Varsın sormasınlar dar günlerimde Bol günde kapımı çalıyorlar ya! Ağlarken merhaba etmezlerse de Gülersem selamımı alıyorlar ya!” Ruhsati, “El yanında yıkar gider kaşını/Tenhalarda gülüşünü sevdiğim” diyor... Manilerde de gülmek ele alınmış, bu konuda çeşitli örnekler verilmiştir. İşte birkaçı: “Gül düğümü Karşıda gül düğümü Yârim buradan gideli Kim görmüş güldüğümü *** Bülbülüm güle karşı Gözyaşım sele karşı İçin için ağlarım Gülerim ele karşı *** Arpa buğday geç olur Güzeller güleç olur Güzellerin güleci Her derde ilaç olur” *** Gök gürlüyor derinden Gökler oynar yerinden Bir kerecik gülersen Kalbim oynar yerinden” Ben de maniye benzeterek şu dörtlüğü yazmıştım: “Ne mutlu gül dikene Gülene güldürene Gülenler güle benzer Gülmeyenler dikene” Ethel Barrymore çok önemli bir gerçeği dile getiriyor: “Kendi hatalarımıza gülmeyi başardığınız gün büyümüşsünüz demektir.” William Stakel, gülmekle cennet arasında bir bağıntı kuruyor: “Gülmeyen, gülemeyen insanlar cenneti kaybetmişlerdir.” İhsan Oktay Anar da öyle: “Gülümseyen herkes cennete bakıyor demektir.” Cemil Sena Ongun’a göre büyük adam kime denir bakalım: “Denetlendiği zaman sevinen, eleştirildiği zaman gülenler büyük adam denir.” Gülmekle ilgili atasözlerimiz de vardır: “Kişinin avradı gezegen olursa kızı da gülegen olur.” “Çok gülen çok ağlar.” “Ağlayanın malı gülene hayır getirmez.” “Her yüze gülen dost değildir.” “Ağlaya ağlaya cennete gidinceye kadar güle güle cennete git.” “Ödünç güle güle gider, ağlaya ağlaya gelir.” “Son gülen iyi güler.” “Güleriz ağlanacak halimize.” Şarkı ve türkülerimizin çoğu ağlamaklıdır ama gülüşlü olanları da vardır: “Gülünce gözlerinin içi gülüyor/ Kendimi senden alamıyorum.” “Gül sen gülün olayım/ Dile kulun olayım/Çiğne yolun olayım...” “Bir tatlı tebessümün bin vuslata bedeldir...” “Tatlı dile güler yüze doyulur mu?” “Sazlar çalınır Çamlıca’nın bahçelerinde/ Bir taze emel var şu kızın handelerinde...” Ahmet Haşim gülmeyi, gülen kişileri pek sevmiyor: “Gülüş istediği kadar insanın bir üstün vasfı mahiyetinde olsun, halk nazarında gülüş hiçbir zaman gözyaşının vakar ve asaletine sahip değildir.(...) İtiraf etmeli ki gülüş ruhun asil bir faaliyeti eseri değildir. Hiç kimse kendine gülmez; güldüren diğerinin aczi, kusuru ve dalgınlığıdır ve gülen, kendinden fazla memnun olan gururumuzdur.(...)Gülmeyen bir insan ve bilhassa gülmeyen bir kadın çehresi, ilahi bir çehre olmaya yakındır.” Ziya Gökalp ise “Gülümseme” başlıklı yazısında Ahmet Haşim’i yalanlıyor: “Gülümseme, insana mahsustur. Hiçbir hayvan gülmez. Ben hasta ruhları ve sinirli insanları daima, yüzlerinin gülümser olup olmamasıyla tanırım. Sinirli insanların yüzleri gülmez. Gülümseme, ruhun sağlamlığı kadar, saadetin de müjdecisidir. Beşikteki çocuğun gülmeye başladığı gün, aile saadetinin tamamlandığı gündür. Çocuğun ilk mürebbisi, annesinin gülümsemesidir. Dostlar arasındaki samimiliği gösteren de gülümsemedir. Ben, milletlerin hayat kabiliyetlerini de fertlerindeki gülme ile ölçerim. Yazık ki bizde babalar, mürebbiler gülmeyi yasak ettiklerinden, münevver Türkler en az gülen insanlardır. Eski Türkler güler yüzlüydüler. Bence yapacağımız inkılâpların birisi de ‘güler yüz inkılâbı’ olmalıdır. Evet, milletimiz daima şen ve şetaretli olmalıdır. Her işte muvaffak olmak için başlıca şart, müteşebbislerin güler yüzlü olmasıdır. Yüzü gülmeyen insanlar hiçbir işte muvaffak olamazlar. Mesela yüzü gülmeyen bir avukat en haklı davayı kaybeder. Yüzünde gülümseme bulunmayan bir aktrist, şöhret kazanamaz. Yüzü gülmeyen bir doktor, hastalarını tedavi edemez. Bir balcı, dükkânını en iyi ballarla doldurduğu halde, gelen müşterilere hiç bal satamazmış. Bir gün, tecrübeli bir insana şikâyet etmiş: “En iyi ballar bende olduğu halde, gelen müşteriler ballarımı beğenmeyerek gidiyorlar. Halbuki komşularımın balları iyi değildir, fakat müşterileri hiçbir zaman eksik olmuyor. Bunun sebebi nedir?” Adam şu cevabı vermiş: “Sen bal satıyorsun ama yüzün sirke satıyor!” - Clarissa P. Este’s, “Kurtlarla koşan Kadınlar” kitabında diyor ki: “Gülme, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. Jenital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. Sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yaşayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. Kutsaldır, çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. Şehevidir, çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. Cinseldir, çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. Tek boyutlu değildir, çünkü gülme, insanın kendisi kadar başkalarıyla da paylaştığı bir şeydir. Bir kadının en vahşi cinselliğidir.” Sevgi Soysal, “Yenişehirde Bir Öğle Vakti” romanında gülme konusunu şöyle ele almış: “Gülen adam, bir kez eli açık olur. Bu asık suratlılar, aslında cimriler soyudur. Ve çoğunluktadırlar. İşte bir gülmeyi bile esirgeyen adam, parayı haydi haydi esirger. Bu sokaktan geçen şehirli kısmının çoğu hiçbir şeyi karşılıksız yapmaz. Gülmeyi de. Ya kendisini alsın diye yavuklusuna güler, ya iyi et versin diye kasaba güler, ya terfi ettirsin diye müdürüne güler, ya oy versin diye halka güler. Böyle, karşılıksız gülmeyi bilmez. Durup dururken gülenden de kuşkulanır. Suratını asıverir, benden bir şey isteyecek diye...” Bu konuda bir de Atilla Dorsay’a kulak verelim: “Gülmek... Zekâmıza seslenen, aklımızı işleten, insanla doğa arasına belli bir mesafe koyan, insana kendi dışındaki her şeye karşı bir eleştiri boyutuyla bakma olanağını hediye eden... Kısaca insanı insan yapan şeylerin arasında belki de başında gelen gülme eylemidir.” Robin Sharma, “Ferrarisini Satan Bilge” eserinde güzel öğütler veriyor: “Gülmek ruhun ilacıdır. İçinden gelmiyorsa bile bir aynaya bak ve birkaç dakika gül. Kendini harika hissetmekten alıkoyamayacaksın. William James, ‘mutlu olduğumuz için gülmeyiz. Güldüğümüz için mutluyuzdur’ demiş. Bu nedenle güne keyifli bir adımla başla. Gül, neşelen ve tüm sahip oldukların için şükret. Göreceksin, her gün güzel armağanlar getirecek. Gülmenin gücünü hep hatırla. Müzik gibi o da yaşamın stres ve sıkıntılarına karşı mucizevi bir toniktir. Kahkaha kalbinizi açar ve ruhunuzu yatıştırır... İnsanlar yaşamı asla kendilerini gülmeyi unutturacak kadar ciddiye almamalıdırlar.” Ayşe Kulin “Hayal” adlı kitabında “Birlikte gülebilmek, bence bir sır paylaşmaktan bile daha önemlidir sıkı bir dostluk için” diyor. Ben de bir bloguma “Gülelim Gülüşelim Mutluluğu Bölüşelim” adını verdim dostlarım yazdıklarımı okuyup gülsünler, birlikte gülelim gülüşelim, mutluluğu paylaşalım, dostluklar yeşersin, çiçek açsın diye… Gülmeyen insanın karnı tok olsa bile ruhu açtır Gülmek, ekmek su hava gibi önemli bir ihtiyaçtır. Erhan TIĞLI