9 Haziran 2018 Cumartesi

Dostlarım Günaydın Deyince...

Ne zaman günaydın dese dostlarım
ışıl ışıl olur içim
ötüşür kuşlar gönlümdeki yuvada
dağılır kara bulutlarım
sevgimin şiiriyle
gülllerle bezenir bahçem
özlemle öpüşür
delikanlı öyküm güzelliklerle
Fırından yeni çıkımış
sıcacık bir ekmeğe dönüşür
duygum düşüncem



4 Haziran 2018 Pazartesi

En Güzel Çiçek Hangisidir?!

 Sizce en güzel çiçek hangisidir; gül mü, karanfil mi, papatya mı, manolya, lale ya da akasya, menekşe mi?
Şarkılarda, şiirlerde en çok gül geçer. Sevgili güle benzetilir. Belki de dikenli oluşundandır bu…Ne olursa olsun, gülü seven dikenine katlanır, gülün kokusuyla kendinden geçer, kanatlanır, sanki canına can eklenir. Özel günlerde daha çok gül beklenir. Gülün de kırmızısı istenir. Karanfil de güzel bir çiçektir. Yanık bir kokusu vardır. Ahmet Haşim’in dediği gibi, “Yârin dudağından getirilmiş/ Bir katre alevdir bu karanfil.”
Lale de bir devre adını vermiş bir çiçektir. Kıpkırmızı olanı aşk ateşiyle yanan aşığa benzetilir. Politik bir simgedir aynı  zamanda. Papatya bir kır çiçeğidir: “Papatya gibisin beyaz ve ince/ Bir hoş oluyorum seni görünce” denilir bir tangoda.
Zeki Müren’in manolyası vardır: “Koklamaya kıyamam/ Benim güzel manolyam…”
Akasya baygın kokusuyla koklayanları mesteder: “Yârimle biz biz bize/Otururduk diz dize/ Sevişirdik göz göze/ Akasyalar açarken” diye şarkı söyletir. Menekşe gökkuşağını andıran renkleriyle gönül tellerimizi titretir. Sümbülün morluğu ve boynu bükük duruşu ozanlarımıza yas tutanları anımsatmıştır. Zambağın çeşitli renkleri vardır ama daha çok beyazı olanı yeğ tutulmuş, masumiyet simgesi sayılmıştır. Orkide, krizantem gibi çiçekler daha çok sosyetik çevrelerde görülür, hediye edilir.
Görüldüğü gibi, her çiçeğin kendine özgü bir özelliği, değişik bir güzelliği vardır. Herkes kendi zevkine, kişiliğine göre bir çiçeği sever, onu diğer çiçeklerden daha güzel sayar, üstün tutar. Zevkler ve renkler münakaşa edilemez, niye bunu seviyorsun diye sorulamaz.
Ama bana soracak olursanız, en iyi, en güzel çiçek dürüstlük çiçeğidir. Ne o, böyle bir çiçek adı duymadınız mı? Eğer öyleyse aşağıdaki öykücüğü okuyun da bir düşünün.
Bir Çin prensi tahta çıkacaktı ama yasalara göre, daha önce evlenmesi gerekiyordu. Uygun bir aday bulmak için bölgedeki genç kızları huzuruna çağırdı.
Saraydaki hizmetçilerden birinin kızı prensi çok seviyordu. O da prensin huzuruna çıkmak istedi. Annesinin uyarılarını dinlemedi, çünkü sevdiği adamı bir kere bile görmek onu mutlu edecekti.
Beklenen gece geldi. Genç ve güzel kızlar en güzel giysilerini giymişler, süslenmişler, kendilerini beğendirmek için her çareye başvurmuşlardı. Prens kızlara birer tohum verdi. Bunu saksılarına dikmelerini, altı ay sonra gelmelerini söyledi. En güzel çiçeği yetiştiren kızı kendine eş olarak seçecekti. Herkes tohumu alıp heyecanla evlerine geri döndü.
Genç kız da kendisine verilen tohumu alıp saksıya ekti. O kadar bakmasına, özenmesine karşılık toprakta tek bir filiz bile görünmedi. Her şeyi denedi, uzmanlara danıştı ama bir fayda göremedi. Altı ay dolmuştu ama saksı hâlâ bomboştu. Prens sunacağı bir çiçek olmadığı halde gene de belirtilen gün ve saatte boş saksıyla saraya gitti. Oysa diğer kızlar güzel çiçekli saksılarla gelmişlerdi…
Sonunda beklenen an geldi. Prens salona girdi, kızların arasında dolaştı, saksıları birer birer inceledi. Hizmetçinin kızını kendine eş olarak seçtiğini duyurdu. Herkes şaşırmıştı. Diğer kızlar bu karara tepki gösterdiler, itiraz ettiler. Boş saksıyla gelen kız nasıl eş olarak seçilirdi? Prens durumu şöyle açıkladı:
“Bu genç hanım en değerli çiçeği yetiştirip bana sundu. O çiçeğin adı dürüstlük çiçeğidir. Çünkü sizlere dağıttığım tohumların hepsi sahteydi ve çiçek açmaları olanaksızdı.”

Nasıl, haklı değil miyim?
Hepimiz böyle çiçekler yetiştirelim ve çiçeklerimizi hiç soldurmayalım.




29 Mayıs 2018 Salı

EY AŞK!


EY AŞK…

Sen benim miladımsın
Hem annem hem evladımsın
Ayrık otları sarmıştı
Senden önce
Gönlümün bahçesini
Ama sen gelince
Çiçeklendim tepeden tırnağa…
Zaptettin kalbimin bütün kalelerini
Cebren ve hile ile değil
Güler yüzün tatlı dilinle


21 Mayıs 2018 Pazartesi

Öpüver Geçsin



ÖPÜVER GEÇSİN
Ben karanlıktan korkarım
Aşkınla aydınlat beni
Gönlüme gül diksin ellerin
Bahçem şiirleşsin
Yandım kavruldum sıcaktan
Gel de bahar yeli essin
Şuramda bir yaram var
Sensiz nasıl iyileşsin
Öpüver geçsin

İNSANLIK NEREDE?!

ma çevre kirliliği, gürültü, anarşi, terör bol miktarda var. Yaşamak pahalı, ölmek ucuz. Üstelik kötülüğe, çirkinliğe alıştık, göz yumarak, aldırmayarak daha da çoğalmaları için var gücümüzle çalıştık...
“Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? (...) Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. (...) O, kara toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte her yanın kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.” diyen Yakup Kadri ne kadar da haklı. Kendimi bir “Yaban” gibi hissediyorum ve sözde okur-yazar ama kitap okumayan, mektup bile yazmayan kişilerin kirli sokaklarında bir yabancı gibi dolaşıyorum.
Magandalar birbirlerine eşek şakaları yapıyorlar, yedikleri yiyeceklerin artıklarını yerlere fırlatıyorlar, itişip kakışarak gelip geçenleri rahatsız ediyorlar ama kimse ses çıkar(a)mıyor, üstelik aman başım belaya girmesin, bana bulaşmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar, diye oradan hızla uzaklaşıyor herkes. İsmet İnönü’nün, “Namuslular en az namussuzlar kadar cesur olmalıdırlar” sözü geliyor aklıma. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, dersek yüz bulur, astar ister böyleleri. Susma, sustukça sıra sana gelecek. Bu tür kişiler çoğalacak, rahat, huzur elden gidecek” diyorum ama kimse oralı olmuyor.
Aklıma bir Bektaşi fıkrası geliyor: Kibar bir gence bir arkadaşı eşek demiş. Şimdiye dek böyle bir hakarete uğramayan genç bunu hazmedememiş, düşüp bayılmış, bir türlü ayıltamamışlar. O sırada oradan geçmekte olan bir Bektaşi durumu öğrenmiş, gencin kulağına eğilip bir şeyler söylemiş. Geç bir süre sonra ayılmış, gülerek çekip gitmiş. Oradakiler bunu nasıl yaptığını sormuşlar. Bektaşi gülerek, “Çok kolay, demiş. Genç daha önce kendisine eşek denilmediği için, bu söz çok ağırına gitmiş ama ben kulağına kırk kere eşek deyince alıştı, hiç yadırgamadı.”
Azalan insancıllığa, çoğalan hayvanlığa bakıyorum da, fıkradaki genç gibi olmak üzereyiz diye düşünüyorum ve Nabi’nin bir beytini değiştirerek şöyle diyorum:
Bende tepki yok, onda insanlıktan zerre
İki yoktan ne çıkar, düşünelim bir kere.
Yorumlar

18 Mayıs 2018 Cuma

ŞİİR GENÇLİK

ŞİİRLERLE GENÇLİK
Gençlik bir şiirdir ama kimi kişiler bu şiirin değerini bilmezler, har vurup harman savururlar, sonra da ah vah edip dururlar. Cahit Sıtkı Tarancı boşa geçmiş gençliğinin acısını şiirlerine dile getirmiş, “Abbas” adlı şiirinde, “Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan/ Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan” demiştir. “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde ise, “Delikanlı çağımızdaki cevher/ Yalvarmak yakarmak nafile bugün,/ Gözünün yaşına bakmadan gider” diye uyarıyor bizleri. “Gençlik Böyledir İşte” şiirinde gençliğini iyi değerlendirememenin acısı, gençliğini harcamanın hüznü şöyle anlatılır:
“İçimi titreten bir sestir her gün,
Saat her çalışında tekrar eder:
“Ne yaptın tarlanı, nerde hasadın?
Elin boş mu gireceksin geceye?
Bir düşünsen! Yarıyı buldu ömrün.
Gençlik böyledir işte, gelir gider;
Ve kırılır sonra kolun kanadın;
Koşarsın pencereden pencereye.”
***
Ah o kadrini bilmediğimiz günler,
Koklamadan attığım gül demeti,
Suyunu sebil ettiğim çeşme,
Eserken yelken açmadığım rüzgâr!
Gel gör ki sular batıya meyleder,
Ağaçta bülbülün sesi değişti,
Gölgeler yerleşiyor pencereme;
Çağınız başlıyor ey hatıralar.”
****
Attila İlhan, “İki Yüzlü Melekler” şiirinde, “hangi merhem çaredir şu bizim yaramıza/ yel üfürdü su götürdü gençliğimizi/elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık” diye yazıyor. Şinasi Özdenoğlu da, “Namütenahi” şiirinde benzer duygular içindedir: “Gitti o gemi...Dönmesi Allaha kaldı/ Gitti gençliğim gitti kıyamete/ Dostlarla helalaşmamız sabaha kaldı.”
Halil Kocagöz o kadar kötümser değildir:
“Gençliğimiz işte o sığındığımız orman
En sessiz yalnızlığımızda kalabalığı soluyan
Denizin dallarla öpüştüğü yerde.
***
Gençliğimizdir üreten, sonsuzlayan türküleri
Gençliğimizdir ak saçlarımız, kırışık alnımızın altında
Yakut gözlerimizde kıvılcım gibi yanan...”
Nazım Hikmet’e göre; “Sevdiğin müddetçe/ Ve sevebildiğin kadar/ Sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe/ Verebildiğin kadar gençsin.” Hülya Gonca, “Gencim Oy” şiirinde gençliğin gür sesiyle şunları söylüyor:
“Size güneş getirdim/ Kuytu karanlıklarınıza/ Tutun tutun/ Gençlik ülkemden sevgi getirdim./ Sabahlara uzanır ellerim/ Dipsiz kuyulardan/ Kaya diplerinden/ Ve asırlık ağaçların/ Yosunlu köklerinden/Okyanus derinliklerindeki maviden/ Uzanır güneşlere/ Ve yanarım bilgi bilinç alevlerinde./ Ellerim, ellerim güvercin kanadı ellerim/ Özgürlük taşır/ Işık susuzluğunda kavrulan ülkelere.
Gencim oy!/ Mayama sevgi katın./ Dünyayı usanmadan sırtımda taşıyabilmenin/ Ve insanlar, bütün insanlar için ölebilmenin/ e insanca yaşamak için yürüyebilmenin/ Hücrelerini dokusun beynim./ Ve ellerim, gözlerim hep güneşlere doğru...
Gencim oy!/ Şu dağlar önümdeki/ Dik ve göğe erişmiş bedenleri/ Ama ne ki, ama ne ki!/ Bir kımıltıyım toprak derinliklerinde/ Deprem heyecanları içim/ Dağların beyninde/ Devirmek için karanlıklarını/ Uykusuz beklerim./ Çalışkan, iyi yürekli insanlarıma/ Dumanlı sabahların gülümseyen ilk pırıltılarında/ Gagasında yağmur bereketleri taşıyan ben/ Ne zincir tutsaklıklarına/ ne bilinmeyendeki kahpe korkuya oğul verir ellerim/ Her zaman ayakta dimdik/ Değişimlerin bestesiyim hey ben gencim.”
Edebiyatımız, sanatımız gençlerle hayat bulur, gelişir, ilerler, yenileşir. Bunu bilen
edebiyatçılarımız çoğu eserlerinde gençlere seslenmişler, genç düşünce ve duygularla coşmuşlar, topluma heyecan, ruh vermişlerdir. Namık Kemal şiirlerinden başka, İntibah romanında, Vatan Yahut Silistre, Zavallı Çocuk gibi tiyatro eserlerinde gençlere vatan, millet sevgisi aşılamak, gerçekleri göstermek, onları uyarmak ister, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit gibi zamanının genç şair ve yazarlarını destekler,yüreklendirir. Aynı şeyi Recaizade Ekrem de yapmış, Edebiyat-ı Cedide gençliğinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu topluluğun şairi Tevfik Fikret, gençlere gereken önemi vermiş, Promete, Sabah olursa adlı şiirlerinde gençlere seslenmiş, gençler için yazdığı şiirleri “Halukun Defteri” dlı bir kitapta toplamıştır. Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntemle birlikte “Genç Kalemler” dergisini çıkarmış, Ziya Gökalp, Mehmet EminYurdakul gibi gençleri bir çatı altında toplamıştır.
Fecr-i Ati topluluğu da bir gençlik hareketidir. Nurullah Ataç ,Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’ı karalayanlara karşı çıkmasaydı “Garip” adlı şiir akımı ortaya çıkamazdı. İkinci Yeni de eski, yaşlı şiire tepkiden doğmuştur.
Atatürk bu yurdu gençlere emanet etmiş, “Gençlere Hitabe”sinde bağımsızlığımızı ve cumhuriyetimizi sonsuza dek korumak ve kollamanın gençlerin ilk görevi olduğunu vurgulamıştır. Genç derken de belli yaştakileri değil genç fikirlileri kastettiğini söylemiş, “Asıl genç yaşta değil başta genç olandır” demiştir.
General Mac. Arthur bu konuda şöyle diyor:
“Gençlik yaşamın belirli bir kesiti demek değildir, o, bir ruhsal halini istenç gücünün, imgeleme yeteneğinin, heyecanın, ürkeklik üzerine yürekliliğin ve rahata düşkünlük üzerine girişkenlik zevkinin utkusunun anlatımıdır.
Çok sayıda yılların arkada bırakılmış olmasıyla yaşlanılmış olunmaz, ama inançların yitirilmesiyle gerçekten ihtiyarlanır. Yıllar teni buruşturur ama inançların yitirilmesi ruhu eskitir. Üzüntüler, kuşkular ve umutsuzluklar bizleri yavaş yavaş toprağa doğru iten ve ölmeden önce toz haline getiren sinsi düşmanlarımızdır.
Duygulanabilen ve heyecanlanan kişi gençtir ancak; o, doymasını bilmeyen küçük bir çocuk gibi sürekli bir şeyler ister, hareketli yaşar ve bundan büyük bir zevk duyar.
Siz de bir şeye inandığınız sürece genç, kuşkulu olduğunuz sürece de yaşlısınızdır. Kendine güveninizi, umudunuzu koruduğunuz sürece genç ve umutsuzluğa düşmeniz halinde de kocamışsınızdır.
Güzelden, iyiden ve büyükten algıladığınız, doğanın, insanın ve sonsuzluğun iletişimlerine duyarlı olduğunuz sürece genç kalırsınız.” (Çeviren Hüseyin Pekin)
Umut ruhun gençliğidir. Kendimizden, gençliğimizden umudu kesmeyelim;el ele, gönül gönüle, kıvançla, güvençle, genç adımlarla, bıkmadan, usanmadan ileriye hep ileriye gidelim. Gençliğimizin şiiri dünyamızı da şiirleştirsin.
Tevfik Fikret bakın ne diyor bizlere:
“Ümidimiz bu: Ölürsek de biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!”

16 Mayıs 2018 Çarşamba

GECE BULUT OLMUŞTU...

GECE BULUT OLMUŞTU 
Gece bulut olmuştu 
Bulut özlemlerle tıka basa doymuştu 
Çöp bidonlarında yoksulun biri 
Tokluğunu arıyordu 
Bir türlü bulamıyordu 
Kimselere soramıyordu 
Gelip geçenler ya dilsizdi ya da yabancıydı dilleri kimlikleri 
Adam gönlündeki kadehe yalnızlığını, kimsesizliğini
Çaresizliğini koyuyor koyuyor koyuyordu
Kadeh bir türlü dolmuyordu
O,içkiyi değil, kadeh onu içiyordu
İçindeki gök ekini biçiyordu
Ha yağdı ha yağacak kar yüklü bir garip
Kaldırım taşlarını sayıyordu
Gözlerinden sevda akıyordu
Ama çamurlara bulanıyordu
Aşkla, özlemle dolup taşıyor
Karanlık kör kuyulara düşüyordu
Karlar bir türlü erimiyor
Dağlar geçit vermiyordu
Kanında damarlarında yaşattığı ırmak gözlüsü
Karlı dağların ardında çile dolduruyordu
Her rastladığına ateşiniz var mı diyordu
Aslında ateş değildi aradığı
Garipliğini dindirecek bir dost
Derdini silecek bir arkadaş arıyordu
Özlemler buz tutuyor, el ayak kayıyordu
Gurbet hançerini boğazına dayıyor
Kesiyor kesiyor kesiyordu
Bir damla kanı akmıyordu
Gece bulut olmuştu
Başı dönüyordu.
Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com