21 Mayıs 2026 Perşembe
DİLLİ GÜLMECE
DEDİM DEDİ
Dedim: Merhaba, günaydın!
Dedi: Hello, hay!
Dedim: Vay! Yabancı dilin yıldızlı on, pek iyi!
Dedi: Nereden anladın?
Dedim: Selamına bile girmiş baksana.
Dedi: Herıld yani!
Dedim: Hava bugün çok güzel. Yaşasın!
Dedi: Çok sevindim buna. Oley!
Dedim: Sen böyle mi sevinmeye başladın?
Dedi: Dersime çok çalıştım. Böyle laflara alıştım.
Dedim: Aferin! Bugün ne yapacaksın?
Dedi: Biraz dolaşıp stres atacağım.
Dedim. Sakın yere atma o dediğin şeyi, çevreyi kirletirsin. Zaten dilimizi kirletiyorsun. Gençlere kötü örnek oluyorsun.
Dedi: Vallahi temizim. Bugün duş aldım.
Dedim: Biraz da bilinç alsaydın bari.
Dedi: Almak deyince aklıma geldi. Bir plazaya gideceğim. Fiyatlarda damping yapmışlar, süper indirimler var. Bu avantajı kaçırmak istemiyorum. Kendime birkaç tişört, blucin alacağım.
Dedim: Saçlarına ne oldu böyle?
Dedi: Kuaförümle vizyon değişikliği yaptık. Demin söylemeyi unuttum. Önce bir patiseriye gideceğim. Brunç edeceğim. Peynir, zeytin, margarin, reçel, yumurta, börek yiyeceğim. Yanında da limitsiz çay içeceğim.
Dedim: Simitsiz çayı ben de sevmem.
Dedi: Simiti de nereden çıkardın? Limitsiz dedim ben.
Dedim: Bu dil yozlaşmasından kurtulmak için cankurtaran simidi gerekiyor.
Dedi: Ben maçları çok severim. Yakında start veriliyor. Fikstüre bakacağım. Bizim takım deplasmana gidiyor. Skor ne olursa olsun üzülmeyeceğim. Nasıl olsa rakip takımla aramızda dokuz puan var.
Dedim: Tazesi varken ne yapacaksın bayatı?
Dedi: Onu da nereden çıkardın?
Dedim: Demin maçlara kart veriliyor dedin ya.
Dedi: Kart değil start dedim. Senin böyle şeylerden haberin yok.
Dedim: İyi ki yok. Zıvanadan çıkardım sonra.
Dedi: Ben de yanında biraz daha durursam depresyona gireceğim. Mantalitemi, motivasyonumu bozuyorsun. Performansım düşüyor.
Dedim: Sadece performansın düşse iyi ya. Daha nelerin düşüyor da görmüyorsun, anlamıyorsun. Senin bozduklarının yanında benimkiler devede kulak kalıyor. Neyse, konuyu değiştirelim biraz. Boynundaki kolye gerçek mi?
Dedi: Hayır. İmitasyon.
Dedim: Aynen senin gibi.
Dedi: Ajitasyon yapma.
Dedim: Sen de fabrikasyon konuşmalar yapma.
Dedi: Ben gidiyorum. Yanında biraz daha durursam karizmam çizilecek. Başka söyleyeceğin bir şey yoktur herhalde. Okey mi?
Dedim: Okey değil, dama, tavla!
Dedi: Hadi bay!
Dedim: Hay şaşkın hay!
Erhan Tığlı Daha Azını Gör
20 Mayıs 2026 Çarşamba
Ayrılık Yağmuru
"Ayrılık Yağmuru"
Uzakta çok uzakta sevgili
aramız derya deniz
kendimi hayalîyle avutuyorum ancak
özemim umudum bir parça dağıtıyor kederimi
ama dinmiyor bir türlü
ayrılığın yağdırdığı yağmur
7 Mayıs 2026 Perşembe
GÜLÜŞÜ ŞİİRLİM
GÜLÜŞÜ ŞİİRLİM
Sımsıcak el eden bal gülüş
Kıvılcımlandırdı benliğimi
Dağlardaki çoban ateşlerine döndüm
Işıl ışıl bir özlemle
Çiçeklere büründüm.
Güller yağdıran bir el
Nakış nakış işledi içime sevgiyi
Giydirdi mutluluk adlı gökkuşağı giysiyi
Sevincim duramadı yerinde
Kuşlara parmak ısırtan bir uçuşla
Ulaştı gökyüzünün en yüksek katına
Dağlar, denizler selam durdu sevdama
Taht kurdum yaşamanın doruğuna
Aktım özveri pınarına
Gülüşünün verdiği aşkla coştum
Mest oldum güzelliğinin şarabıyla
Türküleştirdi benliğimi
Gözlerinin şiiri
Erhan Tığlı
6 Mayıs 2026 Çarşamba
Çiçekli bahçe
Bir bahçede hep aynı çiçekten olursa
O bahçe güzel olmaz...
Sen,
Ben,
O varız diye güzel bu bahçe...
Koparma farklı çiçekleri,
kalsın renkleriyle kokularıyla...
Yaşar Kemal
5 Mayıs 2026 Salı
8 Nisan 2026 Çarşamba
Köylüyle Doktor
Köylü doktora muayene olur. Doktor ilaç yazar, "Bunlar süpozituardır, makattan kullanacaksın" der.
Köylü anlamaz ama sormaya çekinir, köyde sorar soruşturur, kimse bilemeyince muhtara danışır, o da bilemez ve doktora telefon eder.
"Anüsten alınacakmış" der.
Köylü gene anlamaz, doktora bu sefer kendisi telefon eder.
Doktor öfkeyle "Kıçına sok kıçına!" diye bağırır.
Köylü mahcup olur, "Tuh be! Doktor beyi kızdırdım. Yazıklar olsun bana" diye söylenir.
O öyle demiş ama yabancı dille konuşmayı, yazmayı marifet sananlar utanmalı değil mi?
5 Nisan 2026 Pazar
HAYATIMIZ
HAYATIMIZ
Her ne kadar yoksa da yatımız katımız
dostluğun çiçekli meydanında
doludizgin koşar atımız
Erdem ve özveriyi
rehber ediniriz kendimize
doğruyu savunmak
güzellikleri çoğaltmaktır sanatımız
Kötülere bora fırtına olur
kaçırırız rahatlarını
iyilerin okşar yüzlerini
meltem ve imbatımız
İnişli çıkışlı yollarda
düşe kalka yürürüz
bıkmadan usanmadan
Sevgiyle umudu azmimize
ortak ederek geçiyor hayatımız
Bu Çeşme başka Çeşme
Sevgi ve Dostluk Çeşmesi
Sevgi ve dostluk öyle bir çeşmedir ki
suyundan içen güzelleşir
çiçeklenir gönül bahçesi
mutlulukla dolup taşar benliği
saçı ağarsa da ruhu gençleşir
**
Bu çeşmeden içenlerin
batmaz mutluluk güneşi
sönmez aşk ateşi
4 Nisan 2026 Cumartesi
Böylesini Gördünüz mü?!
Bir kadının “böylesi” adını verdiği bir köpeği vardı. Sahibi banyodayken köpek aralık bulduğu kapıdan dışarı kaçıverdi. Kadın bunun farkına vardı ve arkasından koşmak istedi ama çıplak olduğu aklına geldi. Aceleyle boy aynasını söküp önüne koyarak köpeğini aramaya başladı. O telaşla aynanın kendisini değil çerçevesini almıştı. Bundan haberi olmadığı için rahat hareket ediyor, “Böylesi, neredesin, çık ortaya, böylesi! “diye bağırıyordu.
Karşısına bir adam çıktı, kadın ondan medet umdu, “Böylesini gördünüz mü acaba?” diye sordu, adam dudak bükerek kadını baştan aşağıya süzdü:
“Çok gördüm ama böyle çerçevelisini görmemiştim” dedi.
İşte bu fıkrada olduğu gibi, kral çıplak ama farkında değil!
Çok iktidar gördük ama bankaları, fabrikaları satıp, basınla, aydınlarla, işçi ve memurlarla, yargıyla kavga eden, kendisine oy vermeyen vatandaşlarını küçük gören, dışlayan, doğa aşığı gençleri çapulcu olarak niteleyen, iğneden ipliğe her şeye zam yapılmasına ses çıkarmayan ama kendisine muhalefet eden kişileri gaza boğan, çöle çevirdiği çevreyi güllük gülistanlık gösteren bir iktidar görmemiştik şimdiye kadar...
Onu da gördük çok şükür!
3 Nisan 2026 Cuma
Tepe Delen Ali Efe
TEPEDELEN ALİ EFE
Kızkardeşimin öğretmenlik yaptığı köye gitmiştim. Kahvede köylülerle konuşmayabaşladım. Çevre hakkında birkaç soru sorduktan sonra, “Köyünüzün adını duyuranünlü bir kişi var mı?” diye sordum. Acı bir gülüşle “Ünlü kişinin buralarda neişi var? Onların hepsi şehirde yaşar. Burada okuyanlar bile, müdür amir gibibüyük bir şey olunca hemen kapağı oraya attılar ve bir daha semtimize bileuğramadılar” diye içlerini çektiler.
Köşedekikır bıyıklı biri, “Ne işleri böyle yerlerde?” diye başını salladı.
Yanındakisaçı dökük, beli bükük yaşlı adam, “Bundan on yıl önce köyümüzün adı duyuldu”diye lafa karıştı, “Ne oldu da duyuldu adınız?” diye yanına sokuldum.
“Birköylümüz iki kişiyi yaraladı, iki kişiyi de vurdu. Günlerce yakalanmadı. Gazeteler‘Sinekli köyü canavarı’ diye resimlerini bastılar...”
Gülmemekiçin kendimi zor tuttum, “Demek adınız böyle duyuldu ha?”
O sıradakahvenin önünden yaşlıca biri geçiyordu. El edip çağırdılar, “Koreli! Nereyegidiyorsun böyle?Bak bu arkadaş köyün ünlü kişisini soruyor. Sen bir zamanlarünlü değil miydin? Gel de anlat nasıl ünlü olduğunu, ne yaptığını” diyebağırdılar.
Korelidedikleri adam, “Gidin işinize be!Dalga geçmeyin!” diye cevap verdi. Gitmeyedavrandı.
“Koreli”dedikleri kişiye baktım. Tipi, konuşması hiç de Korelilere benzemiyordu. Acababir Türk kızıyla evlenip köye yerleşmiş, daha sonra da Türkleşmiş miydi?
“Arkadaşaniye Koreli diyorsunuz? Kore ile ne ilgisi var?” diye sordum.
“Kore’yegitmiştir de ondan böyle diyoruz. Asıl adı unutuldu.”
“Orayaçalışmaya mı gitti?”
“Hayır,çarpışmaya gitti.”
“Çarpışmamı, ne çarpışmasıymış bu?”
“Seninyaşın küçük, pek bilmezsin. Bir zamanlar hükümet Amerika’ya yaranmak içinKore’ye asker gönderdi. Bu da onlardandır.”
Adamıyanıma çağırdım, “Gelin de anlatın biraz. Orada neler yaptınız, nasılçarpıştınız? Yaralandınız mı, başınızdan neler geçti?”
Koreli,“Çok merak ediyorsan gel eve gidelim de orada konuşalım. Burada rahat edemeyiz”diye el etti.
“Tamam”diyerek yanına gittim. Birlikte yürümeyebaşladık.
Yolda,“Seni ayağıma çağırdım, kusura bakma, dedi. Kahvede birkaç zevzek var. İkidebirde lafa karışırlar, muhabbetimize limon sıkarlar. Hem evde benden daha ünlübiri, babam var. Biraz da ondan çağırdım seni evimize.”
Bir süresonra evlerine gelmiştik. Koreli beni bir koltukta oturan çok yaşlı bir adamlatanıştırdı. “Ben Kore’ye gittim ama orada pek çarpışmadım” diye söze başladı.“Gittiğimde savaş bitmişti. Bizi savaş meydanlarında, orada buradadolaştırdılar, sonra da geri gönderdiler. Ama bunu bilmeyen ahali bizi kahramangibi karşıladı. Evimize kadar omuzlar üstünde getirildik. ‘Yahu ben bir şeyyapmadım’ diyecek oldum. Muhtar ağzımı kapadı. ‘Bunlara kahraman lazım. Bırak,senin sayende övünsünler, bizim de bir kahramanımız var diye sevinsinler’ dedi.Ben de sesimi çıkarmadım.”
“Şu işebak” diye dudak büktüm. Babasının ünü hakkında bilgi istedim.
“Babam eskiefelerdendir” diyerek çok yaşlı adamın kulağına eğildi, “Anlat bakalım Ali Efe,arkadaş senin nasıl efe olduğunu, neler yaptığını merak ediyor” diye bağırdı.
Adamsevinçle yüzüme baktı, sanki daha önceden bu konunun sorulmasını bekliyormuşgibi, “Anlatırım tabii” diyerek genzini temizledi, söze başladı:
“Yunanlıköyümüze geldiği zaman daha önceden fişlediği, başına iş açabilecek benim gibikişileri topladı, ıssız bir yere götürdü, ellerimize birer kürek verdi, ‘Kazınbakalım’ dedi. Hepimizde şafak attı. Birbirimizin yüzüne dudak bükerek baktık.Yanımda duran Rafet, ‘Daha anlayamadınız mı? Bunlar bizi öldürüp gömecekler,mezarımızı da bize kazdırıyorlar! Diye fısıldadı. Bir Yunan askeri dipçiğiyleRafet’i dürttü, ‘Çeneni tut da işine bak!’ diye bağırdı. Toprağı kazmayabaşladık. Topçuların Fevzi dayanamadı, korkuyla ‘Burayı niye ka...kazıyoruz?’diye kekeledi. Bir Yunan askeri, ‘Tohum ekeceğiz’ dedi. Hepsi de güldü. Fevzi‘Ne tohumu?’ diye sormaz mı! ‘Ne tohumu olacak? Türk tohumu’ diye kahkahaattılar. Rafet kulağıma eğildi, ‘Tam gevşemişlerken fırsatı kaçırmayalım,kaçmaya çalışalım. Nasıl olsa öyle de öleceğiz böyle de. Hiç olmazsa kurtuluşumudumuz olur’ diyerek askerlerin yüzlerine toprak attı, ben de küreğimisavurup koşmaya başladım. Askerler kısa bir şaşkınlık geçirip gözlerine kaçantoprakları temizlediler, tüfeklerini ateşlediler. Kurşunlar sağımızdansolumuzdan vızır vızır geçiyordu. Arkama bakmadan koşmaya devam ettim. Ne kadarkoştuğumu bilmiyorum. Nefes nefese kalmıştım. Bir süre daha koştuktan sonrayoruldum, kendimi bir mısır tarlasına atıverdim. Arkamdan gelen yoktu. Rafet’ide göremeyince, vuruldu mu, yoksa başka bir tarafa mı gitti, diye düşündüm.İnşallah vurulmamıştır, diye dua ederek tekrar koştum. Geri dönüp bakmayakalksam yakalanabilirdim. Oradan iyice uzaklaşmıştım ama bununla yetinmedim.Gündüz uyuyup gece yürüyerek iki gün daha yürüdükten sonra pes ettim. Hayvandamı gibi bir yer görünce hemen içine girdim, samanların arasına saklanıpyattım. Görünmemek için üstümü samanlarla örttüm. Dalmışım. Aradan kaç saatgeçti bilmiyorum, bir çığlıkla uyandım. Samanların arasından ne var, ne oluyordiye şöyle bir baktım. Izbandut gibi bir herif, 14- 15 yaşlarındaki bir kızınüstüne abanmış, ona tecavüz etmek istiyor, kız ise yaralı bir kuş gibiçırpınıyordu. Kız yalvardıkça herif kahkahalarla gülüyor, onun ağlamasınaaldırmıyordu. Bu canavarlığa daha fazla dayanamadım, ne olursa olsun diyerekyavaşça ayağa kalktım, orada bulduğum iri bir taşı herifin kafasına bütüngücümle indiriverdim.”
Yaşlı adamburada durdu, derin bir nefes aldı, yüzündeki terleri sildi, yutkundu, birbardak su içti. O anın heyecanını yaşadığı belliydi. Taşı nasıl vurduğunuelleriyle de anlatmaya çalışıyor, kafasını sallıyordu.
“Sonra neoldu?” der gibi yüzüne baktım. “İsterseniz devam etmeyelim” diye elini tuttum.İtiraz etti, “Hayır, anlatacağım” diye bağırdı. “Bir dahaki gelişinde beni buradabulamayabilirsin. Zaten bir ayağım çukurda. Gerisini merak etmiyor musun?”
“Ediyorumtabii ama sizi yormak istemiyorum” dedim.
“Yorulmakmı, ne yorulması? Eski toprağız biz! Hem az kaldı.”
“Sizidinliyorum öyleyse.”
Yaşlı adamöksürdü, sonra konuşmasına devam etti:
“Adamkıpırdayamadı bile. Kafası yarımlı, taş beynine gömülmüştü. Kız sevinçleboynuma sarılıyor, ellerimi öpüyordu. Tam o sırada herifin adamları içeriyedoluştular, onun öldüğünü görünce, bunu sen mi yaptın der gibi yüzüme baktılar.İçimden bir eyvah çektim. Şimdi yandım işte, diye düşündüm. Bu adamlar beni sağbırakmazlar. Ama o da ne? Adamlar ellerime sarıldılar, ‘Bunu yapmayı çoktandırdüşünüyorduk, korkudan yanına yaklaşamıyorduk. Aferin sana! Herkes yakasilkiyordu kendisinden. Efe geçinirdi ya, çalı kakıcının biriydi. Irza, namusa,cana, mala kıymaktan zevk alırdı” diye konuştular.
‘Bundansonra efemiz sensin’ diyerek eşkiyanın silahını bana verdiler. O günden sonraadım Tepedelen Ali Efe oldu. O herifin pis kanından başka kimsenin kanınıdökmedim. Yalnız, o herifi hakladığım kanlı taşı yanımda gezdiriyor, zalimlikedenlere göstererek, ‘Bununla o eşkıya gibi kafanızı ezerim ha!’ diyerek yolagetiriyordum hepsini.
Bir süresonra dağdaki efelere Yunanlıyla savaşmak için çağrı geldi. Bu çağrıya hemenuydum, birçok cephede kurşun attım. Kurtuluş sonrasında yüzümün akıyla köyegeri döndüm.”
Yaşlı adamsözlerini burada bitirdi. Kurtuluş savaşında yaptıklarıyla ilgili bir şeysöylemedi. Alçakgönüllülükle başını öne eğdi, “Her Türk gibi vazifemi yaptımsadece. Anlatmaya değmez” diye konuştu. “Arkadaşınız Rafet hakkında bilgialabildiniz mi, kaçabilmiş mi?” diye sordum. Üzüntüyle içini çekti başınısalladı,
“Ne yazıkki kaçarken vurulmuş. Sağ kalsaydı benden daha çok hizmet edebilirdi vatana, millete.Ben onun sayesinde ayakta kaldım, yoksa ölüp gidecektim diğerleri gibi. Asılkahraman ben değil odur” dedi.
Oradanayrılırken yolda gençlerin öbek öbek toplandıklarını gördüm. Kimisi bir popsanatçısını dinliyor, kimisi de televizyondan topçuların maçını seyrediyordu...
Eski çamlarbardak bile olamamış, meydan popçularla topçulara kalmıştı.
Şimdikikahramanlar onlardı artık!
ERHAN TIĞLI
*************
Devamını Gör
1 Nisan 2026 Çarşamba
GÜZELLİK NASIL OLMALI
GÜZELLİK NASIL OLMALI
Güzel şirin olmalı
Kaşı gözü gülüşüyle
Şiir yazmalı
Karanlığımızı kovmalı
Gönlümüzün gökyüzünde
Güneş gibi doğmalı
23 Mart 2026 Pazartesi
Şair Haşmetten Gülmeceler
ŞAİR HAŞMET’TEN ANEKDOTLAR
Şair Haşmet, 18. yüzyılın İstanbul’unda adından çok söz ettirmiştir. Onu bulan ve ünlü bir kişi olmasını sağlayan Koca Ragıp Paşa’dır. Bakın bu buluş nasıl olmuştur.
Koca Ragıp Paşa Boğaziçi’nde geziye çıkmış ve çok susamıştır. Bir taşın üstüne oturup dinlenirken orada oynamayan çocuklardan su ister. Haşmet adındaki çocuk hemen koşar ve evlerinden bir tas turşu suyu g...etirir. Paşa bir iki yudum alır: “Oğlum, neden turşu suyu getirdin?” diye sorar. Haşmet hiç kekelemeden şöyle der:
“Annemin yaptığı turşuya sıçan düştü. Biz de boşa gitmesin, hayır olsun diye dağıtıyoruz. İsterseniz bir tas daha getirivereyim.”
Koca Ragıp Paşa buna kızar ve tası yere atıp kırar. Haşmet ağlamaya başlar. Paşa dayanamaz, gönlünü almak ister, niye ağladığını sorar. Çocuk şu karşılığı verir:
“Nasıl ağlamam efendim... Köpeğimin tasını kırdınız, ben şimdi ona neyin içinde yemek vereceğim? Zavallının başka tası yoktu.”
Daha sonra çocuğun şaka yaptığı anlaşılır.
Paşa karşısındakinin cin gibi bir çocuk olduğunu anlar, ailesiyle konuşarak onu yalısına götürür, özel hocalar tutup eğitir, ünlü şair Haşmet haline getirir.
Haşmet’in hazırcevaplığı ve zeki sözleri her tarafta nam salar. İşte bunlardan bazılar:
Haşmet, yanında bir defter taşırmış. Bu deftere “Ahmaklar Defteri” adını vermiş. Hamisi Koca Ragıp Paşa bir gün Haşmet’i yanına çağırtıp, “Şu senin ahmaklar defterinde benim adım da var mı?” diye sorar. Haşmet: “Evet, paşam, var” der.
“Peki neden?”
“Dün pek güvenilmeyen birine borç verdiniz de ondan.”
“Ya adam borcunu öderse ne yapacaksın?”
“O zaman defterden sizinkini siler, onun adını yazarım paşam.”
***
Şair Haşmet, Koca Ragıp Paşa ile birlikte dolaşırlarken Şair Fitnat Hanımı hizmetçisiyle birlikte giderlerken görür. O sırada kocakarı soğuğu olduğu için hava çok soğuktur. Şair Haşmet, Fitnat hanımı kızdırmak için:
“Şu kocakarı ortalığı dondurdu” der.
Fitnat Hanım bu lafın altında kalmaz. Kocakarı soğuğunun arkasından gelecek öküz fırtınasını kasteder gibi yaparak taşı gediğine kondurur:
“Merak etmeyin efendim. Arkasından öküz geliyor” der.
22 Mart 2026 Pazar
İNSANLIK HARİTASI
Haftanın yorgunluğunu üzerinde taşıyan baba, pazar sabahı gazeteleri önüne almış, akşama kadar oturup dinlenmenin keyfini çıkarmaya hazırlanırken küçük oğlu yanına gelmiş:
- Baba, söz vermiştin, demiş, hani beni pazar sabahı parka götürecektin...
Adam ne diyeceğini şaşırmış. Tam o anda gözüne bir gazetenin verdiği dünya haritası ilişmiş...
Haritayı küçük parçalara ayırıp oğluna uzatmış:
- Bu haritayı birleştirebilirsen seni parka götürürüm, demiş.
İçinden de “Oh çok iyi ettim, coğrafya profesörü bile toplayamaz bunu” diye söylenmiş...
Ancak aradan daha 10 dakika geçmeden çocuk haritayı birleştirip getirmez mi?
Adam gözlerine inanamamış... Nasıl becerdin bunu, diye sorunca çocuk şöyle demiş:
- Bana verdiğin haritanın arkasında insan resmi vardı... İnsanı düzeltince dünya kendiliğinden düzeldi!
- ******
9 Mart 2026 Pazartesi
Aynalı Yazı
AYNALI YAZI
Sanat bir çeşit aynadır bize bizi gösteren, duygu ve düşüncelerimize aynalık eden. Aynasız yaşayamayız. Kiminin aynası dev aynasıdır; kendini dev aynasında görür. Kimi endam aynası, kimi de cep aynası kullanır. Hemen her evde bir boy aynası bulunur. Dost dostun aynasıdır. Şair ve yazarlar gerçeklere ayna tutarlar. Ayna tutmak eskiden kızlarla erkeklerin bir çeşit haberleşme aracıydı. Kız ya da erkek sevdiği kişinin yüzüne ayna tutardı. Süse, gösterişe düşkün kişilere aynalı, polislere de aynasız derler ama bir türküde “Karakolda ayna var” deniliyor… Kadınlar aynayı, aynanın önünde oturmayı pek severler. Orhan Veli süslenme meraklısı, toplumsal olaylarla ilgilenmeyen kadınlardan birini şöyle anlatır:
“Ne atom bombası ne Londra konferansı
Bir elinde cımbız bir elinde ayna
Umurunda mı dünya!”
Cahit Sıtkı Tarancı da Otuz Beş Yaş Şiiri’nde aynalara kızar:
“Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar” diye sorar.
Barış Manço’nun bir şarkısının adı “Aynalı Kemer” dir.
Aynanın yere düşmesi, kırılması uğursuzluk sayılır. Bir türküde aynanın yere düşmesi bakın nasıl ele alınıyor: “Aynam düştü yerlere/Karıştı gazellere/Tabiatım kurusun/Bakarım güzellere…” Âşık, sevdiğine “Yalancıdır hep aynalar/Gir kalbime gör kendini” diyor. Bir şarkıda ise aynayla göz arasında bir bağ kuruluyor: “Gözler kalbin aynasıdır…”
İnsanlar kendi aynalarının pırıl pırıl olmasını isterler ama başkalarına tozlu bir aynayla bakarlar, aynalarının tozlu olduğunu ileri sürerler…
Bir genç kızı istemeye gitmişler. Görücüler kızın nasıl biri olduğunu anlamak için etrafa göz gezdirmişler, alıcı gözüyle bakmışlar her tarafa. İçlerinden biri tuvalete gitmek bahanesiyle kalkıp oradaki aynayı kontrol ederek üstüne bir şey yazmış.
Bir süre sonra hiçbir şey söylemeden gitmişler. Evdekiler kızlarının beğenilip beğenilmediğini merak etmişler ama sormaya da çekinmişler. Onlar aralarında konuşurlarken evin çocuğu, “Beğenmediler” demiş. “Ufacık başınla nereden biliyorsun sen?” diye çıkışmışlar. Çocuk bilgiç tavırla, “Ben aynayla konuştum. O söyledi” demiş. Gülmüşler, “Hadi oradan! Ayna konuşur mu?” diye kızmışlar çocuğa. “İsterseniz gelin bakın” diye onları aynanın önüne götürmüş çocuk. Aynada şu yazı varmış:
“Aferin bu evin kızına
Hiç bakmamış aynanın tozuna”
Ayna sadece bakmaya değil, başka işlere de yarar. Nasıl mı? İşte kanıtı:
Delikanlı kızı çok seviyormuş ama kız kendisine pek yüz vermiyormuş. Bir dostuna dert yanmış bizimki. Dostu, “Sevgilini aynalı pastaneye götür ve aynanın önüne oturun. Bakın sana karşı tavrı nasıl değişecek kızın” demiş. Delikanlı dudak bükerek adamın dediğini yapmış ve bir süre sonra sevinçle o dostun yanına gelmiş. Boynuna sarılarak, “Dediğin oldu. Kız artık gözümün içine bakıyor. Bunun sırrı nedir acaba?” diye sormuş.
“Gayet basit” diye gülmüş adam, “Kadınlar aynaya bakmasını pek severler. Bir yere girip çıkarlarken muhakkak aynaya bakarlar. Seninki de sana bakıyorlar sandı ve elinden kaçırmak istemedi. Bana değil, aynaya teşekkür et!”
Eski zamanlardan birinde dağ köylerinin birinde adam kırda bayırda dolaşırken yerde kırık bir ayna görmüş. O zamana dek böyle bir şey görmediği için eline alıp bakmış. Aynadaki görüntüyü de ölmüş kardeşine benzetmiş. Sevinerek kırık aynayı evine götürmüş ve ikide birde cebinden çıkarıp bakmaya başlamış. Karısı kuşkulanmış, adam uyurken kırık aynayı alıp içine bakmış. “Vay başıma gelenler! Demek beni bu karıyla aldatıyordu. Bir şeye benzese bari” diye söylenerek muhtarın yanına gitmiş, durumu anlatmış. Muhtar aynaya bakmış, “Yahu kocan ne midesiz adammış. Gavatın biri bu be!” diye söylenmiş.
Kırık ayna dedim de yıllar önce yazdığım bir şiir aklıma geldi.
“İnsanlığımızı yansıtan bir aynaydı aşk
Kırdılar
Yerine bencilliklerini koydular
Görmesin göstermesin diye iç yüzümüzü
Gözlerini oydular
Sinirlerine dokundu
Saflığı duruluğu
Güzelliklerini soydular
Enginlere yelken açan özgürlükleri
Dev aynalı apartmanlara sığdırdılar
Bilmem bu işten(?!)
Ne umdular ne buldular…
Sevgi ve dostluk aynanız toza toprağa bulanıp kirlenmesin
Yere düşerek ayaklar altında ezilmesin
Kin ve nefret taşlarıyla bin parçaya bölünmesin.
Erhan Tığlı
5 Mart 2026 Perşembe
Yere bakan Yürek Yakan
Beni görünce niye yere bakıyorsun?
Yere bakan yürek yakan takımından mısın?
Dost başa, düşman ayağa bakarmış...
Yoksa düşmanım mısın?
İyi ama ne kötülük ettim sana...
***
Sevmek, meydan okumaktır
Kötülüğe çirkinliğe düşmanlığa
Anla ve de gözlerime çevir gözlerini
Gör başımın üstünde yerinin olduğunu
Baştan ayağa aşkınla dolduğumu...
28 Şubat 2026 Cumartesi
Trakyalının Aşk Mektubu
Bir Trakyalının Aşk Mektubu 🙂
Nufut Gözlü Sevgilim Asibe, Te büle akşam oldu mu epten akılcımı alır, gözümü göğnümü bir oş edersin beyav... Abe Allah belacımı versin seni çok severim. Yatmaz mıyım yatacıma abe bi direm uyku girmez güzlerime.. Dünerim şu tarafa dünerim bu tarafa ep gene silinmez ayalin beya.
Ekmekten sudan kesildim artıkın. Tarlada elim çapa tutamaz, kaavede desen ne bi laf ede...rim ne de kiyaat oynarım. Üldürdün beni beyaa... Düşün bobam düşün.. Amet Aganın sıpası gibi önüme baka baka solurum.
Akşamları sizin maallede sülerim "Yarim sende vifa yokmu" şarkısını. Duyarsın elbet. Ölmüş nenem bile dinner. "Anlarım kızanım seni anlarım ama unda u boba varkene vermez sana asibeyi" der ep.. İşte u zaman çeltik tarlasına döner gözlerim. Epten gene vıcık vıcık olur aalamaktan... Şu boban olcak kapçık aazlıyı yola getiremez misin beyaa.. Aşıklık çekeriz bilirsin işte. Eriye eriye gündöndü sapına döndük anacını satımının.
Agana da süle düümesin artıkın beni. Sankim u iç aşık ulmamış. Düver Alla düver, sırtım gırnatacı Asan gibi kapkara oldu beyaa...
Takarım sana cumuriyet altını, alırım uzun tüülü mantu, cazlı düün bilem yaparım taa ne olsun beyaa... Süle anana akşama çıtlatsın bunları bobana. Yosa atar em vallahi em billahi damarları beynimin. Buzmayasın adamın aklını.
Yarın gece Alil'le Üsiin'i alırım yanıma, atarım seni Ismayıl'ın arabaya undan sonra bulsunlar bakalım bulabilceklemi...
Te ben adama bu kadan süülerim başkacanada bişey sülemem...
Seni er şeyden çok seven sevgilin;
Yolsuzların Kara Mümin.
Kara Mümin ve Asibe bu mektupdan 3 ay sonra evlendiler.
yıl:1956.
25 Şubat 2026 Çarşamba
Dertlerden nasıl kurtuluruz
“Allah dert verip derman aratmasın” deriz ama derdi severiz biz. Kendimize yeni dertler icat ederiz! “Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar?” diye şarkı söyleriz. Dert çekmek yetmez, gama kedere, tasalara ve çileye de bürünürüz. Derdimiz dağlardan büyüktür. Dertlere ortak olacağımıza, “Bir mum yak, derdine yan” diye alay ederiz. “Âlemin derdi seni mi gerdi?” der, dudak bükeriz. Çocuklar büyür ama dertleri de büyür, ortaya yeni dertler çıkar. Ali Ekber Çiçek bir türküsünde, “Derdim çoktur, hangisine yanayım?” diye soruyor. “Derdini söylemeyen derman bulamaz” deriz ama “Söyleyemem derdimi kimseye derman olmasın diye” şarkısını söyleriz. Dertli şarkılar söyleyip ah ve of çekeriz...
Orhan Veli Kanık, derdini anlatacak ama nasıl söyleyeceğini bilemiyor:
“Bilmem ki nasıl anlatsam size derdimi
Ekmek parası desem, değil,
Gönül yarası desem, değil...
Bir dert ki, dayanılır şey değil!”
Fuzuli dert şairidir. “Dert çok, hemdert yok, düşman kavi, tali zebun” diye dert yanar ama bir gazelinde Mecnun’a şunları söyletiyor:
“Benim tek hiç kim zar ü perişan olmasın yârap
Esir-i derd-i aşk u dağ-ı hicran olmasın yârap
(Hiç kimse benim kadar ağlayıp inlemesin, aşk derdinin tutsağı ve ayrılık yaralısı olmasın Tanrım) **
Aşk derdiyle hoşum, el çek ilacımdan tabip”
İçenlerin çoğu dertlerini unutmak için içer ama içtikçe de dertlenirler! Bir şarkıda, “Kimi dertten içermiş kim neşeden/ Kimi yâr elinden kimi şişeden...” deniliyor. Bir başkasında sevgiliye, “Dert bende, derman sende/Aşk bende, ferman sende” diye sesleniliyor. Sevgiliye, “Niçin baktın bana öyle/Derdin nedir çabuk söyle” diye soran da var...
Arpa buğday geç olur
Güzeller güleç olur
Güzellerin gülüşü
Dertlere ilaç olur.
Dert çekmekten çok, derdimizi kimsenin anlamaması, derdimizi kimseye anlatamamak üzer bizi, “Derdimden anlayan yok/Halin nedir diye soran yok/Bu böyle yaşamak mı/Sanki benim canım yok” dedirtir, ah çektirir.
Dert anlatamamak çok acıdır. Ben bir şiirimde bu duyguyu şöyle vurgulamıştım:
Tu Allah kahretsin!
Onlar uzaya gitti geldi
Ben daha hâlâ sana
Derdimi anlatamadım...”
Dert çekmekten yakınanlara alayla “Anlat derdini marko paşaya!” derler.
Marko Paşa’nın dert dinlediğini sanmayın sakın. Dinler gibi yaparmış. Dertleri bir daha seçilmek olan kimi politikacılar da öyle değil mi?
Âşık Dertli, “Bakmazlar Dertli’ye algındır diye/Hakikat bahrine dalgındır diye” diyor. Gerçekleri dile getiren aydınlara da kimse bakmaz ve başları hep derde girer ama gene de toplumun dertleri dile getirmekten yılmaz, usanmazlar.
Erkin Koray’ın, “Arkası gelmez dertlerimin/Bıktım illallah/Biri bitmeden öbürü başlar/Vermesin Allah!/Böyle gelmiş, böyle mi gidecek?/Korkarım vallah!/Yok mu çaresi dostlar/Fesuphanallah!” demesi boşuna değil hani...
Atalarımız, “Büyük başın derdi büyük olur” demişlerdir. Herkes kendi derdini büyük sanır, “Derdim deryadan büyük” diyerek kendi derdinin çokluğundan söz eder, “Sular mürekkep olsa yazılmaz benim derdim”, “Dalmışım dert deryasına, kurtaran yoktur” der.
Bir manide şöyle deniliyor:
“Hey yavrular yavrular
Yuvada kuş yavrular
Ellerin derdi biter
Benim derdim yavrular”
Ataol Behramoğlu, bir şiirinde, “Bu dert beni adam eder” diyor. Dertlerle savaşmak, onları yenmeye çalışmak bizi güçlendirebilir ama sabır ve azim, yılgınlık göstermemek gerek.
Derdimizi içimize atmamalı, dostlarımızla paylaşmalıyız. Dertler paylaşılınca azalır, mutluluk paylaşılınca çoğalır. Bunu unutmayalım. Derdini kimseye söylememek hastalığa yol açabilir, zamanla içi çürük bir ağaç gibi yıkılıveririz.
Sabahattin Ali, Sinop hapishanesinde yatarken bile umudunu hiçbir zaman yitirmemiştir. Onun şu sözleri hepimize rehber olmalı:
“Dışarıda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu dertler oyalar
Aldırma gönül aldırma
***
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allaha
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma!”
24 Şubat 2026 Salı
mutluluğun anahtarı
Mutluluğun anahtarı nerede
sevgi ve dostluğun olduğu yerde
aman sıkı tut onu gönlünde
yoksa kaybolur
kin ve hiddet adlı
kirli derede🐞
18 Şubat 2026 Çarşamba
Aşk ve Dostluk
DOSTLUK ve AŞK...
Dostlukla aşk yolda karşılaştılar. Aşk takmış takıştırmış, süslenmiş, iki dirhem bir çekirdek olmuştu. Dostluk ise sade ve duruydu, doğaldı. Aşk gururla giderken şöyle bir baktı dostluğa: “Hayrola, nereye gidiyorsun böyle?” diye sordu.
Bu küçümseyen, tepeden bakan bakışa güldü geçti dostluk:
“İnsanları teselli etmeye, avutmaya gidiyorum” dedi.
Aşk dudak bükerek konuştu:
“Ben hiçbir insanın yanına gitmem. Onlar benim yanıma gelirler. Kendilerine pek yüz vermesem bile muhakkak arar sorarlar, bensiz yapamazlar. Sen de öyle yap, kendini naza çek. O zaman değerin artar, benim gibi el üstünde tutulursun, baş üstünde gezersin.”
“Hayır! Bu dediklerini yapamam” dedi dostluk. “Benim yüzümden acı çekmelerine dayanamam onların. Dert ortağı olurum kendilerine. Yalnızlıklarını gideririm.”
“Enayiliğine doyma o zaman” diye alayla güldü aşk. Dünyada en güzel şey benim. Her zaman ve her yerde rağbet görürüm, şarkılara, şiirlere konu olurum. Sen ne işe yararsın ki?”
“Sen öyle san” diye başını salladı dostluk. Sen gidince ben gelirim insanların yanlarına. Döktürmüş olduğun gözyaşlarını silerim, açtığın yaraları sararım, yalnızlıklarını paylaşırım. Dünyadaki en güzel şey sen olabilirsin ama benim gibi, benim kadar iyi olamazsın. Sen yakarsın yürekleri, ben su serperim. Senin dikenin ve verdiğin acılar, benim diktiğim gül ve ferahlattığım gönül çoktur. İşte farkımız budur.”
Aşk söyleyecek söz bulamadı. Burnu havada çekip gitti.
Dostluk ise erdem ve özveri ile birlikte doğruya iyiye güzele doğru yürüdü, yürüdüğü yolları güllere, lalelere, karanfillere bürüdü.
15 Şubat 2026 Pazar
Kurbağalı öykü
Günlerden bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış.
Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış.
Seyircilerden hiç birisi yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece: “Zavallılar! Hiç bir zaman başaramayacaklar!” sesleri duyulabiliyormuş.
Yarışmaya başlayan kurbağalar teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.
Seyirciler: “Zavallılar! Hiç bir zaman başaramayacaklar!” diye bağırmaya devam ediyorlarmış.
Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar.
Ama kalan son kurbağa büyük bir gayretle mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış.
Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler.
Bir kurbağa ona yaklaşmış ve
“Bu işi nasıl başardın?” diye sormuş.
O anda farkına varmışlar ki; kuleye çıkan tek kurbağa sağırmış!
Olumsuz düşünen insanları duymayın.
Onlar; kalbinizdeki ümitleri çalarlar.
Kimsenin ümitlerinizi çalmasına izin vermeyin.
Alıntı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













