18 Şubat 2026 Çarşamba

Aşk ve Dostluk

DOSTLUK ve AŞK... Dostlukla aşk yolda karşılaştılar. Aşk takmış takıştırmış, süslenmiş, iki dirhem bir çekirdek olmuştu. Dostluk ise sade ve duruydu, doğaldı. Aşk gururla giderken şöyle bir baktı dostluğa: “Hayrola, nereye gidiyorsun böyle?” diye sordu. Bu küçümseyen, tepeden bakan bakışa güldü geçti dostluk: “İnsanları teselli etmeye, avutmaya gidiyorum” dedi. Aşk dudak bükerek konuştu: “Ben hiçbir insanın yanına gitmem. Onlar benim yanıma gelirler. Kendilerine pek yüz vermesem bile muhakkak arar sorarlar, bensiz yapamazlar. Sen de öyle yap, kendini naza çek. O zaman değerin artar, benim gibi el üstünde tutulursun, baş üstünde gezersin.” “Hayır! Bu dediklerini yapamam” dedi dostluk. “Benim yüzümden acı çekmelerine dayanamam onların. Dert ortağı olurum kendilerine. Yalnızlıklarını gideririm.” “Enayiliğine doyma o zaman” diye alayla güldü aşk. Dünyada en güzel şey benim. Her zaman ve her yerde rağbet görürüm, şarkılara, şiirlere konu olurum. Sen ne işe yararsın ki?” “Sen öyle san” diye başını salladı dostluk. Sen gidince ben gelirim insanların yanlarına. Döktürmüş olduğun gözyaşlarını silerim, açtığın yaraları sararım, yalnızlıklarını paylaşırım. Dünyadaki en güzel şey sen olabilirsin ama benim gibi, benim kadar iyi olamazsın. Sen yakarsın yürekleri, ben su serperim. Senin dikenin ve verdiğin acılar, benim diktiğim gül ve ferahlattığım gönül çoktur. İşte farkımız budur.” Aşk söyleyecek söz bulamadı. Burnu havada çekip gitti. Dostluk ise erdem ve özveri ile birlikte doğruya iyiye güzele doğru yürüdü, yürüdüğü yolları güllere, lalelere, karanfillere bürüdü.

15 Şubat 2026 Pazar

Kurbağalı öykü

Günlerden bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış. Seyircilerden hiç birisi yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece: “Zavallılar! Hiç bir zaman başaramayacaklar!” sesleri duyulabiliyormuş. Yarışmaya başlayan kurbağalar teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler: “Zavallılar! Hiç bir zaman başaramayacaklar!” diye bağırmaya devam ediyorlarmış. Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayretle mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve “Bu işi nasıl başardın?” diye sormuş. O anda farkına varmışlar ki; kuleye çıkan tek kurbağa sağırmış! Olumsuz düşünen insanları duymayın. Onlar; kalbinizdeki ümitleri çalarlar. Kimsenin ümitlerinizi çalmasına izin vermeyin. Alıntı

Suçlu kim

SUÇLU KİM Deprem sel felaketi kuraklık kirlilik ve her türlü yangınlar bana ne sana ne, boş ver aldırma diyenlerin, görmezlikten gelenlerin eseri Başka suçlu arama suçlu gönül rahatlığıyla aramızda dolaşanlar ben sen o biz siz onlar

8 Şubat 2026 Pazar

TÜRKÜLEŞSİN DÜNYA

TÜRKÜLEŞSİN DÜNYA Atın sigarayı ağzınızdan, çıkarın derdi tasayı kafanızdan. Dudağınızda sigara yerine türkü taşıyın. Her gün bir türkü tutturun, alışın türkü söylemeye. Bir türkünüz olsun söylenecek. Kızdığınız olaylardan türkü söyleyerek alın hıncınızı. Bir türkü tutturun, bir türkü tüttürün doğan güne karşı. Türküler silsin içinizdeki isi, dumanı. Şöyle deyin örneğin: Sigaranın dumanı/ Yoktur IMF’nin imanı/Gelmeyecek mi daha/ Kredisiz yaşama zamanı?/ Dışa bağımlı olursan/ Dinlemez kimse “aman”ı. Hep paramız dalgalanacak değil ya. Biz de dalgalanırız arada sırada. Hemen başlayın ı zaman türkünüze: “Coştum yine dalgalanıyorum ben/Üç kadeh içtim sevdalanıyorum ben.” Kendinizi pek yalnız, dostsuz, arkadaşsız mı hissediyorsunuz, başlayın türküye: “Hey dingala dingala/ Kömür koydum mangala Amerika, Avrupa dostum çok/ Çalkala yavrum çalkala!” Bakkala gidip bir şeyler almak istediniz ama cebinizde para yok. Üzülmeyin, türküye sığının: “Yaz tahtaya bir daha/Tut defteri hesabı/Sarı çizmeli Mehmet ağa/Bir gün öder hesabı...” deyiverdiniz mi tamam. Ama dikkat edin ha! Bakkal da size, “Veresiye vere vere kalmadı/ Allah canımı almadı” türküsünü söylemesin... Sabahleyin kalktınız. Terslikler üst üste geldi. Elektrik yanmadı, sular akmadı, buzdolabı tamtakır kuru bakır. Kahvaltı yapamadınız. Beklediğiniz otobüse kalabalıktan bir türlü binemediniz. İşinize geç kalmamak için yayan yapıldak yollara düşmek zorunda kaldınız ve karda kışta çamurların içine daldınız. Sakın kızıp köpürerek masmavi gününüzü karartmaya kalkmayın ha! Olur böyle vakalar...Beterin beteri var. İşsiz de kalabilirdiniz. Olmayacak şey mi yani? Çatlasanız patlasanız da neyi değiştirebileceksiniz ki tek başınıza. Öfkeyle kalkanın zararla oturacağını unutmayın da uslu uslu türkünüzü okuyun bakayım. Tek tek basaraktan, bade süzerekten, inci dizerekten gel canım gel aman... Kim mi gelecek? Güzel günler gelecek. Zaten onun geleceği umudu değil mi bizleri yaşama bağlayan, sabretmemizi sağlayan. Umut eski bir türküdür, hiç bıkmadan söylenen gündüz gece, tümce tümce, hece hece. Eskidir ama yeniye açıktır kapısı, sağlamdır yapısı. Umut türküsüdür yeşerten mutluluğumuzu. Öyle bir türküdür ki o, filizlenir, dallanıp budaklanırız onunla, çiçek açarız, meyve veririz, karamsarlığın, kötümserliğin canına okuruz. Doğruluğu, iyiliği, güzelliği kilim gibi dokuruz. Sımsıcak bir sevda soluğuyla türküleşti mi dünya, gel de türkü söyleme doğayla birlikte. Gel de doğmasın içine burcu burcu bir tutku, yaşama sevinci. Anadolu da bir türküdür bilene, görene, anlayana. Gelin soldurmayalım onu, sulayalım özsuyumuzla, canlandıralım emeğimizle, çabamızla. Başarılarımız kılıç olsun keskin, geriliği, tutuculuğu yensin. Kalksın ortadan kavga, kin. Ekinimiz yeşersin. Sıcacık ekmek olsun yaşamak, paylaşalım kardeşçe, yaşayalım özgürce. Erdem, özveri yolunda yürüyelim gündüz gece. “Görecek günler var daha Aldırma gönül aldırma!”

4 Şubat 2026 Çarşamba

Erkin Koray - Cemalim (1974, High Quality)

Yazmanın yararları

Okuryazar geçiniriz ama çoğumuz okumaz, yazmaz, sadece seyreder, bakar. Eskiden eş dost birbirine mektup yazar, bayramını, evliliğini, doğum gününü kutlardı. Cep telefonu yaygınlaşalı bu külfet ortadan kalktı. Yazarsak mesaj yazıyoruz mektup yerine. Buna da üşenip hazır mesajları kullananlar var! Atalarımız, “Al eline kalemi, yaz başına geleni” demişler oysa biz dilekçe bile yazmaz, başımıza iş getirenlere “Allah cezaları versin!” diye beddua etmekle, küfredip homurdanmakla yetiniriz. Ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep, yazılmaz benim derdim, deriz ah of çekerek. Bakkala, marketçiye “Yaz tahtaya, al haftaya” diyoruz ya da Barış Manço’nun, “Yaz defteri kitabı/Sarı çizmeli Mehmet ağa/Bir gün öder hesabı” diye şarkı söyleyiveriyoruz alacaklılarımıza. Lefter, futbolu bıraktığı için, “Ver Leftere, yaz deftere” esprimiz de unutuldu... Başımıza gelenler alın yazımız sayılıyor, kader kara yazdı, diye dert yanılıyor... Bu karamsar sözleri silelim de sizleri yazmakla ilgili fıkralarla baş başa bırakalım. KUDURAN ADAM Adamın birisini köpek ısırmış. Zamanında aşı yaptırmadığı için ölecekmiş. Ölüm döşeğine düşünce dostlarından kalem, kâğıt istemiş. “Vasiyetini mi yazacaksın?” diye sormuşlar. “Hayır” diye başını sallamış, “Isıracağım kişilerin adlarını yazacağım.” AHMAKLAR DEFTERİ Şair Haşmet, yanında “Ahmaklar Defteri” adını verdiği bir defter taşır ve oraya ahmaklık yapanların adlarını yazarmış. Koca Ragıp Paşa merak etmiş, “Bu defterde benim de adım var mı?” diye sormuş. “Evet, paşam, var” demiş Haşmet. Paşa şaşırmış, “Peki neden?” demiş. Şair, “Dün, pek güvenilmeyen birine borç verdiniz de ondan” diye cevap vermiş. “Ya adam borcunu öderse ne yapacaksın?” “O zaman sizin adınızı siler, onunkini yazarım.” YAZMAK NE ZAMAN İŞE YARAR? Yazanlar, hele gazete ve dergilerde gerçekleri yazanlar beladan kurtulamazlar. Ya hapse düşer ya da ağır para cezalarına çarptırılırlar. Çıkarı bozulanlar tarafından dövülür, sövülür, hatta öldürülürler. Bu konuda şöyle bir taşlama yazmıştım: Kara kara kazanlar Ah şu oyunbozanlar Kimvurduya giderler Gerçekleri yazanlar... Yazmanın işe yaradığı yerler ve zamanlar da vardır. Nasıl mı? Bakın anlatıvereyim. Geçenlerde bir lokantaya gittim. Ismarladığım yemeğin gelmesini beklerken ilham geldi. Cebimden not defterimi, kalemimi çıkarıp bir şeyler yazdım. Garson koşarak geldi: “Beyefendi, bir kusurumuzu mu gördünüz?” diye sordu. “Hayır, aklıma bir şey geldi de onu yazdım” dedim ama garson inanmadı, lokantanın sahibine bir şey söyledi. Adam yanıma geldi, özür diledi ve öyle çok itibar etti ki beni böyle yerleri teftiş eden biri sandığını anladım. Bozuntuya vermedim. İkram edilen güzel yemekleri yedim. Benden para almadıkları gibi her gidişimde başköşeye oturttular... Gördünüz ya yerinde ve zamanında yazılan yazı ne kadar işe yarıyor! ERHAN TIĞLI

3 Şubat 2026 Salı

çiçek

Çiçek doğanın kalbi sevgi kalbin çiçeğidir çiçekle sevgi özdeş güzelliğin gülüşü renk cümbüşüdür onunla olur gönlümüz uçan kuşlara eş Hadi çiçekle benliğini Sevgiyle bütünleş

DÜŞEN BİR YAPRAK GÖRÜRSEN - SONBAHAR RÜZGARLARI / 70S ANATOLIAN ROCK

CENGİZ COŞKUNER EL CORDOBES

Saklı Mektuplar

1 Şubat 2026 Pazar

Ömer Seyfettin'den şarkılı bir anı

Yazarımız Yunanistanda görev yapan bir subaydı. Kiraladığı evin karşısındaki şarkı söyleyip oynayan kız dikkatini çekti. Kız gülerek el sallıyordu ona. Rumca bilmediği için kızın ne söylediğini anlayamadı ve bir arkadaşına durumu anlattı. İlerde kızla evlenmek istediğini belirtti. Rumca bilen arkadaşı eve geldi, kızın şarkısını dinlemeye başladı. Dinlerken renkten renge giriyordu. Şarkı bitince; " Ömer buradan hemen uzaklaş, başın belaya girebilir" dedi. "Niye, neden?" dedi bizimki. "Kız şarkısında Türkler buradan gitmeli Yoksa başlarına çorap öreceğiz, dünyaya geldiklerine pişman edeceğiz gibi şeyler söylüyor" diye konuştu. Ömer Seyfettin ne diyeceğini blemedi; "Çok yazık, sevmiştim yosmayı" diyerek penccereden uzaklaştı.

Cinayete teşvik eden şarkı ve türküler

Radyoda bir türkü çalınıyor, kulak veriyorum. Türkü gayet güzel başlıyor: Su akar güldür güldür/Gel de yar beni güldür. Ne güzel bir dilek ama arkası feci:Bir damlacık kanım akmaz/öldürürsen sen öldür! Sevgilisini resmen cinayete teşvik ediyor! Bir çarşamba türküsünde edilen şu duaya bakın:Çarşamba yollarında/kelepçe kollarımda/Allah canımı alsın o yarin kollarında... Bu duayı eden kişi sevgilinin kollarına belki mutlu ölebilir ama geride kalan sevgili mutlu olur mu be Bu ne bencil bir istektir!? Eski bir türküde de şöyle deniliyordu; Bahriyeli güzelsin/Niçin beni üzersin/öldürürsen sen öldür/sevabıma girersin. Geçenlerde bir düğünde dans edenlerin hangi şarkıyla dans ettiklerini duyunca ürperdim: Damarımda kanımsın/sevgilimsin canımsın(Aman ne güzel) ama gerisi işi berbat ediyor: başkasını seversen bil ki yaşatmam seni. Resmen sevgili tehdit ediliyor!... Hele şu oynak şarkıyla dans eden kızları görünce acı acı gülümsedim: Al kızını koy çuvala/salla salla vur duvara!.. Bu konuda daha birçok örnek verilebilir. Ne dersiniz, son zamanlarda çoğalan aşk(!?) cinayetlerine bu tür şarkı ve türkülerin az da olsa bir katkısı ve etkisi yok mu? Sevilen kişiyi öldürmek değil yaşatmayı, mutlu etmeyi düşündüren, öğütleyen şarkı ve türküleri baş tacı edip bu tür kanlı, öldürücü şarkı ve türküleri unutmamız, unutturmamız gerekmez mi?

30 Ocak 2026 Cuma

Ağzımızın Tadı Ne Zaman Gelecek

AĞZIMIZIN TADI NE ZAMAN GELECEK? Kente çalışmaya giden Irgat Ali, orada bir yıl kaldıktan sonra güç bela köyüne dönebilmişti. Yolcuk o kadar çetin geçmişti ki, evine gelir gelmez hemen kendini yatağa attı ve derin bir uykuya daldı. Kocasından umduğu sevgiyi, ilgiyi göremeyen kadın hayal kırıklığıyla uyuyamadı, kalktı, süt sağmaya gitti. İnek huysuzluk edince öfkesini ondan aldı, ineğe bir şamar indirdi, “Tepemi attırma sarıkız! Uslu dur yoksa karışmam ha!” diye bağırdı. Gürültüyü duyan meraklı komşusu ne olduğunu sordu. “Daha ne olsun?” dedi dertli kadın. “Aydın’dan dayı geldi/Dayı değil, ayı geldi!” Sabahleyin Irgat Ali neşeyle yatağından kalktı, uykusunu almanın, yorgunluğunu gidermenin verdiği mutlulukla karısına gereken ilgiyi gösterdi, onu öptü kokladı. Kadın sevinçle süt sağmaya gitti. İnek gene huysuzluk etti ama bu sefer kızmadı: “Uslu dur bakayım kızım” diyerek ineğini okşadı. Meraklı komşu gene ortaya çıktı: “Bu sabah pek neşelisin. Hayrola, nedir bunu sebebi?” diye sordu. Kadın, ağzı kulaklarında şöyle dedi: “Aydın’dan kadı geldi Ağzımın tadı geldi!” ***** Bu öykücükte olduğu gibi, ağzımızın tadı kaçtı yıllardır. Eski tadı alamıyoruz hiçbir şeyden. Meyve ve sebzeler hormonlu, dostluklar silikonlu, güzeller botokslu! Eşyalar plastik ve naylon, yaşamak da öyle... Doğal güzellikleri yok ediyor, her yanı suni, yapmacık güzelliklerle dolduruyoruz. Bahçeli evleri yakıp yıktıktan sonra yerlerine apartman dikmeyi marifet sanıyoruz. Çarpık kentleşme ve sözde uygarlaşmayla çevreyi kirletiyoruz. Kısacası hayatımız duman! Bu kötü gidişe son vermesi gereken kadılar kötülerle ortak. İşte bu yüzdendir ki, kurumuyor bir türlü içine düştüğümüz batak. Sonumuz karanlık. Çünkü doğruluk, iyilik, güzellik tutsak; aydından gelemiyor köyümüze hiç biri. Ayılarla dayılar yollanıyor ancak yanımıza, yöremize. Sağmal inek gibi sağılıyoruz boyuna. Son veremiyoruz bu alicengiz oyununa. Bu durumdan ne zaman kurtulacağız? Olaylara seyirci kalmaz ve olup bitenlere öküzün trene baktığı gibi bakmazsak...

29 Ocak 2026 Perşembe

Dost Seçme Sanatı

DOST SEÇME SANATI!!! İnsanın çapı, dostlarının çapı kadardır. Dostlarımızın, boyasıyla boyanır, ahlakı ile ahlaklanırız. Kişinin kalitesini, dostları belirler. Kim olduğunu bilmek isterse, kimlerle dost olduğuna bakmalı insan. Herkes, kendi “ayarına”, aklına göre dost edinir. Her kuş, kendi cinsiyle uçar. Kartallar kartallarla... Kargalar kargalarla. Hayallerini, umutlarını, hedeflerini gerçekleştirmene destek veren, seni yüreklendiren, sana omuz veren, seninle aynı yöne bakan, aynı değerlere sahip insanla dost olmalı. Akıllı insan, kime akıl danışacağını bilen insandır. Akıl danışacağın insanla dost ol. İnsanın hayatında, mutlaka kendine öğüt veren gerçek dostları olmalı. Çünkü gerçek dostlar, insanın "hayat sigortasıdır." Nasıl bir insan olmak istiyorsan, öyle insanlarla dost ol. Yüreği temiz insanla dost ol. Edindiğin dostlarının fikirleri kirliyse, senin “kalbin ve fikirlerin” ne kadar temiz olursa olsun, er ya da geç senin de kalbin ve fikirlerin kirlenir. Duygular gibi, değerler ve inançlar da kişiden kişiye sirayet eder. Doğru yolu yanlış insanla yürürsen, yolunu da doğrunu şaşırırsın. Fedakarlığı, iyiliği, merhameti, sevgiyi istismar eden kişi, "ahmağın" ta kendisidir.!!!!! Vefa, sadece "asil ruhlu" insanlarda bulunan bir özelliktir. Vefası olmayan, duygularını istismar eden ahmak adamdan uzak dur. Kendisine yapılan bir iyilik karşısında, teşekkür etmeyen ve kendisinin yaptığı hatadan dolayı, özür dilemeyen insanlardan uzak dur...!!!! Asla dikene de güle de aynı değeri verme. Bu senin gülü de dikeni de tanımadığını gösterir. Usta şair İsmet Özel’in deyimiyle; “Karlı bir gece vakti uyandıracağın” dostlar bul kendine. Bir insanla birlikte olduğunda, mutlu hissetmen ve zevk alman seni aldatmasın.!!! Gerçek dostlukta, bundan daha fazlası gerekir. Yanında bulunduğunda, “iç huzursuzluğu hissettiğin” insandan uzak dur.!!! İç huzuru, gerçek dostla sahte dostu ayırabileceğin en sağlam duygudur. Çünkü “iç huzursuzluğu” duyguların “sigortasıdır.” Gerçek dostlar insana, mutluluğun yanında, iç huzuru verir.!!! Ulu bilge Tebrizli Şems ne güzel söylemiş; “Biri gelir seni sen eder, biri gelir seni senden eder.!!!!! Unutma; güvenine layık olmayan, sevgine de layık değildir. Güven, sevgiden önce gelir... Güvenmeden sevmek, dost olmak; üç günlüktür. Güvenerek sevmek, dost olmak; Çünkü insanların, bir gerçek değerleri, bir de "sözde, sahte değerleri" vardır. Sözde; herkes dürüsttür, adildir, anlayışlıdır, cömerttir, yardımseverdir, tutarlıdır, ahlaklıdır. İnsanın gerçek değerlerini; sözü değil, Nasıl bir insan olmak istiyorsan, o kalitede ve özellikte insanla dost ol. Çünkü arifle oturan, arif kalkar. Cahille oturan, cahil kalkar Son söz; “Bazı insanlar, bazı insanlara şifadır. Alıntı...

27 Ocak 2026 Salı

Aşk budur

AŞK Budur işte! Aşktır silen gönlümüzdeki kiri pası aşkla atarız bencilliği içimizden unuturuz kederi yası Odur duygularımızın en yücesi en hası Ve de güzelliklerin gökkuşağı renkli dünyası

26 Ocak 2026 Pazartesi

Başarı

Başarı bir seyahattir, Hedef değil. Mutluluk, gidilen yolun üzerindedir, Yolun sonunda değil.

25 Ocak 2026 Pazar

GERÇEK SEVGİ

Bencilliğin fildişi kulesinden in özveri atına bin doğru iyi güzel olsun hedefin hoşgörüyü rehber edin erdem ayın olsun insancıllık güneşin işte o zaman gerçektir sevgin

22 Ocak 2026 Perşembe

ÇİÇEKLİ SEVDA

Sevenin sevdiğini çiçeklemesidir sevda İşte bu yüzdendir ki aşkın simgesidir çiçekler Ancak gönül gözüyle görülür en güzel gerçekler sevgiyi yüce değer bilenler güzelliklere güzellik eklerler

21 Ocak 2026 Çarşamba

Bülent Ersoy - Dost Bildiklerim I Official Audio Video

Altın semerli eşek

ALTIN SEMERLİ EŞEK Semer, eşeğin yük ya da insan taşımak için sırtına vurulan palandır. Bir atasözümüze göre, eşeği dövemeyen semerini döver. Ünlü bir sözde şöyle deniliyor: “Bir biri size eşek diyorsa kulak asmayın ama giderek beş kişi eşek diyorsa, artık kendinize bir semer almanın zamanı gelmiş demektir.” Ortalıkta semersiz dolaşan eşekler bu öğüdü niye dinlemiyorlar acaba; yoksa semercileri zengin etmekten mi korkuyorlar? Ziya Paşa da kötü asıllı kişilerin üniformayla, büyük mevkilere gelmesiyle eşeklikten kurtulamayacaklarını vurguluyor ve altın işlemeli semer vursan eşek yine eşektir, diyor. Sami N. Özerdim, “İnsan Bu, Bilinmez” yazısında bu konuya bakın nasıl değiniyor: “Ziya Paşa, ‘Zerduz palan ursan eşek yine eşektir” demiş. Yanılmış. Eşeğin sırtındaki palanın cinsinden hiçbir zaman haberi olmaz. Gerçekten, o her zaman eşektir. Ama bilinen erdemleriyle! Kimseyi küçümsemez. Ne genel yazman tanır- daha doğrusu takar- ne de genel müdür! Kime böbürlenmiş ki eşek? Kime tepeden bakmış ki? Biz insanların budalalığıdır hayvanlara sataşmak!” Eşek deyip geçmeyin. Bakın ne olmuş: 1938 yılında Milton kasabasının belediye başkanı, seçmenlerin düşünmeden, sonuçlarına aldırmadan, laf olsun diye oy kullandıklarını kanıtlamak için bir eşeği aday gösteriyor, oy pusulasına da eşeğin resmini koyuyor. Seçim günü eşek, oyların yüzde elli birini alarak seçiliyor… Çok şükür, bizde böyle eşeklik yapan yok!

ACI GERÇEKLER. Erhan TIĞLI

ACI GERÇEKLER... Cehennemden korkuyoruz ama dünyayı cehenneme döndürmekte yarışıyoruz! Cennet doğayı kirletiyor, doğal güzelliklerin ırzına geçiyoruz... Rahat huzur batıyor bir yerlerimize, kavgasız gürültüsüz yaşayamıyoruz! Gözlerimizi kamaştırıyor sevginin ve dostluğun ışığı Savaşın kinin nefretin karanlığına sığınıyoruz... Özveriyi erdemi çöpe atıp bencilliği tahta çıkarıyoruz! Ondan sonra da “Biz niye böyle olduk?” diye dövünüyoruz... Erhan TIĞLI

19 Ocak 2026 Pazartesi

aşk koşusu

Aşk bir maraton koşusudur. Kimileri bunu bilmiyor, bir çırpıda her şeyi koşup bitireyim derken nefesleri yetmiyor ama kusuru başkalarında arıyor, sevgiliyi suçluyor. AŞK ÖNCE BİRKEN İKİ OLMAK, SONRA İKİLİKTEN BİRLİĞE UZANMAK, BİRLİKTE KARAR KILMAKTIR

ömrümüzün baharı

Gençlik ömrün baharıdır Genç güzelliklere konan kelebek ve arıdır Kavak yelleri eser başında, çiçeği burnundadır Evrenimizin gülen ayvası ağlayan narıdır Çevresini yeşerten, gürül gürül akan sevda pınarıdır Ama yaşlılar küçümser onu Acemi çaylak, toy derler, dudak bükerler Sonra da vatanın kurtuluşunu gençlerden beklerler! Cumhuriyet gençliğe emanet edilmiştir Bağımsızlığımızı korumak onun görevidir Öyleyse bu zinde kuvvete yaşamak Haram edilmemelidir... ** Bir kişi, Atatürk’ün dediği gibi, “genç fikirli” değilse İsterse yirmi olsun yaşı Tüm benliği uykudadır. Yaşa başa bakma, görünüşe aldanma Gençlik düşünce ve duygudadır Genç her zaman ve her yerde ayaktadır Gerilik, kötülük, çirkinlikle savaştadır!

aşk ocağı dost kucağı

AŞK OCAĞI ve DOST KUCAĞI Aşktır içimizi ısıtan duygu Güzelliğimizi yansıtan ayna İçinde kuşların ötüştüğü Özlemlerimizin öpüştüğü dünya ** Gönül kapısının anahtarını Dostluğun gül elinde bulursun ancak Arama boşuna başka yerde Dosttur bizi çileden kurtaracak. ** Ne zaman darda kalsak O açar bize kucak Gündüz güneş olur Gece ayla yıldız Ve sımsıcak bir ocak... Yokuşlar düzleşir onunla Şenlenir köşe bucak

18 Ocak 2026 Pazar

Tepedelen Ali Efe

Tepedelen Ali Efe Kızkardeşimin öğretmenlik yaptığı köye gitmiştim. Kahvede köylülerle konuşmaya başladım. Çevre hakkında birkaç soru sorduktan sonra, “Köyünüzün adını duyuran ünlü bir kişi var mı?” diye sordum. Acı bir gülüşle “Ünlü kişinin buralarda ne işi var? Onların hepsi şehirde yaşar. Burada okuyanlar bile, müdür amir gibi büyük bir şey olunca hemen kapağı oraya attılar ve bir daha semtimize bile uğramadılar” diye içlerini çektiler. Köşedeki kır bıyıklı biri, “Ne işleri böyle yerlerde?” diye başını salladı. Yanındakisaçı dökük, beli bükük yaşlı adam, “Bundan on yıl önce köyümüzün adı duyuldu”diye lafa karıştı, “Ne oldu da duyuldu adınız?” diye yanına sokuldum. “Bir köylümüz iki kişiyi yaraladı, iki kişiyi de vurdu. Günlerce yakalanmadı. Gazeteler ‘Sinekli köyü canavarı’ diye resimlerini bastılar...” Gülmemek için kendimi zor tuttum, “Demek adınız böyle duyuldu ha?” O sırada kahvenin önünden yaşlıca biri geçiyordu. El edip çağırdılar, “Koreli! Nereye gidiyorsun böyle? Bak bu arkadaş köyün ünlü kişisini soruyor. Sen bir zamanlar ünlü değil miydin? Gel de anlat nasıl ünlü olduğunu, ne yaptığını” diye bağırdılar. Koreli dedikleri adam, “Gidin işinize be! Dalga geçmeyin!” diye cevap verdi. Gitmeye davrandı. “Koreli "dedikleri kişiye baktım. Tipi, konuşması hiç de Korelilere benzemiyordu. Acaba bir Türk kızıyla evlenip köye yerleşmiş, daha sonra da Türkleşmiş miydi? “Arkadaşa niye Koreli diyorsunuz? Kore ile ne ilgisi var?” diye sordum. “Kore’ye gitmiştir de ondan böyle diyoruz. Asıl adı unutuldu.” “Oraya çalışmaya mı gitti?” “Hayır, çarpışmaya gitti.” “Çarpışmamı, ne çarpışmasıymış bu?” “Senin yaşın küçük, pek bilmezsin. Bir zamanlar hükümet Amerika’ya yaranmak için Kore’ye asker gönderdi. Bu da onlardandır.” Adamı yanıma çağırdım, “Gelin de anlatın biraz. Orada neler yaptınız, nasıl çarpıştınız? Yaralandınız mı, başınızdan neler geçti?” Koreli,“Çok merak ediyorsan gel eve gidelim de orada konuşalım. Burada rahat edemeyiz”diye el etti. “Tamam”diyerek yanına gittim. Birlikte yürümeye başladık. Yolda,“Seni ayağıma çağırdım, kusura bakma, dedi. Kahvede birkaç zevzek var. İkide birde lafa karışırlar, muhabbetimize limon sıkarlar. Hem evde benden daha ünlübiri, babam var. Biraz da ondan çağırdım seni evimize.” Bir süre sonra evlerine gelmiştik. Koreli beni bir koltukta oturan çok yaşlı bir adamla tanıştırdı. “Ben Kore’ye gittim ama orada pek çarpışmadım” diye söze başladı.“Gittiğimde savaş bitmişti. Bizi savaş meydanlarında, orada burada dolaştırdılar, sonra da geri gönderdiler. Ama bunu bilmeyen ahali bizi kahraman gibi karşıladı. Evimize kadar omuzlar üstünde getirildik. ‘Yahu ben bir şey yapmadım’ diyecek oldum. Muhtar ağzımı kapadı. ‘Bunlara kahraman lazım. Bırak,senin sayende övünsünler, bizim de bir kahramanımız var diye sevinsinler’ dedi.Ben de sesimi çıkarmadım.” “Şu işe bak” diye dudak büktüm. Babasının ünü hakkında bilgi istedim. “Babam eski efelerdendir” diyerek çok yaşlı adamın kulağına eğildi, “Anlat bakalım Ali Efe,arkadaş senin nasıl efe olduğunu, neler yaptığını merak ediyor” diye bağırdı. Adam sevinçle yüzüme baktı, sanki daha önceden bu konunun sorulmasını bekliyormuş gibi, “Anlatırım tabii” diyerek genzini temizledi, söze başladı: “Yunanlı köyümüze geldiği zaman daha önceden fişlediği, başına iş açabilecek benim gibi kişileri topladı, ıssız bir yere götürdü, ellerimize birer kürek verdi, ‘Kazın bakalım’ dedi. Hepimizde şafak attı. Birbirimizin yüzüne dudak bükerek baktık.Yanımda duran Rafet, ‘Daha anlayamadınız mı? Bunlar bizi öldürüp gömecekler,mezarımızı da bize kazdırıyorlar! Diye fısıldadı. Bir Yunan askeri dipçiğiyle Rafet’i dürttü, ‘Çeneni tut da işine bak!’ diye bağırdı. Toprağı kazmaya başladık. Topçuların Fevzi dayanamadı, korkuyla ‘Burayı niye ka...kazıyoruz?’diye kekeledi. Bir Yunan askeri, ‘Tohum ekeceğiz’ dedi. Hepsi de güldü. Fevzi ‘Ne tohumu?’ diye sormaz mı! ‘Ne tohumu olacak? Türk tohumu’ diye kahkaha attılar. Rafet kulağıma eğildi, ‘Tam gevşemişlerken fırsatı kaçırmayalım, kaçmaya çalışalım. Nasıl olsa öyle de öleceğiz böyle de. Hiç olmazsa kurtuluş umudumuz olur’ diyerek askerlerin yüzlerine toprak attı, ben de küreğimi savurup koşmaya başladım. Askerler kısa bir şaşkınlık geçirip gözlerine kaçan toprakları temizlediler, tüfeklerini ateşlediler. Kurşunlar sağımızdan solumuzdan vızır vızır geçiyordu. Arkama bakmadan koşmaya devam ettim. Ne kadar koştuğumu bilmiyorum. Nefes nefese kalmıştım. Bir süre daha koştuktan sonra yoruldum, kendimi bir mısır tarlasına atıverdim. Arkamdan gelen yoktu. Rafet’ i de göremeyince, vuruldu mu, yoksa başka bir tarafa mı gitti, diye düşündüm.İnşallah vurulmamıştır, diye dua ederek tekrar koştum. Geri dönüp bakmaya kalksam yakalanabilirdim. Oradan iyice uzaklaşmıştım ama bununla yetinmedim. Gündüz uyuyup gece yürüyerek iki gün daha yürüdükten sonra pes ettim. Hayvan damı gibi bir yer görünce hemen içine girdim, samanların arasına saklanıp yattım. Görünmemek için üstümü samanlarla örttüm. Dalmışım. Aradan kaç saat geçti bilmiyorum, bir çığlıkla uyandım. Samanların arasından ne var, ne oluyor diye şöyle bir baktım. Izbandut gibi bir herif, 14- 15 yaşlarındaki bir kızın üstüne abanmış, ona tecavüz etmek istiyor, kız ise yaralı bir kuş gibi çırpınıyordu. Kız yalvardıkça herif kahkahalarla gülüyor, onun ağlamasına aldırmıyordu. Bu canavarlığa daha fazla dayanamadım, ne olursa olsun diyerek yavaşça ayağa kalktım, orada bulduğum iri bir taşı herifin kafasına bütün gücümle indiriverdim.” Yaşlı adam burada durdu, derin bir nefes aldı, yüzündeki terleri sildi, yutkundu, bir bardak su içti. O anın heyecanını yaşadığı belliydi. Taşı nasıl vurduğunu elleriyle de anlatmaya çalışıyor, kafasını sallıyordu. “Sonra ne oldu?” der gibi yüzüne baktım. “İsterseniz devam etmeyelim” diye elini tuttum. İtiraz etti, “Hayır, anlatacağım” diye bağırdı. “Bir dahaki gelişinde beni burada bulamayabilirsin. Zaten bir ayağım çukurda. Gerisini merak etmiyor musun?” “Ediyorum tabii ama sizi yormak istemiyorum” dedim. “Yorulmak mı, ne yorulması? Eski toprağız biz! Hem az kaldı.” “Sizi dinliyorum öyleyse.” Yaşlı adam öksürdü, sonra konuşmasına devam etti: “Adam kıpırdayamadı bile. Kafası yarılmış, taş beynine gömülmüştü. Kız sevinçle boynuma sarılıyor, ellerimi öpüyordu. Tam o sırada herifin adamları içeriye doluştular, onun öldüğünü görünce, bunu sen mi yaptın der gibi yüzüme baktılar. İçimden bir eyvah çektim. Şimdi yandım işte, diye düşündüm. Bu adamlar beni sağ bırakmazlar. Ama o da ne? Adamlar ellerime sarıldılar, ‘Bunu yapmayı çoktandır düşünüyorduk, korkudan yanına yaklaşamıyorduk. Aferin sana! Herkes yaka silkiyordu kendisinden. Efe geçinirdi ya, çalı kakıcının biriydi. Irza, namusa, cana, mala kıymaktan zevk alırdı” diye konuştular. ‘Bundan sonra efemiz sensin’ diyerek eşkiyanın silahını bana verdiler. O günden sonra adım Tepedelen Ali Efe oldu. O herifin pis kanından başka kimsenin kanını dökmedim. Yalnız, o herifi hakladığım kanlı taşı yanımda gezdiriyor, zalimlik edenlere göstererek, ‘Bununla o eşkıya gibi kafanızı ezerim ha!’ diyerek yola getiriyordum hepsini. Bir süre sonra dağdaki efelere Yunanlıyla savaşmak için çağrı geldi. Bu çağrıya hemen uydum, birçok cephede kurşun attım. Kurtuluş sonrasında yüzümün akıyla köye geri döndüm.” Yaşlı adam sözlerini burada bitirdi. Kurtuluş savaşında yaptıklarıyla ilgili bir şey söylemedi. Alçakgönüllülükle başını öne eğdi, “Her Türk gibi vazifemi yaptım sadece. Anlatmaya değmez” diye konuştu. “Arkadaşınız Rafet hakkında bilgi alabildiniz mi, kaçabilmiş mi?” diye sordum. Üzüntüyle içini çekti başını salladı, “Ne yazık ki kaçarken vurulmuş. Sağ kalsaydı benden daha çok hizmet edebilirdi vatana, millete.Ben onun sayesinde ayakta kaldım, yoksa ölüp gidecektim diğerleri gibi. Asıl kahraman ben değil odur” dedi. Oradan ayrılırken yolda gençlerin öbek öbek toplandıklarını gördüm. Kimisi bir pop sanatçısını dinliyor, kimisi de televizyondan topçuların maçını seyrediyordu... Eski çamlar bardak bile olamamış, meydan popçularla topçulara kalmıştı. Şimdiki kahramanlar onlardı artık! Erhan Tığlı

17 Ocak 2026 Cumartesi

Aşkın sihirli eli

Aşkın Sihirli Eli Aşkın sihirli eli değince kış gider gönül bahar olur seveni sevileni sarhoş eder... Aşkının sihirli eli değince öter bülbüller açar gonca güller...

16 Ocak 2026 Cuma

Gönlümün Baharına

Gel ey gönlümün baharı gel de erit gönlümdeki karı Bal yapsın mutluluk çiçeklerinden güzelliğinin kovanındaki arı Dağıtsın kara bulutlarımı aşkının ayvası narı

PADİŞAHIZ BİZ

PADİŞAHIZ BİZ Şarkıcının, “Bu devirde kimse şah değil, padişah değil” dediğine bakmayın siz. Devir cumhuriyet devri ama hepimiz padişahız. Sorumsuzluğumuzun tahtına kurulmuşuz, paranın, çıkarcılığın büyüsüne tutulmuşuz, tahtımızı yitirmemek için dostlarımızı bir çırpıda harcayıveriyoruz hiç acımadan, utanıp sıkılmadan. Bunun padişahlıkla ne ilgisi var, gözümüzü açmak, altta kalmamak zorundayız mı diyorsunuz? Gelin şu fıkrayı dinleyin de nasıl bir padişah olduğumuzu görün. İncili Çavuş orda burada, “Benim eşeğim padişahtan daha akıllı” diyormuş. Bu söz padişahın kulağına gitmiş. Öfkeyle, “Çağırın şu densizi de bildirelim haddini!” diye bağırmış. Yaka paça padişahın huzuruna getirmişler bizimkini. Padişah onu azarlamış, “Dediğini kanıtlayamazsan uçurturum kelleni. Hadi konuş bakalım” demiş. Çavuş boynunu bükmüş, “Tamam efendim, demiş. Hiddetlenmeyin de beni iyi dinleyin. Benim eşek geçenlerde taşlık yoldan giderken çukura düştü. Bir daha onu aynı yoldan geçiremedim. Ne yaparsam yapayım oradan geçmemekte direndi. Oysa siz babanızın gittiği eğri yollardan gitmekte inat ediyorsunuz. Babanızın başına gelenleri gördüğünüz halde bir türlü yolunuzu değiştirmiyorsunuz. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin. Bu durumda benim eşek mi akıllı yoksa siz mi?..” Padişah sakalını karıştırmış, “Vallahi haklısın, demiş. Ama bunu sakın kimsenin yanında söyleme bir daha, yoksa yakarım çıranı!” İşte biz de bu padişah gibiyiz. Aydın kişilerin uyarılarına, önerilerine aldırmıyoruz, o kadar çukura düştüğümüz halde bir türlü akıllanmıyoruz. Bizi çukura düşüren politikacıları gene başımıza geçiriyoruz. Söyleyin bakalım, padişah değiliz de neyiz biz? Erhan Tığlı

13 Ocak 2026 Salı

Hardal ve Köpek

HARDAL ve KÖPEK Bir şeyi kabul ettirirken, en akıllı yol, söylenilmek istenileni, kendi hasmına söyletebilmektir. Bunu yaparken de amaçlanan görüşü, hasmın kendi görüşü haline getirmek hünerini gösterebilmektir. Kısaca sonuca ulaşıldığında, hasım, neyi kabul ettiğinin farkına bile varmamalıdır. Hikâyeye göre, bir Alman, bir İtalyan, bir Fransız ve bir İngiliz aralarında köpeğe hardal yedirmek konusunda iddiaya tutuşurlar. Alman önceliği alır, hardalı topak yapar ve köpeğin ensesinden tutarak zorla ağzına tıkar. Hayvanın ağzı yandığı için hardalı yemez ve çıkarır. İtalyan hemen atılır, öyle olmaz der ve hardalı makarna şeklinde ufak parçalar halinde bölerek, köpeğe yedirmeye çalışırsa da, hayvanın ağzı yine yandığından o da başaramaz. Fransız da, konuya kendi açısından yaklaşarak, hardalı önce sulandırıp, sos olarak köpeğe yedirmek için uğraşırsa da, bu uygulama ile de bir sonuç alamaz. Sıra İngiliz'e geldiğinde, İngiliz önce köpeği okşayarak yanına çeker, sırtını sıvazlar, sonra da hardalı topak yaparak hayvanın poposuna yapıştırır. Köpek ardı yandıkça başlar hardalı yalamaya, kısaca canı yandıkça yalar, yandıkça yalar ve sonuçta yalaya yalaya hardalı bitirir. Bazı ülkeler, hedef ülkeleri, istekleri çizgide tutabilmek için, onlara hardalı öyle yedirirler ki, o ülkeler, neyi, nasıl yediklerinin farkına vardıklarında iş işten çoktan geçmiş olur.

12 Ocak 2026 Pazartesi

Aşk Bayrağımız

Yurdumuz "kalp" Dilimiz "sevgi" Dinimiz "barış" Bayrağımız "vicdan" dır

Hem gündüzüm Hem Gecem

Hem gündüzüm hem gecemsin gelişin gidişin kanatlandırıyor gönlümü sana kenetleniyorum ellerin ellerimle gözlerin gözlerimle buluşuyor aramızda çözülmez bir bağ oluşuyor

Aşk ve Dostluk

DOSTLUK ve AŞK... Dostlukla aşk yolda karşılaştılar. Aşk takmış takıştırmış, süslenmiş, iki dirhem bir çekirdek olmuştu. Dostluk ise sade ve duruydu, doğaldı. Aşk gururla giderken şöyle bir baktı dostluğa: “Hayrola, nereye gidiyorsun böyle?” diye sordu. Bu küçümseyen, tepeden bakan bakışa güldü geçti dostluk: “İnsanları teselli etmeye, avutmaya gidiyorum” dedi. Aşk dudak bükerek konuştu: “Ben hiçbir insanın yanına gitmem. Onlar benim yanıma gelirler. Kendilerine pek yüz vermesem bile muhakkak arar sorarlar, bensiz yapamazlar. Sen de öyle yap, kendini naza çek. O zaman değerin artar, benim gibi el üstünde tutulursun, baş üstünde gezersin.” “Hayır! Bu dediklerini yapamam” dedi dostluk. “Benim yüzümden acı çekmelerine dayanamam onların. Dert ortağı olurum kendilerine. Yalnızlıklarını gideririm.” “Enayiliğine doyma o zaman” diye alayla güldü aşk. Dünyada en güzel şey benim. Her zaman ve her yerde rağbet görürüm, şarkılara, şiirlere konu olurum. Sen ne işe yararsın ki?” “Sen öyle san” diye başını salladı dostluk. Sen gidince ben gelirim insanların yanlarına. Döktürmüş olduğun gözyaşlarını silerim, açtığın yaraları sararım, yalnızlıklarını paylaşırım. Dünyadaki en güzel şey sen olabilirsin ama benim gibi, benim kadar iyi olamazsın. Sen yakarsın yürekleri, ben su serperim. Senin dikenin ve verdiğin acılar, benim diktiğim gül ve ferahlattığım gönül çoktur. İşte farkımız budur.” Aşk söyleyecek söz bulamadı. Burnu havada çekip gitti. Dostluk ise erdem ve özveri ile birlikte doğruya iyiye güzele doğru yürüdü, yürüdüğü yolları güllere, lalelere, karanfillere bürüdü.

9 Ocak 2026 Cuma

Helva Hanım

HELVA HANIM Konuya girmeden önce sorayım. Helvayı sever misiniz? Ben pek severim. Taze ekmekle helva çok iyi olur. El gücüyle çalışanlar helva ekmek yiyince enerji toplarlar, yorgunluklarını unuturlar. Çeşit çeşit helva vardır: Koz helvası, tahin helvası, irmik helvası, yaz helvası, cevizli helva, çikolatalı helva, kar helvası, keten helva...(Yandı gülüm keten helva diye de bir deyim var.) Nasrettin Hoca yağan karı alıp içine pekmez koyuyor, kar helvası yaptığını söylüyor. Tadanlar beğenmiyorlar. Hoca onlara hak veriyor, “Yaptım ama ben de beğenmedim” diyor! Dedemin anlattığı bir fıkra var. Bir Fransız turist Konya’ya geliyor. Bir helvacı dükkânının önünden geçerken vitrindeki helvalar dikkatini çekiyor. Onlarda böyle bir şey olmadığı için bunların ne olduğunu merak ederek içeri giriyor. Dükkân sahibine,” Kes köse?” (Bu nedir) diye soruyor. Adam onun “Kes bir parça” dediğini sanıyor ve helvadan kesip veriyor. Turist helvayı yedikten sonra bir daha “Kes köse?” diyor. Adam kesip veriyor. Turist bir daha “Kes köse?” deyince bizimki kızıyor: “Kese kese helva kalmayacak be! Sen buraya alışveriş etmeye mi geldin, bedava helva yemeye mi?” diyerek turisti kovuyor. Dostlarımız helvamızı yemek isterler. Hastalanan arkadaşlarına, “Helvanı ne zaman yiyeceğiz?” derler. Neden böyle diyorlar biliyor musun? Biri ölünce hayır olsun diye arkasından helva dağıtırlar da ondan. (Ne kötü şaka değil mi bu!) Her ortama uyduklarını belirtmek isteyenler, “Ben helva demesini de bilirim, halva demesini de” derler. (Anadolu’nun kimi yerlerinde helvaya halva, elmaya alma derlermiş.) Gerçi konuyu çok dağıtmış olacağım ama yeri gelmişken, bu konuda bir şey anlatmak istiyorum. Satıcının biri elma satıyormuş, öbürü de yoğurt. Yoğurtçu, “Tatlı yoğurt!” diye bağırırken elmacı da kendi ağız biçimiyle, “Ekşidir alma” diye ekşi elma sattığını belirtmek istiyormuş ama yoğurtçu bunu yanlış anlamış, onun yoğurduna ekşi dediğini sanmış ve kavgaya tutuşmuşlar. Zor ayrılmışlar. Gelelim helvamıza. Helvacı türküsünü biliyor musunuz? Bilmiyorsanız söyleyivereyim. “Kara koyun etli olur Kavurması tatlı olur Buralarda yâr seven Ölmez ama dertli olur. Helvacı helva! Keten tohumlu helva Şeker lokumlu helva!” Helvadan niye bu kadar söz ediyorum da asıl konuya hemen girmiyorum? Helvayı çok sevdiğim için, sözünü ederken yemiş gibi oluyorum da ondan. Bizimkilerin kilo, kolesterol sorunu olduğu için evimize helva girmiyor uzun zamandır. Bu kadar giriş yeter. Şimdi öyküme geliyorum. Almanya’ya giden bir işçimiz orada Helga adında bir Alman kızıyla evleniyor. Bir süre sonra Türkiye’ye dönüyorlar, bir ev alıp temelli kalmaya başlıyorlar. Alman kızı Türkçe öğreniyor ama tam değil. Daha birçok eksiği oluyor. Konuşma biçimi de Türklere uymuyor. Çevredeki kadınlarla tanıştırırlarken Ayşe Teyze ona adını soruyor. Helga helva der gibi,”Helga” diyor. Teyzemiz, “Helva mı? Benim adım da baklava!” diye espri yapıyor. Bu olaydan sonra Helga’nın adı Helva olarak kalıyor. Eski adı unutuluyor. Helva hanım kocasının gözüne girmek için Türk yemekleri yapmak istiyor. Bir yemek kitabı satın alıp oradaki tariflere bakarak yemek yapmaya başlıyor. Kitapta yemek için gereken malzemeler sayılırken bazı adların yanına “arzuya göre” yazılmıştır. Bunu da bir yemek malzemesi sanan Helva hanım çarşıdaki bütün dükkânları dolaşıp “arzuya göre” yi arıyor, tabii bir türlü bulamıyor. Çaresiz, “arzuya göre” olmadan yemek yapmak zorunda kalıyor. Merakla kocasını bekliyor. Kocası geliyor, yemek yerken beğendi mi acaba diye sürekli kocasının yüzüne bakıyor Helva hanım. Bir şey anlayamayınca daha fazla bekleyemiyor, kocasına yemeği nasıl bulduğunu soruyor. “Çok güzel olmuş. Eline sağlık” diyor erkek. Bu sözlere inanamıyor Helva hanım. “Gerçekten beğendin mi, yoksa beni üzmemek için böyle mi söylüyorsun?” diye soruyor kocasına. “Beğendim tabii. Sana niye yalan söyleyeyim?” diyor erkek. “Aslında bu yemeğin bir eksiği var” diyor Helva hanım. Erkek dudak bükerek: “Ben bir eksik bulamadım. Neymiş o?” diye soruyor. “Kitapta arzuya göre de var ama aradım, bir türlü bulamadım” diye önüne bakıyor kadın. “Arzuya göre diye bir yemek malzemesi duymadım ben. Getir şu kitabı da bakalım içine” diyor adam. Kadın yemek kitabını getirip gösteriyor. Erkek gülmeye başlıyor. Kadın bozuluyor, onun alay ettiğini sanıyor. Erkek gerçeği açıklamak zorunda kalıyor: “Arzuya göre demek; isteğe bağlı, isteyen koyar, istemeyen koymaz demektir” diyor. Türkçeyi iyi bilmediği için boşu boşuna arzuya göre aradığını anlayan Helva hanım da gülmeye başlıyor. Birlikte öyle gülüyorlar ki bu gülüş tatlı yerine geçiyor, yemeğin üstüne tatlı yemiyorlar artık. **** Erhan Tığlı

7 Ocak 2026 Çarşamba

İnsanlık nerede kaldı

İNSANLIK LAFTA KALDI Yeğeni kadın döver “aferin” der dayısı Şenlikte(?), kutlamada(!) Kim vurduya giderler Yoldan gelip geçenler Silah tutuşturulur Kalem tutan ellere Kan bulaşır güllere Teröre kurban olur Anasının kuzusu ... İnsanlık rafa kalktı Budur işin doğrusu Gittikçe çoğalıyor Ayıların sayısı ERHAN TIĞLI

5 Ocak 2026 Pazartesi

Aşk nedir ne değildir

Aşk düello değil düettir gönlümüzdeki servettir bu gerçeği bilmeyen ve onu bozuk para gibi harcayanlar için sadece ettir.

İnsanlığın Aynası

İnsanlığın Aynası Sev de silinsin gönlünün kiri pası AŞK olsun evreninin anayasası Sarıl güzelliklere dört elle aksın şiirinin ırmağı dostluk bahçesine Kararmasın insanlığının aynası

4 Ocak 2026 Pazar

Köpekli Gülmeceler

KÖPEK YILI Çin takvimine göre bu yıl köpek yılıymış. Onun için, bu yıla adını veren köpeklerden söz etmek istiyorum sizlere. İnsanlar köpekleri evcilleştirerek yüzyıllarca köle gibi kullanmışlar, kendilerine hizmet ettirmişlerdir. Ama kimi kişiler köpekleri pek sevmez, adlarını hakaret amacıyla ağızlarına alırlar. Kızdıklarına sadece köpek demez, “köpek oğlu köpek, it” diye iltifat ederler. Söz gelişi, Namık Kemal dalkavukları “Kimi görsek etekleriz/Ne utanmaz köpekleriz” diye taşlar. Hürriyet Kasidesi’nde zalimlere hizmet edenleri köpek olarak görür: Kilab-ı zulme kaldı gezdiğin nazende sahralar Uyan ey yareli şir-i jiyan bu hab-ı gafletten” der. Şiirde sözü geçen kilap kelp(köpek)in çoğuludur. Buradan inkilap sözü türetilmiştir. İnkılabı(köklü değişme,devrim) benimsemeyenler ya da bilinçsiz kişiler bu sözcüğü inkilap(köpekleşme) diye söyler ya da yazarlar… Namık Kemal burada halkı inleyen ve yaralı bir aslana benzeterek, onun uyanmasını, memleketin zulüm köpeklerine kaldığını belirtiyor… Tahir Efendi şair Nef’i’ye kelp(köpek) demiş. Şairimiz bakın bu efendiye nasıl cevap veriyor: Tahir Efendi bana kelp demiş İltifatı bu sözde zahirdir Maliki mezhebim benim zira İtikadımca kelp tahirdir Tahir’in sözlük anlamı temiz demektir. Nef’i maliki mezhebinden olduğunu, bu mezhebin inanışına göre köpeğin temiz sayıldığını, kendisine iltifat edildiğini söyle gibidir ama aslında köpek Tahir Efendidir diyor, köpekliği ona iade ediyor! Bu konuda şöyle bir fıkra vardır: Tahir’le Sadık adındaki arkadaşı yolda giderlerken karşılarına bir köpek çıkar. Sadık bıyık altında gülerek, “Ne dersin, şairin dediği gibi, kelp gerçekten Tahir midir?” diye sorar. Tahir, arkadaşının ne demek istediğini anlar, onu okkalı bir yanıtla susturur: “Köpeğin temiz oluşu anlayışa, inanışa göre değişir ama şurası bir gerçektir ki; köpek her zaman sadıktır!” Köpek türlü oyunlar ederek sahiplerine kendisini sevdirmesini bilir, onları oyalar, dertlerini unutturup yalnızlıklarını giderir. Bir çiftlikte bir eşek ve sahibinin kucağından inmeyen bir köpek varmış. Eşek bu işe(!) kızmış ve köpeğe, “Ben o kadar efendime hizmet ediyorum ama hiç takdir görmüyorum. Sen hiçbir şey yapmadığın halde çok seviliyorsun. Ne olur bana bunu sırrını anlat” diye yalvarmış. Köpek, “Gayet basit” diye konuşmuş: “Ben, sahibim içeri girer girmez türlü oyunlar yaparak üstüne atılıyor, kucağına sıçrıyorum. Bu da onun hoşuna gidiyor.” Eşek sevinmiş, “Tama öyleyse” deyip sahibi kapıdan girince hemen hoplayıp zıplayarak adamın üstüne atılmış. Sahibi onu kudurdu sanmış, korkuyla yanından kaçarak eşeği kasaplara teslim etmiş. Kudurmak deyince aklıma geldi. Köpek kuduz taşıyıcısıdır. Onların kuduz hastalığına tutulmamaları için aşılatmak gerekir. Adamın birisini aşılanmamış bir köpek ısırmış ama o aldırmamış, aşı olmayı ihmal edince kudurarak ölmesi kesinleşmiş. Yakınlarından bir kağıt kalem istemiş. “Vasiyetini mi yazacaksın?” diye sormuşlar. “Hayır” demiş bizimki, “Isıracağım kişilerin adlarını yazacağım.” Siz bu durumda olsaydınız kimleri yazardınız? Sakın, “bizleri müşkül mevkiye düşürenleri yazarım” demeyin. Öylelerinin öyle kraldan fazla kralcıları vardır ki, daha siz yanlarına yaklaşamadan havlayarak üstünüze saldırırlar, yeri göğü ayağa kaldırırlar… Demosten, ahaliyi başına toplamış, bağıra çağıra onlara bir şeyler anlatıyormuş. Onu pek sevmeyen bir politikacı alayla, “Gene ne havlıyorsun?” diye sormuş. Demosten taşı gediğine oturtmuş; “Bir hırsız gördüm de…! Mevlana müritleriyle yolda giderken bir köşede koyun koyuna yatan köpekleri görürler. Müritlerden biri, “Şunlara bakın. Dostça, arkadaşça bir arada yatıyorlar” der. Mevlana gülerek şöyle der; “Ortaya bir kemik atın da görün onları…” Adamın birinin yolu bir dağ köyüne düşmüş. Yolda köpekler havlayarak üstüne saldırmışlar. Bizimki kendini savunmak için yerden bir taş alıp atmak istemiş ama hangi taşa el atsa bir türlü yerinden kaldıramamış. Ellerini açarak, “Allahım” demiş. “Bu nasıl köy? Taşları bağlamışlar da köpekleri salıvermişler!” Siz siz olun, köpekli köyde taşsız, değneksiz dolaşmayın. Erhan Tığlı

3 Ocak 2026 Cumartesi

Gönlümüzün baharı

Gönlümüzün baharı yeşil gözlüdür Kışı ise kara… Aşkın yazı çiçek açtırır gönüllerde Ayrılığın kışı kardan adama Döndürür benliğimizi

1 Ocak 2026 Perşembe

Yeni yılın ilk merhabası

Günaydın❤Sağlığımızın yerinde olduğu,zihnimizin ve kalbimizin, güzelliklere kapılarını açtığı huzur dolu bir gün olsun....🐞🍀🌾 Mucize ötesi bir gün geçirmek dileklerimle yeni mucizeler merhaba😊🍀⚘❤🌼🌹🌷🦅☘

Gönül çiçeği

Gönül Çiçeği Aşktır ömrümün varı yeşerir bağım erir dağımın karı Doğal güzelliklerin aşktır ayvası narı Gönlünde çiçek yoksa ne işe yarar kovan nasıl bal yapar arı